Hz. MUHAMMED (s.a.s) DOGUMU,
ÇOCUKLUGU VE GENÇLIGI
Hz. Muhammed (s.a.s.) Mekke'de doğdu. 40
yaşında Peygamber oldu. 23 yıllık Peygamberlik hayâtının 13 yılı Mekke'de, 10
yılı da Medine'de geçti. Medine'de 63 yaşında vefât etti. Bu sebeple:
Hz. Muhammed (s.a.s.) 'in hayâtı (571-632):
a) Peygamberliğinden Önceki Hayâtı (571-610),
b) Peygamberlik Devri (610-632) olmak üzere iki kısma ayrılır.
Peygamberlik devri de:
a) Mekke devri (510-622)
b) Medine devri (622-632)
olarak iki döneme ayrılır.
Bu sebeple Siyer ve İslâm Târihi ile ilgili
kitaplarda, Rasûlullah (s.a.s.)'in hayâtı, "Peygamberlikten (Bi'setten)
öncesi" ve "Peygamberlik devri" diye iki devreye ayrılarak incelenmiştir.
Peygamberlikten önceki hayatını da:
1- Çocukluk devresi (8 yaşına kadar olan süre),
2- Gençlik çağı (8-25 yaşına kadar olan devre),
3- Evlilik dönemi (25-40 yaşı arasındaki devre) olmak üzere genellikle üç bölüme
ayırmışlardır.
Peygamber olduktan sonra, "Mekke Devri"nde geçen olayları incelerken, târihbaşı
olarak, Peygamberliğin (Nübüvvetin) l. 2. veya 5 inci yılı gibi, Nübüvvetin
başlangıcını; "Medine devri" olaylarında ise,-Hicretin, 1., 2. veya 3 üncü yılı
şeklinde Rasûl–i Ekrem (s.a.s.)'in Hicret olayını esâs almışlardır.
Bu kitapta da aynı usûle uyulacaktır.
İSLÂMİYETTEN ÖNCE ARABİSTAN
1— ARABLARIN DURUMU
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Arap yarımadasının Hicaz bölgesinde, Mekke
şehrinde doğdu. O'nun hayâtını ve insanlık târihinde yaptığı büyük inkılâbı
kavrayabilmek için, yaşadığı asırda Arabistan'ın genel durumunun ve Arapların
yaşayışlarının, ana hatları ile de olsa, bilinmesinde fayda vardır.
İslâmiyet'ten önce Araplar, henüz millet hâline gelemedikleri için; kabîleler
hâlinde yaşıyorlardı. Her kabîle, diğerlerinden ayrı bir devlet gibiydi. Kabîle
başkanına "Şeyh" deniyordu. Hicaz ve Yemen bölgelerinde bazı şehirler kurulmuşsa
da, genellikle çöllerde çadır ve göçebe hayâtı geçiriyorlardı. Hicaz bölgesinde
üç önemli şehir, Mekke, Yesrib (Medine) ve Tâif'ti. Mekke'de Kureyş Kabîlesi,
Tâifte Sakîf Kabîlesi, Yesrib (Medine) de Evs ve Hazreç adlı Arap kabîleleri ile
Kaynukaoğulları, Nadîroğulları ve Kurayzaoğulları olmak üzere üç yahûdi kabîlesi
bulunuyordu. Diğer kabîleler genellikle göçebe idiler.
Kabîleler arasında kan davası ve sınır anlaşmazlıkları gibi sebepler yüzünden
savaş eksik olmazdı. Yalnızca yılın dört ayında (Muharrem, Recep, Zilka'de ve
Zilhicce aylarında) harbetmezlerdi. Bu aylara "eşhür-i hurum"(1) (savaşılması,
kan dökülmesi haram olan hürmetli aylar) denir. Bu esnâda, bütün kabîleler
güvenlik içinde seyâhat edebildikleri için, genellikle büyük panayırlar bu
aylarda kurulurdu. Mekke'nin hâkimi, Kâbe ve civârındaki putların koruyucusu
oldukları için Kureyş kabîlesi, diğer bütün kabîlelerden saygı görürdü. Bu
sebeple Kureyşliler, senenin her mevsiminde diledikleri yere seyâhat
edebiliyorlardı.(2)
Hicaz bölgesindeki panayırların en önemlileri, Mekke civârında kurulmakta olan
Ukaz, Mecenne ve Zülmecaz panayırlarıydı. Bu panayırlara ülkenin dört bir
yanından akın akın gelenler arasında satıcılar, iffetsiz kadınlar, şâirler,
hatipler, kâhinler ve çeşitli dinlere mensup kimseler de bulunuyordu. Tâif'le
Nahle arasında kurulmakta olan Ukaz panayırında, şiir yarışmaları yapılır;
beğenilip derece alan şiirler, Kâbe'nin duvarlarına asılırdı. Bu şekilde Kâbe
duvarında asılmış olan yedi ünlü kasideye "el-Muallekatü's-seb'a" (Yedi Askı)
denilmiştir.
Müslümanlıktan önce, Arapların çoğunluğu putperestti. Yapmış oldukları bir takım
heykellere ilâh diye tapıyorlardı. En önemli putlar, Hubel, Lât, Menât, Uzzâ,
Vedd, Suva', Yeğûs, Yeûk ve Nesr adlarını taşıyanlardı. Mekke'de Kâbe ve
civârına 360 kadar put yerleştirilmişti. Her kâbîlenin ayrı bir putu, her putun
özel bir ziyâret günü vardı. Böylece yılın her gününde putlarını ziyârete
gelenlerle dolup taşan Mekke, bir ticâret merkezi olduğu kadar, putperestliğin
de merkezi hâline gelmiş bulunuyordu.
Arabistan'da putperestlerden başka, Mûsevî, Hıristiyan, Mecusî (ateşe tapan) ve
Sâbiî dinlerine mensup kimseler de vardı. Bunlardan başka, çok az sayıda, Hz.
İbrahim'in tebliğinden o devre ulaşan dinî esasları benimsemiş tek Tanrı
inancında olan "Hanîf"ler vardı. Nevfel oğlu Varaka, Cahş oğlu Abdullah,
Huveyris oğlu Osman ve Sâide oğlu Kuss bunlardandı.
İslâmiyetten önce Arap Yarımadasının kuzeyinde (Sûriye'de) "Nebtî", güneyinde
(Yemen'de) "Himyerî", Irak'ta ise "Süryânî" yazıları kullanılıyordu. Hicaz
Arapları Sûriye ve Irak'a ticâret için yaptıkları seyâhatlarda Arapça'yı Nebtî
ve Süryânî yazıları ile yazmayı öğrendiler. Daha sonraki asırlarda, Nebtî
yazısından "Nesih"; Süryânî yazısından da "Kûfî" denilen yazı sitilleri
doğmuştur. Ancak, Araplar arasında okuyup yazma bilenlerin sayısı son derece
azdı. Cömertlik, konukseverlik, sözde durma, düşmanları bile olsa kendilerine
sığınanları himâye, cesâret.. gibi bazı iyi hasletleri yanında, soygunculuk,
faizcilik, zenginleri üstün, fakirleri hor görme, içki ve kumar düşkünlüğü,
kabilecilik gayreti ile kan dökme gibi son derece çirkin âdetleri de vardı. Hele
köle ve kadınlara insan değeri vermezlerdi. Kadınlar, ölen kocasından,
babasından ve diğer yakınlarından mirâs alamadıkları gibi, kendileri mirâs
malları arasında, mirâscılara kalırdı. Erkekler istedikleri kadar kadınla
evlenebilirlerdi. Fuhuş âdeta meslek hâline gelmişti. Bu yüzden bazı kimseler
kız çocuklarını diri diri kumlara gömecek derecede vahşet göstermişlerdi.(3)
İslâmiyetin doğuşu sırasında yalnız Araplar ve Arabistan değil, bütün dünya,
zulüm, sefâhet ve cehâletin karanlığı içindeydi. Maddî ve rûhî sıkıntılar içinde
bunalmış olan insanlık, bir mürşit, bir kurtarıcı beklemekteydi.
Kur'ân-ı Kerîm "Câhiliyet Devri" denilen bu karanlık dönemi, "İnsanların kendi
elleriyle işledikleri kötülükler yüzünden, fesat (her tarafı kapladı) karada ve
denizde yayıldı."(4) ifâdesiyle en vecîz bir şekilde anlatmaktadır.
(1) "Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah' a göre ayların
sayısı onikidir. Bunlardan dördü hürmetli aylardır. (et-Tevbe Sûresi,36)
(2) "Kureyş kabîlesinin yaz ve kış yolculuklarında uzlaşması ve anlaşması
sağlanmıştır. Öyleyse, kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren
şu Beyt'in (Kâbe'nin ) Rabbine kulluk etsinler." (Kureyş Sûresi, 1-4)
(3) Bkz. Sünenü'd-Dârimî, 1/3, Beyrut, ts.
"Aralarında birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman, içi gamla dolarak yüzü
simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden halktan gizlenmeye
çalışır. Şimdi onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Ne kötü hüküm
veriyorlar." (en-Nahl Sûresi, 58-59. Ayrıca bkz. ez-Zuhruf Sûresi, 17; et-Tekvîr
Sûresi,8-9)
(4) Bkz. er-Rum Sûresi, 41
Yeryüzünde Allah'a ibâdet için yapılan ilk binâ, bütün namazlarda kıblegâh
olarak yönelmekte olduğumuz Kâbe'dir.(5) Allah'ın emriyle Hz. İbrâhim ve oğlu Hz.
İsmâil tarafından(6) Milattan 2000 yıl kadar önce Mekke'de yapılmıştır.(7)
Tavâfa başlama yerinin işâreti olmak üzere, Kâbe'nin güney-doğu köşesi (Rükn-i
Hacer-i Esved) nde bulunan "Hacer-i Esved" denilen siyah taşı Hz. İbrâhim, Ebu
Kubeys dağından getirerek hâlen bulunduğu köşeye koymuştur. İnşaatın
tamamlanmasından sonra Hz. İbrâhim ilk tavâfı oğlu Hz. İsmâil'le beraber yapmış,
bütün insanları hacca, Kâbe'yi ziyârete dâvet etmiştir.(8)
Mekke şehri, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in büyük dedelerinden Kusayy tarafından,
Kâbe'nin inşâsından çok sonra kurulmuştur. Allah'a ibadet için yapılmış olan
Kâbe, zamanla "Tevhid İnancı"nın unutulmasıyla, putlarla doldurulmuş; Mekke
puperestliğin merkezi hâline gelmiştir.
a) Mekke ve Kâbe ile İlgili Özel Vazifeler
Mekke şehrini kuran Kusayy, şehrin idâresi, Kâbe'nin bakımı ve Kâbe'yi ziyârete
gelenlere hizmetle ilgili bazı görevler ihdâs etti. Bu hizmetler Hz. İsmâil'in
nslinden olan kimseler tarafından yerine getiriliyordu. Bu hizmet ve görevlerden
bir kısmı şunlardır:
1- Hicâbe: Kâbe'nin perdedarlığı ve anahtarlarını taşıma görevidir.
2- Sikâye: Kâbeyi ziyârete gelenlerin suyunu temin etme ve Zemzem kuyusuna bakma
görevidir.
3- Rifâde: Kâbeyi ziyâret için Mekke'ye gelenleri ağırlama, barındırma ve
muhtaçlara yardımcı olma hizmetidir.
4- Nedve: Kusayy tarafından yapılan "Dâru'n-Nedve" adlı istişâre meclisi
binâsında yapılan toplantılara başkanlık etme görevidir. Savaş, sulh ve
memleketin diğer bütün önemli işlerinin kararı, burada yapılan toplantılarda
verilirdi. Kırk yaşından küçük olanlar, bu meclise alınmazlardı.
5- Livâ: Savaş zamanında ve askerin toplanmasında sancağı taşıma görevidir.
6- Kıyâde: Savaşta askere komuta etme görevidir.
7- Sefâre: Aynı toplum içindeki fertler veya kabîleler arasında meydana gelen
çekişmelerde hakem olarak arabulma hizmetidir.
8- Hazine-i emvâl: Savaş için hazırlanan silâh, mal ve âletleri muhâfaza etme
görevidir.
9- Ezlâm: Oklar ile fal bakma işidir.
Kâbe'nin üzerine konulmuş olan Hubel adlı putun yanında üç fal oku vardı.
Birinde: "emeranî rabbî" (Rabbım bana emretti); diğerinde "nehânî rabbî" (Rabbım
bana yasak kıldı), yazılıydı. Üçünçüsü ise boştu.
Yapacağı iş konusunda karar veremeyen kişi, ezlâm işiyle görevli kimse aracılığı
ile bu oklardan birini çekerdi. Birinci ok çıkarsa, tasarladığı işi yapar,
ikincisi çıkarsa o işten vazgeçerdi. Üçüncüsü çıkarsa, o işi bir yıl erteler,
ertesi sene falı yenilerdi.
10- Nezâre: Bir yerden başka bir yere nakledilecek eşyayı kontrol ve muâyene
ettikten sonra "taşıma ruhsatı" verme görevidir.
Araplar arasında her biri büyük bir şeref sayılan bu hizmet ve görevlerin hepsi
Kusayy'ın elinde toplanmışken daha sonra Kureyş arasında dağılmıştır.
b) Zemzem Suyu
Hz. İbrâhim, Milâttan yaklaşık 2000 yıl kadar önce, Irak'ta Sümer şehirlerinden
"Ur" sitesinde dünyaya geldi. Peygamber olduktan sonra, halkı tek Allah'a imâna
dâvet ettiği için, Bâbil Hükümdârı Nemrut tarafından ateşe atıldı. Fakat
Allah'ın emri ile ateş onu yakmadı.(9) Kendisine imân eden İbrâni'lerle
Filistin'e göçtü. Birara Mısır'a gitti, orada da kendisine imân eden kimse
bulamadığı için, tekrar Filistin'e döndü.
Hz. İbrâhim, karısı Hâcer ile henüz annesini emmekte olan oğlu Hz. İsmâil'i
Allah'ın emri ile Filistin'den alıp, Mekke'ye, Kâbe'nin bulunduğu yere götürdü.
Onlara bir dağarcık hurma ve bir kırba su bırakarak yanlarından ayrılıp
Filistin'e döndü. O esnâda, henüz Kâbe yapılmamış, Mekke şehri kurulmamıştı.
Etrâfta ne insan, ne su, ne de hayat işâreti vardı.
Hz. İbrâhim, eşi ve çocuğundan ayrılıp onları göremeyecek kadar uzaklaştıktan
sonra, Kâbe'nin bulunduğu yere yönelerek:
"Rabbımız, zürriyetimden bir kısmını senin kutsal evinin yanında, ekin bitmez
(çorak), bir vâdi içinde yerleştirdim. Rabbımız, (beyt'inde) namaz kılmaları
için, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için
onları meyvelerle rızıklandır..."(10) diye duâ etti ve uzaklaşıp gitti.
Yanlarındaki hurma ve su bittikten sonra, Hâcer çocuğunu olduğu yerde bırakıp,
bir can yoldaşı görebilmek ve birkaç yudum su bulabilmek ümidiyle Safâ ile Merve
tepeleri arasında gidip geldiği esnâda bir melek, ökçesiyle Zemzem suyunu ortaya
çıkarmıştı. Hâcer bu sudan kana kana içti, çocuğunu emzirdi ve Allah'a hamdetti.
c) Mekke Şehrinin Kurulması
Hz. İsmâil, daha sonra bu bölgeye yerleşen "Cürhümîler" den bir kızla evlendi.
Kendisi İbrânî, Cürhümîler Yemenli Âribe (halis) Arablarındandı. Bu sebeple
İsmâiloğullarına "müsta'rabe (arablaşmış) arabları" denilir.
Yemen'de "Seylü'l-arim"(11) denilen sel felâketinden sonra bu bölgeye gelen
Huzâa Kabîlesi, İsmâiloğullarının da yardımı ile, Cürhümîleri Mekke'den sürüp
çıkardılar. Cürhümîler, Kâbe'ye hediye edilmiş olan altın geyik heykelleri ile
diğer kıymetli eşyayı Zemzem kuyusuna atıp, üzerini toprakla doldurduktan sonra,
kuyuyu belirsiz hâle getirerek Mekke'den kaçtılar. Bu yüzden Zemzem kuyusu uzun
müddet kapalı kaldı.
Mekke bölgesinin hâkimiyeti ve Kâbe muhafızlığı üç asır kadar Huzâalılarda
kaldıktan sonra Kilâb (Hâkim)' in oğlu Kusayy, milâdî 5 inci asırda Kâbe
muhafızlığını ele geçirdi. Kureyş'in başına geçerek, Huzâalıları bu bölgeden
çıkardı. Kâbe'nin etrâfında bugünkü Mekke şehrini kurdu. Ölümünden sonra kabîle
başkanlığı ve Kâbe muhâfızlığı oğlu Abdimenâfa, ondan da oğlu Hâşim'e kaldı.
Haşim ticâret için gittiği Şam seferinde Gazze'de ölünce, rifâde (ziyâretçileri
ağırlama ve barındırma) ve sikaye (ziyâretçilere su temin etme) vazifelerini
küçük kardeşi Muttalib üzerine aldı.
d) Şeybe'nin adı Abdülmuttalib kaldı
Hâşim, Medine'de Hazrec kabîlesinin Neccâr oğulları kolundan Amr kızı Selmâ ile
evlenmiş, "Şeybe" adında bir oğlu olmuştu. Selmâ Medine'den ayrılmadığından,
Şeybe de Medine'de dayılarının yanında büyümüştü. Hâşim'in vefâtından sonra,
amcası Muttalib O'nu Mekke'ye getirdi. Mekkeliler Muttalibin yanında
tanımadıkları bir çocuk görünce, Şeybeyi Muttalib'in kölesi sanarak, Ona "Abdülmuttalib"
dediler. Bu yüzden Şeybe, Abdülmuttalib adıyla anıldı.
e) İki Kurbanlığın Oğlu
Abdülmuttalib, 10 oğlu olduğu takdirde, bunlardan birini Allah için kurban
etmeyi adamıştı.(12) Bu eski âdet, bize Hz. İbrâhim'in gördüğü bir rüyâ üzerine
oğlu Hz.İsmâil'i kurban etmek istemesini(13) hatırlatmaktadır.
Abdülmuttalib, çeşitli zevcelerinden 10 oğlu olunca aralarında kur'a çekerek
adağını yerine getirmek istedi. Kur'a sonucuna göre, ileride Rasûlullah
(s.a.s.)'in babası olacak olan Abdullah'ın kurban edilmesi gerekiyordu. Bir
arrafe (kadın kâhin)nin tavsiyesine uyularak, belirli sayıda deve ile Abdullah
arasında kur'a çekildi. Kur'a Abdullah'a düştükçe, develerin sayısı onar onar
arttırılarak, yeniden çekildi. 10 deve ile başlayan kur'a çekimi, develerin
sayısı 100 olunca nihâyet develere isâbet etti.(14) Böylece Abdullah'ın yerine
100 deve kurban edildi. Bu olaya ve neslinden geldiği Hz. İsmail'in kurban
edilmesi teşebbüsüne işâretle Rasûlulllah (s.a.s.) Efendimizin:
"Ben iki kurbanlığın oğluyum" (15) buyurduğu nakledilmiştir. O zamana kadar 10
deve olan diyet (öldürülen bir kimsenin kan bedeli) de, bu olaydan sonra, 100
deveye yükselmiştir.(16) İslâm Hukuku'nda kan bedelinin 100 deve olması, zamanla
örf hâline gelen bu olaya dayanmaktadır.
f) Zemzem Kuyusunun Temizlenmesi
Muttalib'in ölümünden sonra, kabîle başkanlığı ile Rifâde ve Sikâye hizmetleri
Abdülmuttalib'e verilmişti. Abdülmuttalib, Zemzem'in yerini bulup yeniden
kazdırdı. Cürhümîlerin Mekke'den kaçarken kuyuya attıkları altın geyik
heykelleri, kılıç ve zırhlar çıkarılarak kuyu temizlendi. Zemzem kuyusunun
idâresi, Abdülmüttaliboğullarında kaldı.
3- FİL VAK'ASI (Ebrehe'nin Kâbe'ye
Saldırması) (571 M.)
Habeşistan Kırallığı'nın Yemen Vâlisi Ebrehe, Hristiyanlığı Arabistan'da yaymak
ve Arapları Kâbe ziyâretinden vazgeçirmek için, San'a'da muhteşem bir kilise
yaptırmıştı. Fakat, Araplardan bu kiliseye ilgi gösteren olmadı. Üstelik, Kinâne
Kabîlesi'nden bir Arap, bir gece gizlice kilise içine pisledi. Ebrehe bunu
bahâne ederek büyük bir ordu ile Kâbe'yi yıkmak üzere Mekke üzerine yürüdü.
Arapların bu orduya karşı koyabilecek güçleri yoktu. Mekkeliler şehri boşaltarak
etraftaki dağlara çekildiler.
Ebrehe, Mekke yakınlarında karargâhını kurdu. Kureyş Kabîlesinin reisi olan
Abdülmuttalib'e elçi göndererek, kan dökmek üzere değil, sâdece Kâbe'yi yıkmak
için geldiğini bildirdi. Bu esnâda Ebrehe'nin öncü kuvvetleri Mekkelilerin
sürülerini yağmalayıp ordugâha götürmüşlerdi. Bunlar arasında Abdülmuttalib'in
de yüz devesi vardı. Abdülmuttalib, Ebrehe'ye giderek yağmalanan sürülerin geri
verilmesini istedi. Ebrehe:
-"Ben, Kâbe'yi yıkmamam için ricâya geldiğini sanmıştım. Görüyorum ki sen,
develerinin derdindesin, bunu sana yakıştıramadım..." deyince, Abdülmuttalib
büyük bir vakarla:
-" Ben, develerin sâhibiyim, onları istiyorum. Kâbe'nin de sâhibi var. O'nu
sâhibi koruyacaktır" diye cevap vermişti. Bu cevap karşısında Ebrehe,
Abdülmuttalib'in develerini ve Mekkelilerin yağmalanan bütün mallarını geri
verdi.
Kur'an-ı Kerîm'de de açıklandığı üzere, Ebrehe amacına ulaşamadı. Kâbe'yi yıkmak
üzere hücûma geçileceği sırada, Ebrehe'nin her seferinde berâberinde
bulundurduğu Mamut adlı büyük fil ile diğer filler her türlü çabaya rağmen, diz
çöküp oldukları yerde kaldılar; Kâbe cihetine yürümediler. Bu esnâda gök yüzünde
beliren sürü sürü kuşlar, ağızlarında ve pençelerinde taşıdıkları küçük taşları
Kâbe'ye hücûma hazırlanan askerlerin üzerine bıraktılar. Ebrehe'nin büyük ordusu
bir anda perişan oldu.(17) Büyük bir kısmı orada telef oldu. Kaçıp kurtulabilen
askerlerin bir kısmı ile Ebrehe San'a'ya döndü ise de, yakalandığı hastalıktan
kurtulamayarak çok geçmeden öldü.
Ordu'nun önünde yürüyen filler sebebiyle, tarihte bu hâdiseye "Fil Vak'ası", bu
olayın meydana geldiği seneye de "Fil Yılı" denilmiştir.
(17) "Kâbe'yi yıkmağa gelen fil
sâhiplerine, Rabbinin ne ettiğini görmedin mi? Onların kötü plânlarını (hile ve
düzenlerini) boşa çıkarmadı mı? Onların üzerine sert taşlar atan sürü sürü
kuşlar gönderdi. Sonunda onları yenilmiş ekin yaprağı gibi yapıverdi". (Fil
Sûresi, 1-5)
Rasûlllah (s.a.s.) Efendimiz, Fil Vak'ası'ndan 52 gün kadar sonra dünyaya
geldiği için bu olayı görmemişti. Fakat bu Sûre indiği esnâda bu olay o kadar
iyi biliniyordu ki, hayatta olanlardan, olayı görmemiş olanlar da sanki görenler
kadar olaydan haberdardı. Bu sebeple Hz. Muhammed (s.a.s.) olay sırasında henüz
dünyaya gelmemiş olduğu halde "görmedin mi?" buyrulmaktadır. Burada görmek ,
"bilmek ve duymak" anlamında kullanılmıştır.
BİRİNCİ KISIM
HZ.MUHAMMED (S.A.S)'İN PEYGAMBERLİKTEN ÖNCEKİ HAYÂTI
" Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik".
(el-Enbiyâ Sûresi, 107)
l- HZ. MUHAMMED (S.A.S)'İN ÇOCUKLUK DÖNEMİ
1- DOĞUMU:
Hz. Muhammed (s.a.s.) Milâddan sonra 571 senesi, Fil Yılı'nda, 12 Rebiülevvel
(20 Nisan) pazartesi gecesi sabaha karşı, Mekke'nin doğusunda bulunan "Hâşimoğulları
Mahallesi"nde, babasından kendisine mirâs kalan evde doğdu. Arapların takvim
başı olarak kullandıkları "Fil Vak'ası", Peygamberimiz (s.a.s.)'in doğumundan 52
gün kadar önce olmuştu.(18)
Abdülmuttalib, torununun doğumu şerefine verdiği ziyâfette çocuğun adını
soranlara:
"Muhammed adını verdim. Dilerim ki, gökte Hakk, yeryüzünde halk, O'nu hayırla
yâdetsinler..." cevâbını verdi. Annesi de "Ahmed" dedi. (Muhammed, üstünlük ve
meziyetleri anılarak çok çok övülüp senâ edilen; Ahmed de Cenab-ı Hakk'ı yüce
sıfatları ile öven, hamdeden kimse demektir.(19) İslâm târihçileri,
Peygamberimiz (s.a.s.)'in doğduğu gece bir takım olağanüstü olayların meydana
geldiğini naklederler. O gece İran Kisrâsı (Hükümdarı)'nın Medâyin şehrindeki
sarayının 14 sütûnu yıkılmış, mecûsîlerin İran'da Istahrâbat şehrinde bin yıldan
beri yanmakta olan "ateşgede"leri sönmüş, Sâve (Taberiyye) gölü yere batmış, bin
yıldan beri kurumuş olan Semâve deresi'nin suları taşmış, mecûsîlerin büyük
bilgini Mûdibân korkunç bir rüya görmüş, Kâbe'deki putların yüz üstü
devrildikleri görülmüştü. Gerçekten O'nun doğması ile bütün dünyada hüküm
sürmekte olan cehâlet ve küfür ateşi sönmüş, putperestlik yıkılmış, zulmün
baskısı son bulmuştur.
2- SOYU (NESEBİ)
Peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.s.)'in babası, Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah;
annesi ise Vehb'in kızı Âmine'dir. Babası Abdullah, Kureyş Kabîlesinin
Hâşimoğulları kolundan, annesi Âmine ise Zühreoğulları kolundandır. Her ikisinin
soyu, bir kaç batın yukarıda, "Kilâb"da birleşmektedir. Her ikisi de Mekke'lidir.
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, Hz.İbrâhim'in büyük oğlu Hz. İsmâil'in
neslindendir. Soyu Adnân'a kadar kesintisiz bellidir.(20) Adnân ile Hz.İsmâil
arasındaki batınların sayısında neseb bilginleri ihtilâf etmişlerdir.(21)
Peygamber (s.a.s.) Efendimizin soyu, çok temiz ve çok şerefli bir neseb
zinciridir. Bir hadisi şerifte Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
"Ben devirden devire, (nesilden nesile, âileden âileye) seçilerek intikal eden
Âdemoğulları soylarının en temizinden naklolundum, sonunda içinde bulunduğum 'Hâşimoğulları'
âilesinden neş'et ettim", buyurmuştur.(22)
Diğer bir hadisi şerifte bu seçilme işi şöyle anlatılmıştır.
"Allah, Hz İbrâhim'in oğullarından Hz. İsmâil'i, İsmâiloğullarından
Kinâneoğullarını, Kinâneoğullarından Kureyşi, Kureyşden Hâşimoğul-larını,
Hâşimoğullarından da beni seçmiştir." (23)
Bir başka hadis-i şerifinde de Rasûl–i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Allah beni, dâima helâl babaların sulbünden, temiz anaların rahmine naklederek,
sonunda babamla annemden ızhâr etti. Âdem'den, anne-babama gelinceye kadarki
nesebim içinde nikâhsız birleşen olmamıştır". (24)
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in doğumundan iki ay kadar önce babası Abdullah, Suriye
seyâhatinden dönerken Yesrib (Medine)'de hastalanarak 25 yaşında vefât etmiş ve
orada defnedilmişti. Peygamberimiz (s.a.s.)'e, babasından mirâs olarak beş deve,
bir sürü koyun, doğduğu ev ve künyesi Ümmü Eymen olan Habeşli Bereke adlı bir
câriye kalmıştır.(25)
3- HZ. MUHAMMED (S.A.S.) SÜT ANNE YANINDA
Başlangıçta çocuğu (3 veya 7 gün) annesi Âmine emzirdi.(26) Sütü yetmediği için,
daha sonra amcası Ebû Leheb'in azatlı câriyesi Süveybe tarafından emzirildi.(27)
Fakat Hz. Muhammed (s.a.s.)'in devamlı süt annesi Hevâzin Kabîlesinin
Sa'doğlulları kolundan Halîme oldu.
Mekke'nin havası ağır olduğu için, Mekkeliler yeni doğan çocuklarını çölden
gelen süt annelere verirlerdi. Çöl ikliminde çocuklar hem daha gürbüz yetişiyor,
hem de bozulmamış (fasih) Arapça öğreniyorlardı. Hz. Muhammed (s.a.s.)'de bu
âdete göre süt annesi Halîme'ye verildi. Halîme, yetim bir çocuğu emzirmenin
kârlı bir iş olmayacağı düşüncesiyle, başlangıçta tereddüt göstermişse de, daha
sonra bu çocuğun evlerine uğur ve bereket getirdiğini görmüş ve O'nu öz
çocuklarından daha çok sevmiştir. Süt kardeşi Şeyma da bakımında annesine
yardımcı olmuştur.(28)
Hz.Muhammed (s.a.s.) süt annesi ve süt kardeşleri ile sonraki yıllarda dâima
ilgilenmiştir. Halîme kendisini ziyârete geldiği zaman onu "anacığım" diyerek
karşılamış, altına elbisesini yayarak, saygı göstermiştir.(29)
Hz. Muhammed (s.a.s.) dört yaşına kadar, süt annesinin yanında çölde kaldı. Dört
yaşında Halîme çocuğu Mekke'ye götürerek annesine teslim etti. İslâm
târihçileri, bu esnada "şakk-ı sadr" (göğüs açma) olayının meydana geldiğini,
çocukta görülen bu gibi olağanüstü hallerin Halîme'yi endişelendirdiğini, bu
yüzden çocuğu annesine teslime mecbûr kaldığını naklederler.(30)
4- MEDİNE ZİYÂRETİ
Hz. Muhammed (s.a.s.) dört yaşından altı yaşına kadar, öz annesi Âmine ile
kaldı, O'nun şefkat ve ihtimâmı ile yetişip büyüdü. Altı yaşında iken, babasının
Medine'de bulunan kabrini ziyâret etmek üzere, annesi ve sadık hizmetçileri Ümmü
Eymen'le beraber Medine'ye gittiler. Medine'deki akrabaları Neccâroğullarında
bir ay kadar misâfir kaldılar. Dönüşte, Medine'nin 23 mil güneyinde Ebvâ
Köyü'nde Âmine hastalandı.(31) Henüz doğmadan babasından yetim kalmış olan Hz.
Muhammed (s.a.s.) altı yaşında iken annesinden de öksüz kalıyordu. Bu acıyı
bütün varlığı ile hisseden anne, oğlunu şefkat dolu gözlerle süzdü. Bağrına
basıp uzun uzun öptü. Masûm yüzüne bakarak
"Her yeni eskiyecek, her fâni yok olup gidecek,
Ben de öleceğim, fakat buna gam yemem,
Namımı ebedi kılacak hayırlı bir halef bırakıyorum..." anlamına bir şiir
söyledi. Bu sözlerden sonra vefât etti.(32)
Annesinin ölümünden sonra çocuğu Ümmü Eymen Mekke'ye götürüp dedesi
Abdülmuttalib'e teslim etti.
Altı yaşından sekiz yaşına kadar, çocuğa dedesi Abdülmuttalib baktı.
Abdülmuttalib seksen yaşını geçmiş bir ihtiyârdı. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz
sekiz yaşında iken dedesi de öldü. Ölürken, on oğlu içinden Hz. Muhammed
(s.a.s.) Efendimizin yetiştirilmesini, öz amcası Ebû Tâlib'e bıraktı.(33/1)
Yıllar sonra, Hicret'in 6'ıncı yılı Hudeybiye Barışı dönüşünde Rasûlullah
(s.a.s.) Efendimiz, annesinin kabrini ziyâret edip, teessürle gözyaşı döktü.
Annemin bana olan şefkatini hatırlayarak ağladım, buyurdu. (33/2)
BİR GECE
Ondört asır evvel, yine böyle bir geceydi,
Kumdan, ayın ondördü bir Öksüz çıkıverdi!
Lâkin, o ne hüsrândı ki: Hissetmedi gözler;
Kaç bin senedir, halbuki bekleşmedelerdi!
Nerden görecekler? Göremezlerdi tabiî
Bir kerre, zuhûr ettiği çöl, en sapa yerdi.
Bir kerre de, mâmûre-i dünyâ, o zamanlar.,
Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
Fevzâ bütün âfâkına sarmıştı zemînin.
Salgındı, bugün Şark'ı yıkan, tefrika derdi.
Derken büyümüş, kırkına gelmişti ki Öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada insanlığı kurtardı O Mâsum,
Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!
Âlemlere rahmetti, evet, şer–i mübîni,
Şehbâlini, adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünya neye sâhipse, O'nun vergisidir hep;
Medyûn O'na cem'iyyeti, medyûn O'na ferdi.
Medyûndur O mâsûm'a bütün bir beşeriyyet...
Yârab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.
(18) Siyer ve İslâm Târihi müellifleri,
Rasûlüllah (s.a.s.)'in doğumunun Rebiülevvel ayında bir pazartesi günü sabaha
karşı olduğunda genellikle ittifak etmişlerse de, ayın kaçıncı günü olduğu
konusunda birleşememişlerdir.
Rasûlüllah (s.a.s.) 1 Rebiülevvel 11 H./27 Mayıs 632 M. târihine rastlayan
Pazartesi günü öğleden sonra vefât etmiştir. (Bkz. Tecrid Tercemesi,9/298 ve
11/5-6) Sahih hadislerde, Peygamber (s.a.s.) Efendimiz'in 63 yaşında vefât
ettiği belirtilmiştir (Bkz. Tecrid Tercemesi, 9/298, Hadis No. 1442 ve 11/33,
Hadis No.1671)
Rasûlüllah (s.a.s.)'in, Hz. Mâriye'den olan oğlu İbrâhim'in vefât ettiği gün,
güneş tutulmuştu. (Bkz. Buhârî, 2/29-30; Tecrid Tercemesi, 3/428, Hadis No. 547)
Mısır'lı Muhammed Felekî Paşa, yaptığı hesaplama ve araştırma sonucu, bu tutulma
olayının, Milâdi 632 yılının 7 Ocak günü saat 8.30'a rastladığını tesbit
etmiştir. Rasûlüllah (s.a.s.)'in vefâtı, 1 Rebiülevvel 11 H/27 Mayıs 632 M.
Pazartesi günü olduğuna göre, Muhammed Felekî Paşa bu tarihten 63 kameri yıl
geri giderek, Rasûlüllah (s.a.s.)'in doğumunun 9 Rebiülevvel/20 Nisan 571 veya 2
Rebiülevvel/13 Nisan 571 pazartesi olması gerektiği sonucuna varmıştır. (Bkz.
Asr-ı Saadet 1/191).
(19) Peygamberimizin en meşhûr ve Kur'an-ı Kerim'de geçen isimleri; "Muhammed"
ve "Ahmed"dir. Muhammed (s.a.s.) ismi Kur'ân-ı Kerîm'de 4 yerde (Âl-i İmrân
Sûresi 144, Ahzâb Sûresi 40, Muhammed Sûresi 2 ve Fetih Sûresi 19); Ahmed ismi
ise 1 yerde (Saf Sûresi, 6) geçmektedir.
Fetih Sûresinde bu ism–i şerif, ayrıca "Rasûlüllah" olarak vasıflanmıştır. Saf
Sûresinin 6. âyetinde ise:
"Meryem oğlu İsâ: Ey İsrâiloğulları! Doğrusu ben, benden önce indirilen Tevrât'ı
tasdik edici, benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygemberi de
müjdeleyici olarak, Allah'ın size gönderilmiş bir peygemberiyim demişti..."
buyrulmuştur.
Bu ayet-i celilede Hz. İsâ'nın, kendinden sonra "Ahmed" adında bir peygamberin
geleceğini müjdelediği bildirilmektedir.
Bugün elimizde, Hz. İsâ'ya indirilen İncil'in orjinal nüshası bulunmayıp, ondan
çok sonraki târihlerde kaleme alınmış muharref nüshalar bulunduğundan Hz. İsâ
tarafından verilen bu müjdenin aslını bugünkü İncillerde aynen bulmak mümkün
olmamaktadır. Ancak Yunanca'dan Türkçe'ye çevrilen Yuhanna İncili'nin 14.
babı'nın 26 âyeti şöyledir:
"Baba'dan size göndereceğim "Tesellici", "Babadan çıkan hakikat Ruhu geldiği
zaman benim için o şehâdet edecektir."
Burada geçen "Tesellici" kelimesi, İncilin Yunancasında "Faraklit" dir. İncil'in
eski Arapça tercemelerinde bu kelime "Hammâd" veya "Hâmid" olarak terceme
edilmiştir. Nitekim bir kısım Hıristiyan bilginleri de bu kelimeyi "Hammâd, yani
çok hamd eden kimse olarak açıklamışlardır ki aşağı yukarı "Ahmed" anlamındadır.
İncil'deki "Faraklit" kelimesini "Tesellici" diye terceme etmiş de olsalar, Hz.
İsâ ile Hz. Muhammed (s.a.s.) arasında bilinen bir peygamber bulunmadığına ve
günümüze kadar da zuhûr etmediğine göre, Hz. İsâ'nın gönderileceğini bildirdiği
"Tesellici" veya "Faraklit" Rasûlüllah (s.a.s.) den başka kim olabilir? (Bkz.
Tecrid Tercemesi, 9/291-293, Hadis No: 1439 ve izâhı.)
Buhârî'nin Cübeyr b. Mut'ım'den rivâyetine göre, Hz. Peygamber (s.a.s)'in eski
kutsal kitaplarda, eski ümmetlerce bilinen üç adı daha vardır: Mâhi, Hâşir, Âkıb.
Bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Bana âit beş yüce isim vardır. Ben Muhammed ve Ahmed'im. Ben Mâhi'yim, ki Allah
benim (nübüvvetim)le küfrü izâle edecektir. Ben Hâşir'im ki (kıyamet gününde)
insanlar benim ardımdan haşrolunacaklardır. Ben Âkib'im, Çünkü peygamberlerin
sonuyum. (Buhârî 4/11;Tecrid Tercemesi, 9/291, Hadis No: 1439; Müslim, 4/1827,
Hadis No: 2354. Rasûlüllah (s.a.s.)'in diğer isimleri için bkz. Tecrid Tercemesi,
9/291-294 ve 10/43)
(20) Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Adnân'a kadar kesintisiz bilinen nesebi sırasıyla
şöyledir: Abdullah, Abdülmuttalib, Hâşim, Abdümenâf, Kusayy, Kilâb, Mürre, Kâab,
Lüey, Galib, Fihr (Kureyş), Mâlik, en-Nadr, Kinâne, Huzeyme, Müdrike, İlyâs,
Mudar, Nizâr, Meadd, Adnân, (el-Buhârî, 4/238; İbn Hişâm, 1/1-2)
Annesinin nesebi de şöyledir: Vehb, Abdümenâf, Zühre, Kilâb, Mürre... Görüldüğü
üzere her iki tarafın nesebi Kilâb'da birleşmektedir. (İbn Hişam, 1/115)
(21) Aynî, Umdetü'l-Karî, 8/54; Tecrid Tercemesi, 10/43; Asr-ı Saâdet, 1/178-179
(22) El-Buhârî, 4/166; Tecrid Tercemesi, 9/316 (Hadis No: 1454) ve 10/44
(23) Müslim, 4/1782 ( Hadis No: 2276); Tirmizi, 5/583 (Hadis No: 3605); Tecrid
Tercemesi 10/44
(24) Bkz. İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 2/255-256, Tecrid Tercemesi, 10/44;
Târih-i Din-i İslâm, 2/5
(25) Asr-ı Saâdet, 1/187
(26) Târih-i Din-i İslâm, 2/16
(27) İbnü'l-Esir, el-Kâmil, 1/459; İbn Sa'd, Tabakat 1/108
(28) İbnü'l-Esir, a.g.e., 1/460
(29) Mansur Ali Nâsıf, et-Tâc, 5/6, Kahire, 1382/ 1962 (Ebû Dâvud'dan)
(30) Bkz. İbn Hişâm, 1/174; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 461-462; Hamîdullah, İslâm
Peygamberi 1/40
Rasûlüllah (s.a.s.)'in hayatında şakk-ı sadr olayı bir kaç defa olmuştur. İlki,
süt annesi Halîme'nin yanında iken meydana gelmiştir. Melekler, göğsünü açıp,
"işte şeytanın sendeki nasibi" diyerek bir pıhtı çıkarıp atmışlardır. (Müslim,
1/147 K. İmân B. 74, Hadis No: 261). İlk vahyin gelişinden önce de, vahyin
ağırlığına dayanabilmisi için, şakk-ı sadr olayının tekrarlandığı rivâyet
edilmiştir. Mirâc mucize'sinden önce de Cebrâil (a.s.) Rasûlüllah (s.a.s.)'in
göğsünü açıp "zemzem suyu" ile yıkadıktan sonra imân ve hikmet doldurmuştur. (Tecrid
Tercemesi, 2/227, Hadis No: 227 ve izâhı)
(31) İbn Hişâm, 1/177; Tecrid Tercemesi, 4/699
(32) Târih-i Din-i İslâm, 2/23; Tecrid Tercemesi, 2/699
(33/1) Abdülmuttalib'in çeşitli zevcelerinden 10 oğlu ve 6 kızı vardı. Bunlar
içinde Hz. Ali'nin babası Ebû Tâlib ile Peygamberimiz (s.a.s)'in babası Abdullah
ana baba bir kardeşti. (Asr-ı Saâdet 1/ 197; Târihi-i Din-i İslâm, 2/27)
Oğulları: Abbâs, Hamza, Abdullah, Ebû Tâlib (asıl adı Abdimenâf) Zübeyr, Hâris,
Hacl, Mukavvim, Dırar, Ebû Leheb (asıl adı Abduluzza) dır. Kızları ise: Safiyye,
Ümmü Hakim el- Beyda, Âtike, Ümeyme, Eravâ, Berre. (İbn Hişâm, 1/113)
(33/2) İbn Sa'd, et-Tabakat, 1/116-117; Tecrid Tercemesi, 4/683
Kelime Açıklamaları:
Hasrân: Sapıklık, aldanma-Mamûre-i dünya: Dünyada insanların yaşadığı yerler,
kalkınmış ülkeler-Beter: daha kötü-Beşer: İnsan cinsi, bütün insanlar-Dişsiz:
(burada) güçsüz, zayıf, kimsesiz-Fevza: Kargaşa, anarşi-Âfak: Ufuklar-Ufuk:
Uzaklara bakıldığında yeryüzünün gökyüzüyle birleşmiş gibi görünen yeri-Zemin:
Yeryüzü. Şark: Doğu ülkeleri-Tefrika: Fikir ayrılığı-Nefha: Üfürme-Mâsûm:
Günahsız-Hamle: Atılma, saldırma-Kayser: Bizans imparatorlarına verilen ünvan-Kisrâ:
İran hükümdarlarına verilen ünvan-Acz: Güçsüzlük- Zevâl: Yok olma-Şer'i mübin:
İslâm dini-Şehbal: kanat, kanattaki uzun tüyler-Adl: adalet-Medyûn: Borçlu-Beşeriyyet:
İnsanlık-Mahşer: Kıyâmette insanların toplanacağı yer-Haşretmek: Kıyâmet günü
insanları dirildikten sonra mahşerde toplamak.
1- EBÛ TÂLİB'İN HİMÂYESİ
Peygamberimizin hayâtının sekiz yaşından yirmibeş yaşına kadar olan dönemine
"gençlik devresi" denilir. Bu devrede Rasûlullah (s.a.s.) amcası Ebû Tâlib'in
yanında, onun himâyesi altında bulunmuştur.
Ebû Tâlib, zeki ve âlicenâb bir zâtdı. Zengin olmamakla beraber, asâleti ve
âlicenâplığı sebebiyle herkesten saygı görüyordu. Yeğeni Hz. Muhammed'i çok
seviyor, hiç yanından ayırmıyordu.
2- SEYÂHATLERi
a) Şam Seyâhati
Mekke iklimi zirâate elverişli olmadığından, Mekkeliler ticâretle uğraşırlar,
çocuklarını da ticârete alıştırırlardı. Ticâret için kervanlarla, yazın Şam'a,
kışın Yemen'e seyâhet ederlerdi. Ebû Tâlip de diğer Mekkeliler gibi kervan
ticâreti yapıyordu. Bir defasında Şam'a giderken, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e
amcasından ayrılmak zor geldi; kendisini de yanında götürmesini istedi. Ebû
Tâlib çok sevdiği yeğenini kırmadı. O'nu da kafileyle beraberinde götürdü. Bu
esnâda henüz oniki yaşındaydı.
Şam'ın 90 km. kadar güneyinde Busrâ (Eski Şam) denilen kasabada "Bahîra" adında
bir Hıristiyan râhibi vardı. Kasabaya uğrayan kervanlarla hiç ilgilenmediği
halde, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in içinde bulunduğu kervanı karşılayarak bütün
kafileye bir ziyâfet verdi. Bahîra okuduğu kutsal kitaplardan edindiği
bilgilerle, Hz Muhammed (s.a.s.)'in simâsından, O'nun istikbâlini sezmişti.
O'nunla konuştu. Sorular sordu. Aldığı cevâplar, kanâatini kuvvetlendirdi. Şam
yolculuğunun bu çocuk için tehlikeli olacağını düşündü. Ebû Tâlib'e:
-"Bu çocuk son Peygamber olacaktır. Şam Yahûdîleri içinde O'nun alâmet ve
vasıflarını bilen kâhinler vardır. Tanırlarsa, ihânet ve kötülüklerinden
korkulur. Bu çocuğu Şam'a götürmeyiniz..."dedi. Bu sözler üzerine Ebû Tâlib
Şam'a gitmekten vazgeçti. Alışverişini burada bitirip, geri döndü.(34)
Son Peygamberin geleceği ve O'nun bir çok vasıfları Tevrât ve İncil'de
bildirilmişti. Bu sebeple, Yahûdî ve Hristiyan bilginleri, O'nun alâmetlerini ve
vasıflarını biliyorlardı. Hicretten sonra Müslüman olan Medineli Yahûdi âlimi
Abdullah İbn Selâm'ın "Tevrat'ta Hz. Muhammed (s.a.s.) ve Hz. İsa (a.s.)'ın
sıfatları vardır" dediğini, "Kütüb-i Sitte" denilen altı güvenilir hadis
kitabından Tirmizi'nin es-Sünen'inde rivâyet edilmiştir."(35)
Gülünç Bir İddiâ
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in 12 yaşında yaptığı bu seyâhatta râhip Bahîra ile
görüşmesini, bazı Hıristiyan yazarlar, Hıristiyanlığın bir zaferi gibi göstermek
istemişler, Peygamberimiz (s.a.s.)'in bütün dinî esasları bu râhipten
öğrendiğini iddia etmişlerdir.
Bu iddia son derece gülünç ve tutarsızdır. Oniki yaşındaki bir çocuğun, İslâm
gibi mükemmel bir dinin esaslarını bir kaç saatlik görüşme esnâsında öğrenmesi
mümkün değildir. Bu râhip bu esasları bilseydi, kendisi tebliğ ederdi. Eğer
burada böyle bir konu konuşulsaydı, kafilenin gözü önünde yapılan bu konuşma
ağızdan ağıza yayılırdı. Peygamberliğini ilân ettiği zaman inanmayanlar, "bunlar
Bahîra'nın sözleri" demezler miydi? Üstelik İslâmiyet, Hıristiyanların "teslis"
(üçlü tanrı sistemi) inancını tamâmen reddetmiş "Tevhid inancını" getirmiştir.
Görüldüğü üzere, bu iddia son derece çürük ve çirkin bir iftirâdan başka bir şey
değildir.
b) Yemen Seyâhati
Hz. Muhammed (s.a.s.) 17 yaşında iken de, diğer bir ticâret kafilesi ile
amcalarından Zübeyr ve Abbâs'la birlikte Yemen'e gidip gelmiştir.(36)
3- FİCÂR SAVAŞINA KATILMASI
Müslümanlıktan önce (Câhiliyet Döneminde) Araplar arasında iç savaşlar eksik
olmazdı. Yalnızca "Eşhür-i hurum" denilen dört ayda savaşmak haram sayılırdı. Bu
dört ayda (Zilka'de, Zilhicce, Muharrem, Receb) savaş yapılacak olursa fâcirane
sayıldığı için buna "Ficâr Savaşı" denirdi.
Kureyş kabîlesi ile Hevâzin kabîlesi arasında kan davası yüzünden bir savaş
başlamış, dört yıl sürmüştü. Savaş, kan dökülmesi haram olan aylarda da devâm
ettiği için "Ficâr Savaşı" denildi.
Peygamberimiz (s.a.s.) yirmi yaşlarında iken bu savaşa amcaları ile birlikte
katıldı. Fakat kimseye ok atmamış, kimsenin kanını dökmemiştir. Sâdece karşı
taraftan atılan okları toplayıp, amcalarına vermiştir.(37)
4- HILFU'L-FUDÛL CEMİYETİNDE ÜYELİĞİ
Uzun süren Ficâr savaşı esnâsında Mekke'de âsâyiş bozulmuş, can ve mal güvenliği
kalmamıştı. Özellikle dışarıdan mal getiren yabancıların malları yağmalanıyordu.
Vâil oğlu Âs, Mekke'ye gelen Yemen'li bir tâcirin bütün malını gasbetmiş, haksız
olarak elinden almıştı. Yemen'li, Ebû Kubeys dağına çıkarak uğradığı haksızlığa
karşı, bütün kabîleleri yardıma çağırdı. Yemenlinin bu feryâdı üzerine
Peygamberimiz (s.a.s.)'in amcası Zübeyr, Kureyşin bütün ileri gelenlerini
çağırdı. Hâşimoğulları, Zühreoğulları, Esedoğulları, Temimoğulları,
Abdülluzzaoğulları, Zübeyrin dâvetine icâbet ederek, Beni Temîm'den Cüd'ân oğlu
Abdullah'ın evinde toplandılar."Mekke'de zulmü önlemeğe yerli-yabancı hiç
kimseye karşı haksızlık ettirmemeğe" karar verdiler. Haksızlığa uğrayan
kimselere yardım edeceklerine yemin ettiler. Yemenlinin hakkını Âs'tan alıp geri
verdiler. Mekke'de âsâyişi yoluna koydular.
Vaktiyle, Cürhümîler zamanında Fadl b. Hâris,, Fudayl b. Vedâa ve Mufaddal b.
Fedâle isimlerinde üç kabîle başkanı, kabîleleri ile toplanarak,"Mekke'de zulme
meydan vermeyeceğiz, zayıfların hakkını adâlet üzere alacağız..."(38) diye yemin
etmişlerdi. Onların bu yeminlerine "Hılfu'l-fudûl" (Fadılllar yemini)
denilmişti. Cüd'ân oğlu Abdullah'ın evinde aynı konuda yapılan yemine de bu
sebeple "Hılfu'l-fudûl" denildi.
Peygamberimiz (s.a.s.) 20 yaşında iken bu toplantıda amcaları ile beraber üye
olarak bulundu. Bu cemiyetin çalışmalarından son derece memnun kaldığını
Peygamberliğinden sonra: "İslâm'da da böyle bir cemiyete cağrılsam, yine icâbet
ederim", sözleriyle ifâde etmiştir.(39)
1- TİCÂRET HAYÂTI
Bütün Mekke'liler gibi Hz. Muhammed (s.a.s.) de amcasıyle birlikte ticâret
yapıyordu. Gerek çocukluğunda, gerekse ticâret hayâtında, dürüstlüğü ile
tanınmıştı. Sözünde durmadığı, yalan söylediği, başkalarına zarar verecek bir
davranışta bulunduğu, bir kimseyi incittiği asla görülmemiş; dürüstlüğü dillere
destan olmuştu. Bu yüzden Mekke'liler O'na "el-Emîn" (her konuda güvenilir kişi)
diyorlardı. O'nun bu yüksek ahlâkını öğrenen Kureyşin zengin kadınlarından
Hatice, kendisine sermâye vererek ticâret ortaklığı teklif etti. Böylece
Peygamber (s.a.s.) ile Hatice arasında ticâret ortaklığı başladı.
2- HZ. HATİCE İLE EVLENMESİ
Kureyşin Esed oğulları kolundan Huveylid kızı Hatice zeki, dirâyetli, şeref ve
asâlet sâhibi, 39-40 yaşlarında zengin ve güzel bir hanımdı. Daha önce iki defa
evlenmiş ve dul kalmıştı. Kureyşin ileri gelenlerinden pek çok isteyenler olmuş,
fakat hiç biri ile evlenmemişti. Güvendiği kimselere sermâye vererek ticâret
ortaklığı yapıyor, böylece servetini artırıyordu. Yüksek ahlâk ve âli-cenâblığı
sebebiyle, kendisine Müslümanlıktan önce "Tâhire" denildiği gibi, sonra da "Haticetü'l-Kübra"
denilmiştir.
Hz. Hatice bir ticâret kafilesiyle Peygamberimiz (s.a.s.)'i Şam'a gönderdi.
Kölesi Meysere'yi de hizmetine verdi. Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.) Şam'a kadar
gitmedi; malları Busra'da satarak geri döndü. Çünkü Bahîra'nın ölümünden sonra
yerine geçen Râhip Nestûra da, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Şam'a gitmesini uygun
bulmamıştı.(40)
Üç ay kadar sonra, Hz. Muhammed (s.a.s.) beklenilenin çok üzerinde kazanç elde
ederek döndü. Hz. Hatice, bu büyük insanın emniyet, dürüstlük ve gayretine
hayran oldu. Daha sonra araya vasıtalar girdi; evlenmeleri kararlaştırıldı. Bu
esnâda Hz.Muhammed (s.a.s.) 25, Hz Hatice ise 40 yaşlarındaydı.(41)
Nikâh, Hatice'nin amcazâdesi, Varaka oğlu Nevfel tarafından Hz. Hatice'nin
evinde kıyıldı. Ebû Tâlib ile Varaka birer hitâbede bulunarak, her iki âilenin
üstünlük ve meziyetlerini dile getirdiler.(42) Esâsen, Hz. Peygamber (s.a.s.)
ile Hz. Hatice'nin nesebleri Kusayy'da birleşir. Hz. Hatice'ye 20 dişi deve
mehir verildi.(43) Nikâhtan sonra develer kesilerek dâvetlilere ziyâfet çekildi.
Evlenmelerinden sonra, Hz. Muhammed (s.a.s.), Hz. Hatice'nin evine geçti. Örnek
ve mutlu bir âile yuvası kurdular. Hz. Hatice, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e derin bir
saygı ve sevgi ile bağlıydı. Peygamberliğinden önce olduğu gibi, Peygamberlik
devrinde de en büyük yardımcısı oldu. Yüksek ve eşsiz ruhlu bir hanım olduğunu
gösterdi.
Peygamberimiz (s.a.s.)'de ondan son derece memnundu. O devirde çok evlilik âdet
olduğu ve bir çok teklifler aldığı ve aralarında yaş farkı da bulunduğu halde,
onun üzerine evlenmedi; ölümünden sonra da onu hep hayırla andı.
3- HZ. PEYGAMBER (S.A.S)'İN ÇOCUKLARI
Peygamberimiz (s.a.s.)'in Hz. Hatice'den ikisi erkek, dördü kız olmak üzere
sırasıyla, Kaasım, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma ve Abdullah adlarında
altı çocuğu oldu. Arablarda ilk çocuğun adı ile künyelendirme âdet olduğundan Hz.Peygamber
(s.a.s.)'e de "Ebü'l-Kaasım" denildi. Kaasım ile Abdullah küçük yaşta öldüler.
Kızları büyüdüler. Fakat Fâtıma'dan başka hepsi de babalarından önce vefât
ettiler. Yalnız Fâtıma, Peygamber (s.a.s.)'in vefâtından sonra altı ay daha
yaşadı.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s), kızlarının en büyüğü Zeyneb'i Ebu'l-Âs ile evlendirdi.
Ebü'l Âs, Müslüman olmadığı için, Zeyneb'in hicretine izin vermemişti. Bedir
Savaşında esir düştü. Zeyneb'i Medine'ye göndermek şartı ile serbest bırakıldı.
Daha sonra Müslüman olarak Medine'ye geldi. Zeyneb'i tekrar aldı.(44)
Rukiyye ile Ümmü Gülsüm'ü, amcası Ebû Leheb'in oğullarından Utbe ve Uteybe ile
evlendirmişti. İslâmiyetten sonra Ebû Leheb, Hz. Peygamber (s.a.s.)'e olan
düşmanlığı sebebiyle oğullarına eşlerini boşamaları için baskı yaptı. Onlar
boşadıktan sonra, Rasûlullah (s.a.s.) Rukiyye'yi Hz. Osman'la evlendirdi.
Rukiyye'nin ölümünden sonra da Ümmü Gülsüm'ü nikâhladı. Bu yüzden Hz. Osman'a
"iki nûr sâhibi" anlamına "Zi'n-nûreyn" denildi.
En küçük kızı Fâtıma'yı ise Hz. Ali ile evlendirdi. Hasan ve Hüseyin, Hz.
Fâtıma'nın çocuklarıdır. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in nesli, Hz. Fâtıma ile devâm
etmiştir.
Peygamberimiz (s.a.s.)'in Mısırlı eşi Mâriye'den de İbrâhim adlı bir oğlu olmuş,
fakat Hicretin 10'uncu yılında henüz iki yaşına girmeden ölmüştür.
4- KÂBE'NİN TÂMİRİNDE HAKEMLİĞİ (605 M.)
Hz. İbrâhim ve Hz. İsmâil tarafından yapılmış olan Kâbe, geçen uzun asırlar
içinde yağmur ve sel suları ile harabolmuş, tâmir edilmesi gerekmişti.
Kureyşliler, Kâbe binasını yıkarak, yeniden yapmaya karar verdiler. Yardımlar
toplandı, gerekli malzeme temin edildi. Hz. İbrâhim'in yaptığı temele kadar
yıkarak, duvarları yeniden örmeğe başladılar. Ancak; "Hacer-i Esved"i yerine
koyma sırası gelince anlaşamadılar. Kureyş'in bütün kolları, bu şerefin
kendilerine âit olmasını istiyordu. Anlaşmazlık dört gün sürdü, kan dökülmek
üzereydi ki,(45) Kureyş'in en ihtiyarı Ebû Ümeyye veya Huzeyfe b. Muğîre"Harem
kapısından ilk girecek zâtın hakem yapılarak, onun vereceği karara uyulmasını"
teklif etti.(46) Bu teklif kabul edildi. Az sonra kapıdan Hz. Muhammed (s.a.s)
girmişti. Buna o kadar sevindiler ki, "el-Emîn, el-Emîn, O'nun hakemliğine
râzıyız..." diye bağrıştılar.Yanlarına gelince, durumu anlattılar.
Hz. Muhammed (s.a.s.), üzerine Hacer-i Esved-i koyduğu yaygının uçlarını
Kureyşin ulularına tutturdu; hep berâber, konulacağı yere kadar taşıdılar. Hz.
Peygamber (s.a.s.)'de taşı alıp yerine yerleştirdi. Anlaşmazlığın bu şekilde
çözümlenmesi herkesi memnûn etti. Böylece büyük bir felâket önlenmiş oldu.(47)
Bu olay, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in zekâ ve dirâyeti yanında, O'nun Mekkeliler
arasındaki sonsuz itibâr ve güvenini de göstermektedir. Bu esnâda Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.) 35 yaşında idi.
Kâbe'nin tâmirinde Hz. Peygamber (s.a.s.) de bizzât çalışmış, taş taşımış, hatta
bu yüzden omuzları yara olmuştu. Bir defa, amcası Abbâs'ın sözüne uyarak, taş
acıtmasın diye elbisesini omuzuna topladığında vücûdu açılıverince baygın halde
yere düşmüştü. Rasûlullah (s.a.s.) o andan sonra hiç üryân görülmemiştir.(48)
(40) İbnü'l-Esîr, el-Kâmil 2/39
(41) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/39
(42) Her iki hutbenin metin ve tercemeleri için bkz. Târih-i Din-i İslâm, 2/
47-48
(43) İbn Hişâm, 1/201. Beşyüz altın veya beşyüz dirhem.. gibi rivâyetler de
vardır.
(44) Ebûl-Âs ile ilgili daha geniş bilgi için, bkz. Tecrid Tercemesi, 2/373-376,
(Hadis No: 313'ün izâhı)
(45) Abdü'd-dâroğulları, ellerini bir çanaktaki kana batırarak, "kanımız
dökülmedikçe, bu konuda kimse bizim önümüze geçemez" diye yemin etmişlerdi.
(Tarih-i Din-i İslâm, 2/55)
(46) Târihi-i Din–i İslâm, 2/55
(47) Bkz. İbn. Hişâm, 1/209; İbnü'l-Esir, a.g.e., 2/45; Tecrid Tercemesi,
6/40-44
(48) el-Buhârî, 1/96; Tecrid Tercemesi, 2/240, Hadis No. 237 ve 6/48
HZ. MUHAMMED (S.A.S.)'İN PEYGAMBERLİK DEVRİ (610-632)
Hz. Muhammed (s.a.s.) 40 yaşında Peygamber
oldu. 23 yıllık Peygamberlik devresinin 13 yılı Mekke'de, 10 yılı Medine'de
geçti. Bu itibârla Peygamberlik devresinin:
a) Nübüvvet'den Hicret'e kadar devâm eden 13 yıllık süresine "Mekke Devri" (610-
622);
b) Hicretten vefâtına kadar olan 10 yıllık süresine de "Medine Devri" (622-632)
denir.
BİRİNCİ BÖLÜM
MEKKE DEVRİ
I- HZ.MUHAMMED (S.A.S.)'İN PEYGAMBER OLUŞU
1- HİRA'DA İNZİVÂ
Eskiden beri Mekke'deki hanîf ve zâhitler, recep ayında inzivâya çekilirlerdi.
Her biri, Mekke'nin 3 mil (bir saat) kuzeyinde Hira (Nûr) dağında bir köşeye
çekilir, tefekküre dalardı. (49)
40 yaşlarına doğru Hz. Peygamber (s.a.s.)'in kalbinde de bir yalnızlık sevgisi
belirdi. O da Hira (Nûr) Dağında bir mağaraya çekilip, günlerce orada kalıyor,
Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz kudret ve azametini düşünerek O'na ibâdet ediyordu.
Giderken azığını da berâberinde götürüyor, bitince evine dönüyor, sonra tekrar
gidiyordu. Böylece Cenâb-ı Hakk, O'nu büyük vazifesine hazırlıyordu. Zaman zaman
"Sen Allah elçisisin..." diye kulağına sesler geliyor, fakat etrafta hiç bir şey
göremiyordu.(50)
Hz. Muhammed (s.a.s.)'e ilâhi vahyin başlangıcı, sâdık rüyâlar şeklinde oldu.
Gördüğü her rüya, olduğu gibi çıkıyordu. (51) Bu hâl, altı ay kadar devam etti.
2-İLK VAHY
610 yılı Ramazan ayının(52) Kadir Gecesinde,(53) ridâsına bürünüp Hira'daki
mağarada düşünmeye dalmış olduğu bir sırada, bir sesin kendisini ismi ile
çağırmakta olduğunu duydu. Başını kaldırıp etrafına baktı; kimseyi göremedi. Bu
sırada her tarafı ansızın bir nûr kaplamıştı; dayanamayıp bayıldı. Kendisine
geldiğinde karşısında vahiy meleği Cebrâil'i gördü. Melek O'na:
-"Oku" Dedi. Hz. Muhammed (s.a.s.):
-"Ben okuma bilmem", diye cevap verdi. Melek, Hz. Muhammed (s.a.s.)'i kucaklayıp
güçsüz bırakıncaya kadar sıkdı.
-"Oku" diye emrini tekrarladı. Hz. Muhammed (s.a.s.) yine:
-"Ben okuma bilmem..." cevâbını verdi. Melek emrini tekrarlayıp üçüncü defa Hz.
Peygamber (s.a.s.)'i sıktıktan sonra "el-Alak" Sûresi'nin ilk beş âyetini okudu.
"Yaratan Rabb'ının adıyle oku. O, insanı alak'tan (aşılanmış yumurtadan)
yarattı. Oku, kalemle (yazmayı) öğreten, insana bilmediğini belleten Rabb'ın
sonsuz kerem sahibidir." (El-Alak Sûresi, 1-5).
Meleğin arkasından Hz. Peygamber (s.a.s.)'de bu âyetleri tekrarladı. Heyecanla
mağaradan çıkarak evine geldi. Yolda ilerlerken gök yüzünden bir sesin:
"Ya Muhammed. Sen Allah'ın elçisisin, Ben de Cibril'im" dediğini duydu. Başını
kaldırdığı zaman, Cebrâil'i gördü.(54) Korku içinde evine vardı. Eşi Hz.
Hatice'ye:
"Beni örtünüz, çabuk beni örtünüz" dedi. Bir müddet dinlenip heyecânı geçtikten
sonra gördüklerini Hz. Hatice'ye anlattı, kendimden korkuyorum, dedi. Hz.
Hatice, O'nu şu ölmez sözlerle teselli etti.
"Öyle deme. Allah'a yemin ederim ki, Cenâb-ı Hakk hiç bir vakit seni utandırmaz.
Çünkü sen , akrabanı gözetirsin. İşini görmekten âciz kimselerin ağırlıklarını
yüklenirsin, Fakire verir, kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın. Misâfiri
ağırlarsın. Hak yolunda zuhûr eden olaylarda halka yardım edersin..." (55)
3- VARAKA'NIN SÖZERİ
Hatice daha sonra Hz. Peygamber (s.a.s.)'i amcazâdesi Nevfel oğlu Varaka'ya
götürdü. Varaka hanîflerdendi. Tevrât ve İncil'i okumuş, İbrânî dilini ve eski
dinleri bilen bir ihtiyardı. Varaka Peygamberimiz (s.a.s.)i dinledikten sonra:
-"Müjde sana yâ Muhammed, Allah'a yemin ederim ki sen Hz. İsâ'nın haber verdiği
son Peygambersin. Gördüğün melek, senden önce Cenâb-ı Hakk'ın Musâ'ya göndermiş
olduğu Cibril'dir. Keşki genç olsaydım da, kavmin seni yurdundan çıkaracağı
günlerde sana yardımcı olabilseydim... Hiç bir Peygamber yoktur ki, kavmi
tarafından düşmanlığa uğramasın, eziyet görmesin..." (56) dedi. Aradan çok
geçmeden Varaka öldü.
II- NEBÎLİK VE RASÛLLUK
Şüpheziz, seni biz, şâhit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik".
(Fetih Sûresi, 8)
İlk vahiy'den sonra, kısa bir süre vahyin arkası kesildi.(57) Bir gün Hz.
Peygamber (s.a.s.) Hira'dan dönerken, bir ses işitti. Başını kaldırıp semâya
bakınca, kendisine daha önce Hira'daki mağarada gelen meleği gördü. Korku ve
heyecân içinde evine döndü.
"Hemen beni örtünüz, beni örtünüz." dedi. Bu esnada Cebrâil, el-Müddessir
Sûresinin ilk âyetlerini getirdi.
"Ey örtüsüne bürünen (peygamber). Kalk, (insanları) azâb ile korkut. Rabb'ının
adını yücelt (Namaz'da tekbir getir.) Elbiseni temiz tut. Kötü şeyleri terket."
(el-Müddessir Sûresi, 1-5).
İlk vahiy ile Hz. Muhammed (s.a.s.) "Nebî" olmuş, henüz başkalarına "Hak Dini"
tebliğ ile görevlendirilmemişti. Bu ikinci vahiy ile "Risâlet" verildi. Hak Dini
tebliğ ile görevlendirildi. Ancak açık dâvet emredilmedi.
1- İSLÂMDA İLK İBÂDET
İslâmda Allah'a imândan sonra ilk farz kılınan ibâdet, namazdır. İkinci vahiy
ile el-Müddessir Sûresinin ilk âyetlerinin indirilmesinden sonra, Mekke'nin üst
yanında bir vâdide, Cibril (a.s.), Rasûlullah (s.a.s.)'e gösterip öğretmek için
abdest almış, peşinden Cibril'den gördüğü şekilde Rasûlullah (s.a.s.) de abdest
almıştır.
Sonra Cibril (a.s.) Hz. Peygamber (s.a.s.)'e namaz kıldırmış ve namaz kılmayı
öğretmiştir.(58)
Eve dönünce Rasûlullah (s.a.s.) abdest almayı ve namaz kılmayı eşi Hz. Hatice'ye
öğretmiş, o da abdest almış ve ikisi birlikte cemâatle namaz kılmışlardır.
2- İLK MÜSLÜMANLAR
"İyilik işlemekte önde olanlar, karşılıklarını almakta da önde olanlardır."
(Vâkıa Sûresi, 10)
Hz. Peygamber (s.a.s.)'e ilk imân eden ve O'nunla birlikte ilk defa namaz kılan
kişi, eşi Hz. Hatice oldu. Daha sonra evlâtlığı Hârise oğlu Zeyd.(59) ve
amcasının oğlu Hz. Ali Müslüman oldular.
a ) Hz. Ali'nin İslâm'ı Kabûl Etmesi
Ebû Tâlib, Hz. Muhammed (s.a.s.)'i, 8 yaşından 25 yaşına kadar evinde
barındırmış O'nu öz çocuklarından daha çok sevmişti. Evliliğinden sonra Hz.
Muhammed (s.a.s.), eşi Hz. Hatice'nin evine geçmiş ve maddî bakımdan refâha
kavuşmuştu. (60) Ebû Tâlib'in âilesi ise pek kalabalıktı. Peygamberimiz (s.a.s.)
amcasının sıkıntısının biraz azalması için 5 yaşından itibâren Ali'yi yanına
almıştı. Bu yüzden Ali, Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanında kalıyordu.(61)
Hz. Ali, Peygamberimiz (s.a.s.) ile Hz. Hatice'yi namaz kılarken görünce, bunun
ne olduğunu sordu. Peygamber Efendimiz, O'na Müslümanlığı anlattı. O da
Müslümanlığı kabûl etti. Bu esnâda Hz. Ali henüz on yaşlarında bir çocuktu.
b) Hz. Ebû Bekir'in Müslüman Olması
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in yakın ve en samîmi dostu olan Ebû Kuhâfe oğlu Ebû
Bekir, Kureyş kabîlesi'nin Teymoğulları kolundandır. Baba ve anne tarafından
soyu, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in soyu ile Mürre'de birleşir.
Hz. Ebû Bekir'in Mekke'de Kureyş arasında büyük bir itibârı vardı. Zengin ve
dürüst bir tüccârdı. Aralarındaki güven ve samîmiyet sebebiyle, Peygamberimiz
(s.a.s.) âilesi dışındakilerden ilk olarak Hz. Ebû Bekir'i İslâm'a dâvet etti.
Hz. Ebû Bekir bu dâveti tereddütsüz kabûl etti. Esâsen, câhiliyet devrinde bile
putlara hiç tapmamış, ağzına bir yudum içki koymamıştı. Hz. Ebû Bekir'in
Müslüman olmasıyla, Peygamberimiz (s.a.s.) büyük bir desteğe kavuştu. Onun
gayret ve delâletiyle, Mekke'nin önemli şahsiyetlerinden Affân oğlu Osmân, Avf
oğlu Abdurrahman, Ebû Vakkas oğlu Sa'd, Avvâm oğlu Zübeyr, Ubeydullah oğlu Talha
da Müslümanlığı kabûl ettiler. Hz. Hatice'den sonra Müslüman olan bu 8 zata "İlk
Müslümanlar" (Sabıkûn-i İslâm) denilir.
(57) İlk vahiy ile ikinci vahiy arasında
geçen "fetret-i vahy" süresinin ne kadar devâm ettiğine dâir rivâyetler 15 gün
ile 3 yıl arasında değişmektedir. (Bkz. Tecrid Tercemesi, 1/11. Hadis No: 4'ün
açıklaması) Olayların seyrine göre, 1-2 aydan daha çok olmaması gerekir. 2-3 yıl
gibi uzun süre olduğunu söyleyenler, "gizli dâvet" süresi ile "fetret-i vahy"i
ayıramamış olmalıdırlar.
(58) İbn Hişâm, 1/260-261; Tecrid Tercemesi, 2/231, (Hadis No: 227'nin
açıklaması); Tâhir Olgun, İbâdet Târihi, 28, İstanbul, 1946
(59) Zeyd, Kudâa kabilesindendi. Küçük yaşta esir edilmiş, köle olarak
satılmıştı. Hz. Hatice, evliliklerinden sonra O'nu Hz. Muhammed (s.a.s.)'e
hediye etti. Babası Hârise, oğlunu araya araya nihâyet Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
yanında buldu. Hz. Peygamber (s.a.s.) kendisini âzâd ederek babası ile gitmesine
izin verdi. Fakat Zeyd, babası ile gitmedi; "babam da sensin, annem de..."
diyerek, Hz. Muhammed (s.a.s.)'den ayrılmadı. Hz. Muhammed (s.a.s.)'de onu evlâd
edindi. (İbn Hişâm, 1/265), Kur'an-ı Kerîm'de açık olarak adı geçen sahâbî,
yalnızca Zeyd'dir. (el-Ahzâb Sûresi, 37) Peygamberimiz (s.a.s.) onu Ümmü Eymen
ile evlendirmiş, bu evlilikten meşhûr komutan "Üsâme" doğmuştur. Zeyd, Hicretin
8'inci yılında Mûte Savaşında şehid olmuştur. (Geniş bilgi için bkz. Tecrid Ter.
4/538 - 540, Hadis No: 644)
(60) Bkz. ed-Duhâ Sûresi, 8
(61) Abbas da aynı maksatla Câfer'i yanına almıştı. (Bkz. İbn Hişâm, 1/263)
3- AÇIK DÂVETİN BAŞLAMASI (613-614 M)
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz ilk üç yıl halkı gizlice İslâm'a dâvet etti.
Yalnızca çok güvendiği kimselere İslâm'ı açıkladı. (62) Başta Hz. Ebû Bekir
olmak üzere, Hak dini kabul etmiş olanlar da, el altından güvendikleri
arkadaşlarını teşvik ediyorlardı. Bu üç yıl içinde Müslümanların sayısı ancak
30'a çıkabildi.(63) Bunlar ibâdetlerini evlerinde gizlice yapıyorlardı.
Peygamberliğin dördüncü yılında (614 M.) inen: "Sana emrolunan şeyi açıkca
ortaya koy, müşriklere aldırma". (el-Hicr Sûresi, 94) anlamındaki âyet-i celile
ile İslâm'ı açıktan tebliğ etmesi emrolundu. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.) halkı açıktan İslâm'a dâvete başladı.
Harem-i Şerif'e gidip kendisine inen âyetleri açıktan okuyordu:
"Ey insanlar şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülk (ve hâkimiyetine) sâhip ve
kendinden başka hiç bir tanrı olmayan, dirilten ve öldüren Allah'ın sizin
hepinize gönderdiği Peygamberiyim. O halde Allah'a, ümmî nebiy olan Rasûlune-ki
O'da Allah'a ve O'nun sözlerine inanmıştır,- imân edin, O'na uyun ki doğru yolu
bulmuş olasınız..." (el-A'raf Sûresi, 158) diyerek onları İslâm'a dâvet
ediyordu.
Açık dâvetin başlamasından sonra, halkla daha kolay temas edebilmek için
Rasûlullah (s.a.s.), kendi evinden, Safâ ile Merve arasında işlek bir yerde
bulunan "Erkam"ın evine taşındı. Bir çok kimse bu evde İslâm'la şereflendiği
için bu eve "Dâr-ı İslâm" denildi.(64/1)
4- YAKIN AKRABASINI İSLÂM'A DÂVETİ
"Önce en yakın akrabanı (Allah'ın azâbıyla) korkut" (eş Şuarâ Sûresi, 214)
anlamındaki âyet-i celîle inince Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), Safâ Tepesi'ne çıkarak:
"Ey Abdülmuttaliboğulları, Ey Fihroğulları, Ey Abdimenâfoğulları, Ey
Zühreoğulları..." diyerek bütün akrabasına oymak oymak seslendi. Hepsi
toplandıktan sonra:
-"Ey Kureyş cemâati, size "şu dağın eteğinde veya şu vâdide düşman süvârisi var.
Üzerinize baskın yapacak desem, bana inanır mısınız?" diye sordu. Hepsi bir
ağızdan:
-"Evet, inanırız, çünkü şimdiye kadar senden hiç yalan duymadık, sen yalan
söylemezsin..." dediler. O zaman Rasûlullah (s.a.s.):
-"O halde ben size, önümüzde şiddetli bir azâb günü bulunduğunu, Alah'a inanıp,
O'na kulluk etmeyenlerin bu büyüyk azâba uğrayacaklarını haber veriyorum...
Yemin ederim ki, Allah'tan başka ibâdete lâyık tanrı yoktur. Ben de Allah'ın
size ve bütün insanlara gönderdiği Peygamberiyim...(Rasûl-i Ekrem her bir oymağa
ayrı ayrı hitâb ederek) Allah'tan kendinizi ibâdet karşılığında satın alarak,
azâbından kurtarınız. Bu azâbtan kurtulmanız için, ben Allah tarafından verilmiş
hiç bir nüfûza sâhip değilim..."(64/2)
-"Ey Kureyş Cemâati! Siz uykuya dalar gibi öleceksiniz. Uykudan uyanır gibi
dirileceksiniz. Kabirden kalkıp Allah divânına varınca, muhakkak dünyadaki bütün
yaptıklarınızdan hesâba çekileceksiniz. İyiliklerinizin mükâfâtını,
kötülüklerinizin de cezâsını göreceksiniz. "O Mükâfât ebedi Cennet, cezâ da
Cehennem'e girmektir..." (65) diyerek sözlerini bitirdi.
Peygamberimiz (s.a.s.)'in bu sözleri, umumi bir muhâlefetle karşılanmadı.
Yalnızca Ebû Leheb:
-"Helâk olasıca, bizi bunun için mi çağırdın?" sözleriyle Rasûlullah (s.a.s.)'in
gönlünü kırdı. Bunun üzerine onun hakkında:
"Ebû Leheb'in iki elleri kurusun,yok olsun. O'na ne malı ne de kazandığı fayda
verdi. Alevli bir ateşe yaslanacaktır O. Boynunda bükülmüş bir ip olduğu halde,
karısı da odun hammalı olarak." (Leheb Sûresi, 1-5) meâlindeki sûre-i celîle
nâzil oldu.(66)
İslâm'ın Mekke'de yayılmaya başlaması ile Mekke halkı iki kısma ayrıldı. l)
Müslümanlar, 2) Müslümanlığı kabûl etmeyen müşrikler.
Müşriklerin, Müslümanlara karşı davranışları, sırasıyla beş safha geçirdi: Alay,
hakaret, işkence, ilişkileri kesme (boykot), memleketten çıkarma ve öldürme
(şiddet politikası).
1- ALAY VE HAKARET DÖNEMİ
Kureyşliler başlangıçta Hz. Muhammed (s.a.s)'in Peygamberliğini önemsememiş
göründüler. İmân etmemekle beraber, putlar aleyhine söz söylemedikçe, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in dâvetine ses çıkarmadılar. Yalnızca, Rasûlullah (s.a.s.)'i
gördüklerinde, "İşte gökten kendisine haber geldiğini iddia eden..." diyerek
eğlendiler. Müslümanları alaya alıp küçümsediler. Böylece "alay devri" başlamış
oldu.
Kurân-ı Kerîm, onların bu tutumlarını bize bildirmektedir.
"Suçlular, şüphesiz mü'minlere gülerlerdi. Yanlarından geçtiklerinde,
birbirlerine göz kırpıp, kaş işâretiyle istihzâ ederlerdi. Arkadaşlarına
döndüklerinde, eğlenerek (neş'e içinde) dönerlerdi. Mü'minleri gördüklerinde,
"bunlar gerçekten sapık kimseler" derlerdi. (el-Mutaffifîn Sûresi, 29-32)
Putlarla ilgili, "Siz de; Allah'ı bırakıp tapmakta olduklarınız (putlar) da, hiç
şüphesiz Cehennem odunusunuz..." (el-Enbiya Sûresi, 98) anlamındaki âyet-i
kerîme inince, müşrikler son derece kızdılar. Artık Müslümanlara düşman olup,
hakaret ettiler. Böylece, "hakaret devri" başladı.
Kureyş'in puta tapıcılıkta yararı vardı. Mekke puta tapıcıların merkezi
durumundaydı. Kâbe ve civârındaki putları ziyâret için gelenlerle Mekke hergün
dolup taşıyor, bu yüzden Kureyş, hem para, hem itibâr kazanıyordu. Mekke'de
Müslümanlık yayılırsa bütün bu menfaatler elden gittiği gibi, diğer kabîleler
Kureyş'e düşman olabilirlerdi. Üstelik Müslümanlık herkesi eşit sayıyor,
soy-sop, asâlet, zenginlik-fâkirlik farkı gözetmiyordu. Bu yüzden Kureyş ileri
gelenleri Müslümanlığı kendi çıkarları için tehlikeli gördüler. Müslümanlığın
yayılmasını önlemek ve ortadan kaldırmak için her çâreye başvurdular.
2- İŞKENCE DÖNEMİ
a) Kureyş'in Ebû Tâlib'e Başvurması:
Kureyş'in ileri gelenlerinden Utbe b. Rabia,
Şeybe b. Rabia, Ebû Cehil, Ebû Süfyan, Velîd b. Muğıra, Âs b. Vâil ve Âs b.
Hişâm'dan oluşan bir hey'et Hâşimoğullarının reisi Ebû Tâlib'e gelerek:
"Kardeşinin oğlu ilâhlarımıza hakaret ediyor, dinimizi yeriyor, bizi aptal,
dedelerimizi sapık gösteriyor. Ya O bu işten vazgeçsin, yahut sen himâyeden
vazgeç de, biz hakkından gelelim..." dediler. Ebû Tâlib onları tatlılıkla
savdı.(67) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in eskisi gibi görevine devam ettiğini görünce
yeniden Ebû Tâlib'e geldiler.
"Artık sabır ve tahammülümüz kalmadı. Ne olacaksa olsun, iki taraftan biri yok
olsun, diğeri kurtulsun..." diye tehdit ettiler. Ebû Tâlib durumun nâzik
olduğunu gördü. Bütün Kureyş'e karşı koyamazdı. Yeğeni Hz. Muhammed (s.a.s.)'e
durumu anlatarak:
-"Bak oğlum, akraba arasında düşmanlık sokmak iyi olmaz. Sen yine dinine göre
hareket et, ama onların putlarını aşağılama, onlara sapık deme. Kendini de ,
beni de koru, bana gücümün üstünde yük yükleme..." dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.)
üzüldü. Artık amcası da kendisini koruyamıyacaktı. Müslümanlar henüz sayıca az
ve zayıftı. Mübârek gözleri yaşlarla dolarak:
-"Ey amca, Allah'a yemin ederim ki, onlar sağ elime Güneş'i, sol elime de Ay'ı
koysalar, ben yine görevimi bırakmam..." diyerek ayrılmak üzere yerinden
kalktı.Yeğeninin gücenmesine dayanamayan Ebû Tâlib:
-"Ey kardeşimin oğlu, istediğini söyle, yemin ederim ki, seni hiç bir zaman, hiç
bir şey karşısında himâyesiz bırakacak değilim." dedi.(68) Daha sonra Ebû Tâlib,
Hâşimoğullarını toplayarak durumu anlattı ve Kureyş'e karşı âile şerefi adına Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in korunmasını istedi. Ebû Leheb'den başka bütün âile
fertleri, Müslüman olsun, olmasın, bu teklifi kabûl ettiler.(69)
b) Kureyş'in Hz.Peygamber (s.a.s)'e
Başvurması
Ebû Tâlib'e yaptıkları mürâcaatlardan bir sonuç alamayınca Kureyş uluları
bizzât, Hz. Peygember (s.a.s.)'e geldiler:
-"Yâ Muhammed! Sen soy ve şeref yönünden hepimizden üstünsün. Fakat Araplar
arasında, şimdiye kadar hiç kimsenin yapmadığını yaptın; aramıza ayrılık soktun,
bizi birbirimize düşürdün. Eğer maksadın zengin olmaksa, seni kabîlemizin en
zengini yapalım. Reislik istersen, başkan seçelim. Evlenmek düşünüyorsan,
Kureyş'in en asil ve en güzel kadınları ile evlendirelim. Eğer cinlerin
kötülüğüne kapılmışsan, seni tedâvî ettirelim. İstediğin her fedakârlığa
katlanalım. Bu davâ'dan vazgeç, düzenimizi bozma..." dediler. Rasûlullah
(s.a.s.):
-"Söylediklerinizden hiç biri bende yok. Beni Rabb'ım size Peygamber gönderdi,
bana kitâp indirdi. Cenâb-ı Hakk'ın emirlerini size tebliğ ediyorum. İmân
ederseniz, dünya ve âhirette mutlu olursunuz. İnkâr ederseniz, Cenâb-ı Hak
aramızda hükmedinceye kadar sabredip bekleyeceğim. Putlara tapmaktan vazgeçip,
yalnızca Allah'a ibadet ediniz...." diye cevâp verdi. (70)
- "Bizim 360 tane putumuz Mekke'yi idâre edemezken bir tek Allah dünyayı nasıl
idâre eder..." diyerek gittiler.(71)
"O kâfirler, içlerinden bir uyarıcının (Peygamberin) geldiğine şaştılar. 'Bu
yalancı bir sihirbâzdır' dediler. O (Peygamber) bütün ilâhları tek bir Tanrı mı
yapmış? Bu cidden şaşılacak birşey... dediler". (Sa'd Sûresi, 4-5).
c) İlk Müslümanların Gördükleri Eza ve
Cefalar
Müşrikler, Ebû Tâlib ve Hz. Peygamberle yaptıkları görüşmelerden netice
alamayınca Müslümanlara ezâ ve işkenceye başladılar.(72)
Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman gibi kuvvetli ve itibârlı bir âileye mensup olanlara
pek ilişemiyorlardı. Fakat kimsesiz, fakir Müslümanlara, özellikle köle ve
câriyelere cihân târihinde eşine rastlanmayan vahşet derecesinde işkenceler
yapıyorlardı. Ebû Füheyke, Habbâb, Bilâl, Suhayb, Ammâr, Yâsir ve Sümeyye
bunlardandı.
Safvân b. Ümeyye'nin kölesi olan Ebû Füheyke, efendisi tarafından her gün
ayağına ip bağlanarak, kızgın çakıl ve kumlar üzerinde sürükletilirdi.
Demirci olan Habbâb, kor hâlindeki kömürlerin üzerine yatırılmış; kömürler sönüp
kararıncaya kadar, göğsüne bastırılarak kıvrandırılmıştı.
Ammâr'ın babası Yâsir, bacaklarından iki ayrı deveye bağlanıp, develer ters
yönlere sürülerek parcalanmış, kocasının bu şekilde vahşice öldürülmesine
dayanamayıp müşriklere karşı söz söyleyen Sümeyye, Ebû Cehil'in attığı bir ok
darbesiyle öldürülmüştü.(73)
Halef oğlu Ümeyye, kölesi Habeşli Bilâl'i hergün çırılçıplak kızgın kumlar
üzerine yatırır, göğsüne kocaman bir taş koyarak güneşin altında saatlerce
bırakır; Hz. Peygamber (s.a.s.)'e küfretmesi, Müslümanlığı terk etmesi için ezâ
ederdi. Birgün, ellerini ayaklarını sımsıkı bağlayarak boynuna bir ip geçirmiş,
sokak çocuklarının eline vererek çıplak vücûdunu kızgın kumlar üzerinde Mekke
sokaklarında sürütmüştü. Sırtı yüzülüp kanlar içinde kalan Bilâl, bu durumda
yarı baygın halde bile "Ehad, Ehad" (Allah bir, Allah bir) diyordu.(74)
Anne ve babası vahşice öldürülen Ammâr, gördüğü işkencelere dayanamamış,
müşriklerin istedikleri sözleri söylemişti. Ellerinden kurtulunca, ağlayarak Hz.
Peygamber (s.a.s.)'e durumu anlatmış, Rasûlullah (s.a.s.)'de: "Sana tekrar
eziyet ederlerse; kurtulmak için yine öyle söyle" demişti."(75)
Hz. Ebû Bekir, müşrik sâhiplerinin işkencelerinden kurtarmak için, yedi tane
Müslüman köle ve câriyeyi büyük bedeller ödeyerek satın alıp âzâd etmişti.
Rasûlullah (s.a.s.)'in müezzini Bilâl bunlardandı.(76)
Hâşimîlerden çekindikleri ve Ebû Tâlib'in himayesinde olduğu için önceleri
Rasûlullah (s.a.s.)'in şahsına dokunamıyorlardı. Zamanla "mecnûn, falcı, şâir
sihirbaz" gibi sözler söylemeğe başladılar. En sonunda fırsat buldukça O'na da
hakaret, işkence ve her türlü kötülüğü yapmaktan çekinmediler. Geçeceği yollara
dikenler döküyorlar, üzerine pis şeyler atıyorlar, kapısına kan ve pislik
sürüyorlar, evinin önüne pislik atıyolardı. Bir defa Harem-i Şerifte namaz
kılarken "Ukbe b. Ebî Muayt" saldırıp boğmak istemiş, Hz. Ebû Bekir kurtarmıştı
(77) Başka bir zaman, Kâbe'nin yanında namaz kılarken, Ukbe b. Ebî Muayt Ebû
Cehil'in teşvikiyle yeni kesilmiş bir devenin iç organlarını, secdeye vardığında
üzerine atmış; kızı Fâtıma yetişip üzerindeki pislikleri temizledikten sonra,
başını secdeden kaldırabilmişti.(78) Müşriklerin kötülükleri giderek dayanılmaz
bir duruma gelmiş. Müslümanlar Mekke'de barınamaz hâle gelmişlerdi.
(67) İbn Hişâm, 1/283-284; İbnü'l-Esîr,
a.g.e., 2/63
(68) İbn Hişâm, 1/284; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/64; Târih-i Din-i islâm, 2/156
(69) İbn Hişâm, 1/287; Târih-i Din-i İslâm, 2/158
(70) İbn Hîşâm, 1/315-316; Târih-i Din-i İslâm, 2/161
(71) Târih-i Din-i İslâm, 2/163
(72) İbn Hişâm, 1/287
(73) Zâdü'l-Meâd, 2/116; Asr-ı Saâdet, 1/254
(74) Zâdü'l-Meâd, 2/116; Asr-ı Saâdet, 1/253
(75) "Kalbi imânla dolu olduğu halde, zor ve baskı altında olan kimseler
dışında, imândan sonra Allah'ı inkâr edip gönlünü küfre açan kimselere Allah
katından bir gazap vardır. Büyük azâb da onlar içindir." (en-Nahl Sûresi, 106)
anlamındaki âyet-i kerime o olaydan sonra indi.
(76) İbnü'l-Esîr, 2/66-70; Zâdü'l-Meâd, 2/117; Tecrid Tercemesi 6/ H.No 1017'nin
izahı.
(77) el-Buharî, 4/240; Tecrid Tercemesi 10/45-48 (Hadis No : 1544); İbnül Esîr,
a.g.e. 2/279
(78) el-Buhârî, 1/65; Tecrid Tercemesi, 1/161-164 (Hadis No: 177) ve 2/377-378
(Hadis No: 314); Rasûlüllah (s.a.s.) namazını bitirdikten sonra, üç defa: "Allahım,
Kureyş'i Sana havale ediyorum" buyurmuş sonra da orada aralarında gülüşüp
istihza etmekte olan Ebû Cehil, Utbe b. Rabia, Şeybe, b. Rabia, Velid b. Ukbe b.
Ebî Muayt, Ümeyye b. Halef'i isim isim sayarak, "Allahım, şu güruhu sana havale
ediyorum" buyurmuştur. Bunların hepsi de Bedir Savaşında öldürülerek bir çukura
atıldılar. Tecrid Tercemesi, 1/161 (Hadis No: 177) ve 10/47-48
3- HABEŞİSTAN'A HİCRET
"Zulme uğradıktan sonra, Allah yolunda hicret edenleri, and olsun ki, dünyada
güzel bir yerde yerleştiririz. Âhiret ecri ise daha büyüktür."
(en-Nahl Sûresi, 41)
a) Habeşistan'a İlk Hicret Edenler (615 M.)
Müşriklerin ezâları dayanılmaz bir hal almıştı. Müslümanlar serbestçe ibâdet
edemiyorlardı. Bu sebeple Rasûlullah (s.a.s.) Müslümanların Habeşistan'a hicret
etmelerine izin verdi.
Müslümanlar Habeşistan'a iki defa hicret ettiler. İlk defa 12'si erkek, 4'ü
kadın 16 kişi Mekke Devri'nin (Peygamberliğin) 5'inci yılında (615 M.) Recep
ayında Mekke'den gizlice ayrılarak Kızıldeniz kıyısında birleştiler. Başlarında
bir reisleri yoktu. Buradan kiraladıkları bir gemi ile Habeşistan'a geçtiler.
İçlerinde, Hz. Osman, eşi Rukiyye, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf ve
Abdulllah b. Mes'ûd gibi muhterem zâtlar da vardı.(79)
b) İkinci Habeşistan Hicreti (616 M.)
İlk hicret edenler Habeşistan'da iken inen "en-Necm Sûresi"ni Hz. Peygamber
(s.a.s.) Hârem-i Şerifte müşriklere okudu. Bitince, sûrenin sonunda "secde
âyeti" bulunduğu için, Allah'a secde etti. Bu sûrenin 19 ve 20'inci âyetlerinde
müşriklerin putlarından "Lât, Uzza ve Menât'ın" isimleri de geçtiğinden
müşrikler de Hz. Peygamber (s.a.s.)'le birlikte putları için secde etmişlerdi.
Bu olay, "Mekkeliler toptan Müslüman oldu" diye bir şâyianın çıkmasına sebep
olmuş, bu asılsız şâyia tâ Habeşistan'da duyulmuş, bu yüzden hicret eden
Müslümanlar da, Habeşistan'da üç ay kaldıktan sonra dönmüşlerdi.(80)
Müslümanlar, Habeşistan'dan döndüklerine pişman oldular. Çünkü müşrikler zulüm
ve işkencelerini daha da artırmışlardı. Bu sebeple Müslümanlar, Mekke Devri'nin
7'inci yılında (616 M.) 77'si erkek, 13'ü kadın olmak üzere 90 kişi 2'inci defa
Habeşistan'a hicret ettiler. Bu ikinci hicrette kafile başkanı Hz. Ali'nin
ağabeyi Câfer Tayyar'dı.(81)
c) Kureyş Elçileri İle Câfer Arasında
Geçen Münâzara
Müslümanların Habeşistan'a hicreti, müşrikleri endişelendirdi. Müslümanlığın
etrâfa yayılmasından korktular. Hicret eden Müslümanların kendilerine teslim
edilmesi için Habeşistan Necâşi'si (82) Ashame'ye kıymetli hediyelerle Amr b. Âs
ile Abdullah b. Ebî Rabia'yı elçi olarak gönderdiler.(83) Necâşi Müslümanlarla
Kureyş elçilerini huzurunda karşılaştırdı. Müslümanlara:
-"Kureyşliler elçi göndermişler, sizi geri istiyorlar, ne dersiniz" diye sordu.
Müslümanların reisi Câfer ayağa kalkarak:
-"Ey hükümdar, sorunuz onlara, biz onların kölesi miyiz?"
Kureyş delegeleri adına Âs oğlu Amr (Amr b.Âs) cevâp veriyordu:
-Hayır, hepsi hürdür.
-Onlara borcumuz mu var?
-Hayır, hiç birinde alacağımız yok.
-Kısas edilmemiz için, onlardan öldürdüğümüz kimse var mı?
-Öyle bir isteğimiz yok.
-O halde bizden ne istiyorlar?
Amr cevap verdi:
-"Bunlar atalarımızın dininden çıktılar, ilâhlarımıza hakaret ettiler, gençlerin
inançlarını bozdular, aramıza ayrılık soktular."
Bu iddialara karşı Câfer:
-"Ey hükümdar, biz câhil bir kavimdik. Taştan, ağaçtan yaptığımız putlara
tapıyorduk. Kız çocuklarımızı diri diri taprağa gömüyor, ölmüş hayvanların
leşlerini yiyorduk. İçki, kumar, fuhuş ve hertürlü ahlâksızlığı yapıyorduk. Hak
hukuk tanımıyorduk. Kuvvetliler zayıfları eziyor, zenginler fakirlerin sırtından
geçiniyordu.
Cenâb-ı Hakk bizim hidâyetimizi diledi. İçimizden soyu-sopu, asâleti, ahlâk,
fazilet ve dürüstlüğü hakkında kimsenin kötü söz edemeyeceği bir Peygamber
gönderdi. O bizi puta tapma zilletinden kurtardı. Tek, Allah'ı tanıttı. Yalnız
O'na kulluğa çağırdı. Bütün ahlâksızlıklardan uzaklaştırdı. Doğru söylemeği,
emâneti gözetmeyi, akrabalık haklarına riâyeti, komşularla hoş geçinmeyi
öğretti. Yalan söylemeği, yetim malı yemeği, haksızlık etmeği yasakladı.
Biz O'na inandık. O'nun gösterdiği Hak Dini kabûl ettik. Bu yüzden kavmimizin
hakaret ve işkencelerine uğradık. Fakat dinimizden dönmedik. Dayanamaz hâle
gelince onlardan kaçıp, sizin himâyenize sığındık..." dedi. Kur'ân-ı Kerim'den
âyetler okuyarak herkesi heyacâna getirip ağlattı.(84) Hz. İsâ ve Meryem'le
ilgili olarak:
"Meryem çocuğu alıp kavmine getirdi. Onlar: Meryem, utanılacak bir şey yaptın.
Ey Harûn'un kızkardeşi, baban kötü bir kimse değildi, annen de iffetsiz
değildi... dediler. Meryem çocuğu gösterdi: Biz beşikteki çocukla nasıl
konuşabiliriz... dediler. Çocuk: Ben şüphesiz Allah'ın kuluyum, bana kitap verdi
ve beni Peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübârek kıldı. Yaşadığım
müddetçe namaz kılmamı, zekât vermemi ve anneme iyi davranmamı emretti, beni
bedbaht bir zorba kılmadı. Doğduğum günde, öleceğim günde ve dirileceğim günde
bana selâm olsun.. dedi".
İşte hakkında şüpheye düştükleri Meryem oğlu İsâ gerçek söze göre budur."
(Meryem Sûresi, 27, 34)
Bu âyetleri dinleyen Habeş hükümdarı:
-"Allah'a yemin ederim ki, bu sözler Hz. İsây'a gelen sözlerle aynı kaynaktan,"
dedi ve Kureyş elçilerinin teklifini reddetti.(85)
Ertesi gün, Amr Necâşi'nin huzuruna çıkarak:
-"Onlar Hz. İsâ hakkında yakışıksız sözler söylüyorlar", diyerek hükümdarı
tahrik etmek istedi. Çünkü Habeş Necâşisi Ashame Hırıstiyandı.
Bu idiaya karşı Câfer:
-"Biz, Hz. İsâ hakkında Cenâb-ı Hak Kur'ân'da ne bildirmişse ancak onu söyleriz"
dedi ve sonra şu anlamdaki âyeti okudu.
"Meryem oğlu İsâ Mesih, Allah'ın Peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı kelimesidir.
O, Allah tarafından bir rûhdur..." (en-Nisâ Sûresi, 171)
Bunun üzerine Necâşi yerden bir çöp alıp göstererek:
"-Hz. İsâ'nın dedikleri ile sizin söyledikleriniz arasında şu çöp kadar bile
fark yok. Sizi ve Peygamberinizi tebrik ederim. Şehâdet ederim ki, O zât, hak
Peygamberdir. O'nu Hz İsâ müjdelemişti..." dedi. Sonra, Kureyş elçilerine:
"-Peygamberlerini yalanlayan kavmin hediyesi bana lâzım değil," diyerek
getirdikleri hediyeleri geri verdi.(86)
Habeşistan'da Müslümanlar güven içinde kaldılar. Bunlardan bir kısmı,
Müslümanlar Medine'ye hicret edince Medine'ye gittiler (622 M.). Bir kısmı
Hudeybiye barışına kadar orada kaldılar. (628 M.) Câfer'in başkanlığında son 16
kişilik kafile ise Hayber'in fethi esnâsında Medine'ye döndü. (628 M.)
4- HZ. HAMZA VE HZ. ÖMER'İN MÜSLÜMAN
OLMALARI
a) Hz. Hamza'nın Müslüman Olması
Hamza, Peygamberimizin amcalarındandır. Süveybe'den O da emdiği için, Rasûlullah
(s.a.s.) ile süt kardeştir. Mekke Devri'nin 6'ıncı (616 M.) yılında Müslüman
olmuştur.
Peygamberimiz bir gün "Safâ" tepesinde otururken yanından Ebû Cehil geçti.
Rasûlullah (s.a.s.)'e çirkin sözlerle hakarette bulundu. Peygamberimiz hiç bir
karşılık vermedi.
Hamza o gün ava gitmişti. Dönüşünde, bir câriye, olayı Hamza'ya anlattı. Hamza
henüz Müslüman olmamıştı. Yeğenine hakaret edilmesine dayanamadı, silahını
çıkarmadan, derhal Kureyşin toplantı yerine gitti. "Kardeşimin oğluna hakaret
eden sen misin?" diyerek yayı ile Ebû Cehil'in kafasına vurup yaraladı. Ebû
Cehil, "Hamza Müslüman oluverir" korkusu ile ses çıkarmadı. (87) Ebû Cehil'den,
Peygamberimize yaptığı hakaretin öcünü alan Hamza, Rasûlullah (s.a.s.)'e giderek
O'nu teselli etmek istedi. Rasûlullah (s.a.s.)'in ancak imân etmesi ile memnûn
olacağını söylemesi üzerine, şehâdet getirip Müslüman oldu.(88)
Hz. Hamza son derece cesûr, kuvvetli, gözünü budaktan sakınmaz bir kişiydi.
Kendisinden üç gün sonra da Ömer Müslüman oldu. Bu ikisinin Müslüman
olmalarıyla, Müslümanlar büyük destek buldular.
b) Hz. Ömer'in Müslüman Olması
Hz. Hamza'nın İslâm'ı kabûlü, Müslümanları sevindirmiş fakat müşrikleri
telaşlandırmıştı. Kureyş ileri gelenleri "Dârü'n-Nedve" de toplandılar. "Bunlar
gittikce çoğalıp kuvvetleniyorlar, çabuk çâresine bakmazsak, ileride önünü
alamayacağımız tehlikeler doğar... Buna kesin çâre bulmalayız" dediler. Çeşitli
teklifler ortaya atıldı. Ebû Cehil:
"-Muhammed (s.a.s.)'i öldürmekten başka çıkar yol yok. Bu işi yapana şu kadar
deve ve altın verelim," deyince Ömer ayağa kalktı:
"-Bu işi ancak Hattâb oğlu yapar"? dedi. Ömer alkışlar arasında yola çıktı.
Silahlarını kuşanıp giderken yolda Abdullah oğlu Nuaym'e rastladı. Nuaym:
"-Nereye böyle ya Ömer"? diye sordu. Ömer:
"-Araplar arasına ayrılık sokan Muhammed'in vücûdunu ortadan kaldırmağa"... diye
cevâp verdi.
"-Ya Ömer, sen çok zor bir işe kalkışmışsın. Müslümanlar Muhammed (s.a.s.)'in
etrafında pervane gibi dönüyor, seni O'na yaklaştırmazlar. Yapabildiğini kabûl
etsek, Hâşimoğulları seni yaşatmazlar"... dedi. Ömer bu sözlere kızdı.
"-Yoksa sen de mi onlardansın"? diye çıkıştı. Nuaym:
"-Sen benden önce kendi yakınlarına bak. Enişten Saîd ile kız kardeşin Fâtıma
Müslüman oldular," dedi.
Ömer buna hiç ihtimâl vermedi. Fakat içine düşen şüpheyi gidermek için, yolunu
değiştirip doğru eniştesi Saîd b. Zeyd'in evine vardı. Bu esnâda içeride Kur'ân-ı
Kerîm okunuyordu. Ömer, kapı önünde okunanları işitti. Kapıyı kırarcasına vurdu.
İçerdekiler Ömer'i görünce telaşlandılar. Ömer'in İslâm'a olan düşmanlığını
biliyorlardı. Hemen Kur'ân sahifesini sakladılar ve kapıyı açtılar. Ömer:
-"Nedir o okuduğunuz şey"? diye bağırdı. Eniştesi:
-"Bir şey yok", diye cevap verdi. Ömer:
-"İşittiklerim doğruymuş" diyerek, hiddetle eniştesinin üzerine atıldı. Araya
giren kız kardeşinin, bir tokatla yüzünü kan içinde bıraktı. Canı yanan
kızkardeşi Fâtıma:
-"Ya Ömer, Allah'tan kork. Ben ve eşim Müslüman olduk, bundan gurur duyuyoruz ve
senden korkmuyoruz. Öldürsen de dinimizden dönmeyiz"... dedi ve şehâdet getirdi.
Yüzü kan içindeki kız kardeşinin bu hâli ve sözleri Ömer'i sarstı, kalbinde bir
yumuşama başladı, âdeta yaptıklarına pişmandı. Olduğu yere oturdu:
-"Hele şu okuduğunuz şeyi getirin, göreyim", dedi. Kız kardeşi Kur'ân-ı Kerîm
sahifesini O'na verdi. Bu sahife "Tâ Hâ" veya "Hadîd" Sûresinin ilk âyetleriydi.
Ömer büyük bir ilgi ile sahifeyi okumaya başladı.
"Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah'ı tesbîh ederler. Yegâne galip ve
hikmet sahibi olan O'dur. Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur, hem diriltir,
hem öldürür. O her şeye hakkıyla kâdirdir. O her şeyden öncedir. Kendisinden
sonra hiç bir şeyin kalmayacağı Son'dur, varlığı aşikârdır, gerçek mâhiyeti
insan için gizlidir, O her şeyi bilir"... (el- Hadîd Sûresi, 1-3)
Ömer bu âyetleri okuduktan sonra derin bir düşünceye daldı. Allah Kelâmı'nın
yüksek mânâ ve fesâhati onun kalbine işlemişti. "Göklerde ve yerde olan şeyler
hepsi Allah'ın, bizim putlarımızın bir şeyi yok...," diye düşündü. "Beni
Rasûlullah (s.a.s.)'in yanına götürün" dedi O esnada Hz. Peygamber (s.a.s.) Safâ
semtinde Erkâm'ın evindeydi.
Ömer'in silahlı olarak geldiğini gören Müslümanlar telaşlandılar. Yalnızca, Hz.
Hamza:
-İyilik için gelirse ne âlâ, aksi halde geleceği varsa, göreceği de var, telâşa
gerek yok... dedi. Sağından ve solundan iki kişi tutarak Rasûlullah (s.a.s.)'in
huzuruna götürdüler. Ömer, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in önünde diz çökerek şehâdet
getirdi. Orada bulunanlar sevinçlerinden hep birden tekbir getirdiler. Safâ
tepesinde yükselen "Allâhü Ekber" sadâsı ile Mekke ufuklarını çınlattılar.(89)
Ömer:
-"Kaç kişiyiz"? diye sordu.
-"Seninle 40 olduk," dediler. Ömer:
-"O halde ne duruyoruz"? Hemen çıkalım, Harem-i Şerîf'e gidelim, dedi. Bütün
Müslümanlar toplu halde Kâbe'ye gittiler.
Kureyş, Dâru'n-Nedve'de sonucu merak içinde beklemekteydi. Müslümanların toplu
halde Harem-i Şerîf'e ilerlediğini görünce:
-"İşte Ömer, hepsini önüne katmış getiriyor... " dediler.
Ömer Kureyşlileri görünce:
-"Beni bilen bilsin, bilmeyen öğrensin, Ben Hattab oğlu Ömer'im. İşte Müslüman
oldum..." dedi ve şehâdet getirdi. Kureyşliler şaşkına döndüler. Her biri bir
tarafa savuştu.
Müslümanlar ilk defa Harem-i Şerîfte saf olup topluca namaz kıldılar.(90)
Hamza ve Ömer'in Müslüman olmalarıyla, İslâm'ın yayılması hız kazandı. Daha önce
6 yılda sayıları ancak 40 kişiye ulaşabilmişken bir yıl sonra Müslümanların
sayısı 300'ü geçmiş, bunlardan 90 kişi Habeşistan'a hicret etmişti.
5- MÜŞRİKLERİN BOYKOT İLÂNI
a) Müslümanların Muhâsaraya Alınması (616 M.)
Mekke müşrikleri, İslâm nûrunun sönmesi için , ellerinden gelen her şeyi
yaptılar. Alay, hakaret ve işkencenin her çeşidini denediler. Bütün bunlar
İslâm'ın yayılmasına, Müslümanların sayılarının günden güne artmasına engel
olamıyordu.
Mekke Devri'nin 7'nci yılı (616 M.) Muharrem ayında Kureyş ileri gelenlerinden
40 kişi Ebû Cehil'in başkanlığında toplandılar. Hâşim oğullarıyla alış-veriş
yapmamağa, kız alıp-vermemeğe, görüşüp buluşmamağa, ekonomik ve sosyal her türlü
ilişkiyi kesmeğe karar verdiler. Bu kararı bir ahidnâme şeklinde yazıp
mühürlediler ve bir beze sararak Kâbe'nin içine astılar. Böylece Müslümanları
canlarından bezdirip Hz. Peygamberin kendilerine teslim edileceğini umdular.
Karara aykırı hiç bir şey yapmayacaklarına dâir yemin ederek karar hükümlerini
müsâmahasız uygulamağa başladılar.(91)
Bu karardan sonra, şurada-burada dağınık halde olan bütün Müslümanlar Ebû Tâlib
mahallesi'nde Hâşimî'lerle birleştiler. Ebû Leheb, Hâşimî'lerden olduğu halde,
müşriklerle beraber oldu ve mahalleden çıktı. Ebû Tâlib, Müslüman olmadığı
halde, Müslümanların başına geçti. Hz. Peygamber de üç yıldan beri ikamet
etmekte olduğu Erkâm'ın evinden, Ebû Tâlib Mahallesine taşındı. Müslümanlar
burada üç yıl (616-619 M.) abluka altında kaldılar.
b) Acıklı Günler
Müslümanlar abluka altında kaldıkları bu üç yıl içinde çok sıkıntı çektiler.
Yeteri kadar erzâk temin edemedikleri için, açlıktan ağaç yapraklarını yediler.
Bazı küçük çocuklar, gıdasızlıktan öldü. Ebû Cehil gece-gündüz Ebû Tâlib
Mahallesi'ne girip çıkanları kontrol ediyor, mahalleye gizlice yiyecek maddesi
sokulmasına imkân vermiyordu. Hamza ve Ömer gibi cesûr olanların dışında kimse
çarşıya çıkıp alış-veriş yapamıyordu. Sa'd İbn Ebî Vakkas, bir defa bulduğu bir
deri parçasını ıslatmış, ateşte kavurarak yemişti. Kadınların ve çocukların
açlıktan feryatları mahalle dışından duyuluyordu. Müslümanlar yıllık yiyecek ve
diğer ihtiyâçlarını ancak "eşhür-i hurum" denilen kan dökülmesi yasak dört ayda
(Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep) temin etmeğe çalışıyorlardı. Peygamber
Efendimiz de dâvet ve tebliğ vazifesini, özellikle Mekke'ye dışarıdan gelenlere
ancak bu aylarda yapabiliyordu. Müslümanlar üç yıl süren bu boykot esnâsında
dayanılmaz sıkıntılara katlandılar. Fakat Kureyş bundan da hiç bir netice
alamadı.
c) Boykot Anlaşması'nın Yırtılması
Müslümanların bu acıklı durumu müşriklerden bazı insaflı kimseleri de rahatsız
etmeğe başladı. Hişâm b. Amr, Züheyr b. Ebî Ümeyye, Mut'im b. Adıy, Ebu'l-Bahterî,
Zem'a b. Esved ve Adıy b. Kays bu kararı bozmak üzere anlaştılar.(92) Kureyş'in
toplu bulunduğu bir anda Harem-i Şerîf'e gittiler. İçlerinden Züheyr:
-"Ey Kureyş topluluğu, şu yaptığımız şey, insanlığa yakışmaz. Biz her imkândan
yararlanırken, bizim kabilemizin bir kolu olan Hâşimoğullarının aç bırıkılması
insâfla bağdaşmaz. Bu kararın bozulması gerekir... Yemin ederim ki bu zâlim
ahidnâme yırtılmadıkça buradan ayrılmıyacağım." diye söze başladı. Ebû Cehil,
Züheyr'i susturmak istediyse de, diğerleri de onu destekledikleri için muvaffak
olamadı.(93)
Esâsen Kâbe' ye astıkları bu ahidnâmenin ağaç kurtları tarafından yendiğini Hz.
Peygamber (s.a.s.) haber vermişti. Bir köşede oturmakta olan Ebû Tâlib de:
-"Gidin, bakın. Eğer yeğenimin sözü doğru çıkmazsa ben her istediğinize râzıyım.
Ama doğru ise sizin de bu zulme son vermeniz gerekir." demiş, bu haber bütün
Mekke'de yayılmıştı. Gerçekten, ahidnâmeyi yırtmak için ellerine aldıklarında,
bütün yazıların kurtlar tarafından yenilmiş olduğunu gördüler.(94) Müslümanlar
Mekke Devri'nin 10'uncu yılında böylece bu korkunç boykottan kurtulmuş oldular.
1- İKİ BÜYÜK ACI;
EBÛ TÂLİB VE Hz. HATİCE'NİN VEFATLARI
Müslümanlar ablukadan kurtuldukları için sevindiler. Çektikleri sıkıntıları
unutmağa başladılar. Fakat sevinçleri uzun sürmedi. Boykotun kalkmasından 8 ay
kadar sonra, iki büyük acı ile karşılaştılar. Mekke Devri'nin 10'uncu yılı
Şevvâl ayında önce Ebû Tâlib, üç gün sonra da Hz. Hatice vefât etti.(95/1)
Ebû Tâlib, Müslüman olmamıştı.(95/2) Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.)'e son derece
bağlıydı. O'nu çok seviyor, bu yüzden her fedâkârlığa katlanarak, müşriklerden
gelecek kötülüklere karşı O'nu koruyordu. Ölürken bile, Hâşimoğullarına, "O'na
bağlı kalmalarını, uğrunda her fedâkârlığı yapmalarını, sözünden çıkmamalarını"
vasiyyet etmişti.
Hz. Hatice O'nun gam ortağı, şefkatli bir hayat arkadaşıydı. En sıkıntılı
anlarında O'nu teselli ediyor, bütün varlığı ile O'na destek oluyordu.
En büyük desteği olan, sevdiği iki insanı peşpeşe kaybettiği için Rasûlullah
(s.a.s.) çok üzüldü. Bu sebeple Mekke Devri'nin 10'uncu yılına "Senetü'l-huzn"
(Hüzün yılı ) denildi.
Müşrikler, Ebû Tâlib'in sağlığında, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in şahsına pek
ilişemiyorlardı. O'nun ölümünden sonra, Rasûlullah (s.a.s.)'in şahsına da her
türlü kötülüğü yapmağa başladılar. Bir defa, Kâbe'de namaz kılarken, Ebû
Cehil'in teşvîki ile Ebû Muayt oğlu Ukbe, yeni kesilmiş bir devenin barsaklarını
getirip, secdede iken üzerine koymuş, Rasûlullah (s.a.s.) başını secdeden
kaldıramamıştı. Kızı Fâtıma yetişerek, üzerini temizlemiş, Rasûlullah (s.a.s.)
namazını bitirdikten sonra etrâfında gülüşen müşrikleri işâret ederek üç defa:
-"Allah'ım Kureyşten şu zümreyi sana havâle ediyorum" dedikten sonra:
"Ebû Cehil'i, Ebû Muayt oğlu Ukbe'yi, Haccâc oğlu Şu'be'yi, Rabîa'nın oğulları
Utbe ve Şeybe'yi, Halef'in oğulları Übeyy ve Ümeyye'yi, sana havâle ediyorum."
diye isimlerini birer birer saymıştı. Rasûlullah (s.a.s.)'in isimlerini saydığı
bu azılı müşriklerin hepsi de Bedir Savaşı'nda katledilip, leşleri Bedir'deki "Kalîb"
denilen kuyuya atılmıştır.(96)
2- TÂİF YOLCULUĞU (620 M.)
a) Hz. Peygamber'in Tâif'te Karşılanışı
Kureyş'in zulümleri artık katlanılamaz bir duruma gelmişti. Bu yüzden Hz.
Peygamber (s.a.s.) Mekke Devri'nin 10'uncu yılı (620 M.) Şevvâl ayında, yanına
evlâtlığı Hârise oğlu Zeyd'i de alarak Tâif'e gitti. Tâiflileri "Hak Din"e dâvet
edecekti.
Tâif'te Sakiyf Kabîlesi vardı, onlar da putperestti. Rasûlullah (s.a.s.) 10 gün
kadar, onlara İslâm'ı anlatmağa çalıştı, ileri gelenleri ile görüştü. Hiç biri
Müslüman olmadığı gibi, "Senden başka Peygamberlik gelecek kimse kalmadı mı?"
diye alay ettiler "Memleketimizden çık da nereye gidersen git.." diye Allah
sevgilisini kovup hakaret ettiler. Tâif'ten ayrılırken de çoluk çocuğu ve ayak
takımı düşük tabîatlı kişileri yolun iki tarafına sıralayıp taşlattılar.
Rasûlullah (s.a.s.)'in ayakları, atılan taşlarla yara-bere içinde kaldı,
ayakkabıları kanla doldu. Ayaklarındaki yaraların verdiği acıdan yürüyemez hâle
gelip oturmak istedikçe, zorla kaldırıp yaralı ayaklarını taşlamağa devâm
ediyorlar, bu yürekler parçalayan acıklı hâline gülüp eğleniyorlardı. Vucûdunu
atılan taşlara siper eden evlâtlığı Zeyd, bir kaç yerinden yaralandı. Rasûlullah
(s.a.s.) hayâtı boyunca karşılaştığı sıkıntılardan en büyüğünü o gün yaşamıştı.
Nihâyet Rabîa'nın oğulları Utbe ve Şeybe'nin yol üstündeki bağına sığınarak ayak
takımının tâkiplerinden kurtulabildi. Burada bir çardağın gölgesinde, ellerini
kaldırıp şu hazîn duâyı yaptı:
-"İlâhi, kuvvetimin za'fa uğradığını, çâresizliğimi, halkın gözünde hor ve hakîr
görüldüğümü ancak sana arzederim. Ey merhametlilerin en merhametlisi, herkesin
zayıf görüp de dalına bindiği bîçârelerin Rabbı sensin, İlâhî, huysuz ve yüzsüz
bir düşmanın eline beni düşürmeyecek, hatta hayâtımın dizginlerini eline
verdiğim akrabamdan bir dosta bile bırakmayacak kadar bana merhametlisin.
Yâ Rabb, eğer bana karşı gazablı değilsen, çektiğim belâ ve sıkıntılara hiç
aldırmam, fakat senin esirgeyiciliğin bunları da göstermeyecek kadar geniştir.
Yâ Rabb gazabına uğramaktan, rızandan mahrûm kalmaktan, senin karanlıkları
aydınlatan, din ve dünya işlerini dengeleyen yüzünün nûruna sığınırım. Râzı
oluncaya kadar işte affını diliyorum. Bütün kuvvet ve kudret ancak
seninledir..." (97)
Görüldüğü üzere yapılan bunca ezâ ve cefâya rağmen bedduâ etmemiş, hatta yolda
Mekke'ye iki konak mesâfede "Karn" denilen yerde kendisine Cebrâil gelerek:
-"Ey Allah'ın Rasûlü, Allah kavminin sana söylediklerini işitti, yaptıklarını
gördü, sana şu Dağlar Meleği'ni gönderdi. Kavmin hakkında ne dilersen, bu meleğe
emredebilirsin..." dedi. Dağlar emrine verilmiş olan melek de kendisini
selâmladıktan sonra:
-"Ya Muhammed, emrine hazırım. (Ebû Kubeys ile Kayakan denilen) şu iki yalçın
dağın Mekkeliler üzerine devrilip, birbirine kavuşarak müşrikleri tamâmen
ezmelerini istersen emret..." dedi. Fakat Rasûlullah (s.a.s.):
-"Hayır, onların ezilip yok olmalarını değil, Rabbımın bu müşriklerin sulbünden,
O'na hiç bir şeyi ortak kılmayan ve yalnız Allah'a ibâdet eden bir nesil meydana
getirmesini istiyorum..." demiştir.(98)
Rabîa'nın oğulları, Peygamber Efendimizin acıklı hâlini gördüler. Hıristiyan
köle Addâs ile O'na bir salkım üzüm gönderdiler. Rasûlullah (s.a.s.)
"Bismillah..." diyerek üzümü yemeğe başlayınca, Addâs hayretle:
-"Bu bölge halkı böyle söz söylemezler, onlar Allah adını anmazlar", dedi. Hz.
Peygamber ona nereli olduğunu sordu. Addâs:
-"Ninovalıyım, Hıristiyanım", diye cevâp verdi. Rasûlullah(s.a.s.):
-"Demek kardeşim Yunus Peygamberin memleketindensin".... dedi. Addâs:
-Sen Yûnus'u nerden biliyorsun? diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.):
-Yûnus benim kardeşim, O'da benim gibi Peygamberdi, dedi. Daha sonra Rasûl-i
Ekrem Addâs'a İslâmiyeti anlattı. Addâs da orada Müslüman oldu.(99)
Hz. Muhammed (s.a.s.) en zor ve en sıkıntılı anlarında bile Peygamberlik
görevini ihmâl etmiyordu.
b) Mekke'ye Dönüş
Rasûl-i Ekrem'in himâyesiz Mekke'ye girmesi imkânsızdı. Esasen, hayâtı tehlikede
olduğu için Mekke'den Tâif'e gitmişti. Bu sebeple dönüşte, Hira (Nûr) Dağına
çıkarak, Kureyşin hatırı sayılır büyüklerinden Adiyy oğlu Mut'im'e haber
gönderdi. O'nun himâyesinde gece vakti Mekke'ye girdi. Kâbe'yi tavâf edip
Hârem-i Şerif'de iki rek'at namaz kıldıktan sonra evine döndü. Arap âdetlerine
göre, bir kimse himâyesine aldığı kişiyi korumağa mecburdu. Bu sebeple, Mut'im
ve çocukları silahlanıp Kâbe'nin dört bir tarafını tuttular. Peygamber
Efendimizin Mekke'ye girip serbestçe tavâf etmesini ve evine gitmesini
sağladılar.(100) (620 M.)
Mut'im, Bedir savaşında müşrik olarak öldü. Peygamber Efendimiz, Mut'im'in bu
iyiliğini unutmamış, Bedir esirlerinin kurtarılması için Medine'ye gelen oğlu
Cübeyr b. Mut'im'e:
- "Eğer senin o ihtiyar baban, sağ olsaydı da bu murdar herifleri benden
isteseydi, hepsini ona bağışlardım." demişti. (101)
1- KABÎLELERİ İSLÂMA DÂVET
Hz. Peygamber (s.a.s.) Tâif'e Şevvâl ayında gitmişti. Dönüşünde "eşhür-i hurum"
denilen kan dökülmesi yasak aylardan Zilkade girmiş hac mevsimi başlamıştı.
Rasûlullah (s.a.s.) Hac mevsiminde Mekke yakınlarında kurulan Ukaz, Mecenne,
Zülmecâz.. gibi panayırlara gidiyor, oralarda toplanan diğer Arap kabîleleriyle
görüşüyor, onlara Kur'ân-ı Kerîm okuyor, Hak Dini tebliğe çalışıyordu.
Kureyşin ileri gelenleri Müslümanlığın Mekke dışında, diğer kabîleler arasında
yayılmasından endişeye düştüler. Rasûlullah (s.a.s.)'in gayretlerini boşa
çıkarmak, O'nun sözlerine diğer kabîlelerin değer vermelerini önlemek için çâre
aradılar. "Hz. Muhammed (s.a.s.) için ne diyelim?..." diye düşündüler.
İçlerinden en isâbetli karar verdiğini kabûl ettikleri Muğire oğlu Velîd'den bu
konuda yardım istediler.
Velîd, edebiyatın her çeşidinden anlayan, pek çok şâir ve hatibin düşünce ve
bilgisinden yararlandığı son derece zeki, zengin ve itibârlı bir yaşlıydı.
Rasûlullah (s.a.s.) ile görüşerek O'ndan Kur'ân-ı Kerîm dinledikten sonra
kanaatini şöyle özetledi.
- "Ben şiirin her çeşidini bilirim. Muhammed'den dinlediklerim şiir değil. O
halde O'na şâir denilemez. Dinlediklerim, nesir de değil. O sözlerdeki güzellik
ve belâgat hiç bir sözde bulunmaz.
Muhammed (s.a.s.)'e sihirbaz veya falcı da diyemeyiz. Çünkü sözlerinin sihir ve
fal ile bir ilgisi yok. Mecnûn veya deli de denilemez. Çünkü bu takdirde size
kimse inanmaz. Bu derece güzel sözleri, değil bir delinin, akıllı kimselerin
bile söyleyebilmesi mümkün değildir. Muhammed (s.a.s.)'e sihirbâz da
diyemezsiniz. Çünkü okuyup üflemiyor, düğüm bağlamıyor, sihirle ilgili hiç bir
şey yapmıyor..."
- "O halde ne diyeceğiz?" diye sordular.
- "Ne diyeceğinizi bilemem. Fakat sizin isnâd ettiğiniz, (şâir, falcı, mecnûn,
sihirbâz.. gibi) sözlerin hiç biri O'na uymuyor. O'nda böyle vasıflar yok.
Kimseyi bu sözlere inandıramazsınız..." dedi.
Fakat, Velîd ertesi gün:
- "O'na sihirbâz demek, başka sıfatlardan daha uygun. Çünkü sözleri kardeşi
kardeşten ayırıyor. Akraba arasına ayrılık sokuyor. Bu sebeple O'nun sözleri
sihir ve büyüden başka bir şey değil. O'na sihirbâz deyin." dedi. (102)
Kur'ân-ı Kerîm Velîd'in bu tutumunu şöyle anlatır:
-"Çünkü o, düşündü, ölçtü, biçti. Canı çıkası ne biçim ölçtü biçti... Sonra
baktı (düşündü), sonra kaşlarını çattı, suratını astı. Sonra da sırt çevirip
büyüklük tasladı. Bu sâdece öğretilen bir sihirdir, bu Kur'ân yalnızca bir insan
sözüdür" dedi... (el-Müddessir Sûresi, 18-25)
Böylece O'na "sihirbâz, büyücü" demeğe karar verdiler. Rasûlullah (s.a.s.)
kiminle, hangi toplulukla görüşse, arkasından gidip:
Sakın O'nu dinlemeyin, sözlerine kanmayın. Büyücüdür, kardeşi kardeşten ayırır...
diye propaganda yapıyorlardı.(103) Fakat müşriklerin bütün çabaları İslâm
nûru'nun yayılmasını önleyemeyecekti.
"Allah'ın nûrunu ağızlarıyle söndürmek isterler. Oysa, kâfirler istemese de
Allah nûrunu mutlaka tamamlayacaktır." (et-Tevbe Sûresi, 32)
2- AKABE BİATLARI Zilhicce (621 ve 622 M.)
a) Akabe Görüşmeleri
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz Hac mevsimlerinde, Mekke yakınlarında kurulan
panayırlara gelen, Kâbe'yi ve putlarını ziyâret eden kabîleler arasında
dolaşıyor, onlara Kur'ân okuyor, onları İslâm'a dâvet ediyordu. Bir gün
Mekke'nin kuzeyinde, Mekke ile Mina arasında "Akabe" denilen bir tepede altı
kişilik bir topluluğa rastladı. Bunlar, Medine'den "Hazrec" kabîlesinden
idiler.(104) Rasûlullah (s.a.s.) onlarla konuştu. Kur'an-ı Kerîm okudu, İslâm
Dini'ni anlattı ve onları Müslümanlığa dâvet etti.
Medine'deki "Evs" ve Hazrec" adlı Arap kabîleleri ile "ehl-i kitâb" olan
Yahûdiler arasında eskiden beri geçimsizlik vardı. Ne zaman aralarında bir
tartışma veya kavga çıksa, putperest olan Evs ve Hazreçlilere Yahûdîler:
Yakında bir Peygamber gelecek, biz O'na uyar, kuvvetleniriz, öcümüzü sizden o
zaman alırız.. derlerdi. Medine'liler yakında bir Peygamber geleceğini yaşlı
kimselerden de sık sık duyuyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.s.), onları yeni dine
dâvet edince birbirlerine bakıştılar. "Yahûdilerin bekleyip durdukları,
yaşlıların haber verdikleri Peygamber işte budur, biz Yahûdîlerin önüne geçelim..."
diyerek, kelime-i şehâdet getirip, hemen Müslüman oldular.(105)
Mekke Devri'nin 10'uncu yılının Zilhicce ayında (Nisan 620 M.) gerçekleşen bu
olaya "Birinci Akabe Görüşmesi", burada İslâm'ı kabûl eden altı kişiye de "İlk
Medineli Müslümanlar" denir.(106)
Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Medine'liler arasında, hac mevsimlerinde "Akabe"
tepesinde yapılan görüşmeler, Mekke Devri'nin 10-11 ve 12'inci yıllarında olmak
üzere üç defa oldu 11 ve 12'inci yıllardaki görüşmelerde "Bîat" da yapıldı. Bu
sebeple, Akabe görüşmelerinin sayısı üç; Akabe Bîatları'nın sayısı iki'dir.
b) Birinci Akabe Bîatı (Zilhicce 621 M.)
Akabe Tepesinde Hz. Peygamber (s.a.s.)'le görüşüp Müslüman olan bu 6 kişi, hac
mevsimi sonunda Medine'ye döndüler. Gördüklerini, yakınlarına ve dostlarına
anlatarak, Medine'de Müslümanlığı yaymağa başladılar.
Bir sene sonra, hac mevsiminde Hz. Peygamber (s.a.s.) ile görüşmek üzere
Medine'den Mekke'ye 10'u Hazrec, 2'si Evs kabîlesinden olmak üzere 12 Müslüman
geldi. Bunlardan 5'i, bir yıl önceki ilk Akabe görüşmesinde bulunanlardandı.
Başkanları yine, birinci görüşmede olduğu gibi "Zürâre oğlu Es'ad"tı. Mekke
Devri'nin 11'inci yılı Zilhicce ayında Rasûlullah (s.a.s.) ile buluştular. Bu
ikinci buluşmada Medine'li 12 Müslüman(107) "Allah'a şirk koşmayacaklarına,
hırsızlık ve zinâ yapmayacaklarına, (kız) çocuklarını öldürmeyeceklerine,
kimseye iftirâ etmeyeceklerine, Allah ve Peygamberine itâatten
ayrılmayacaklarına" dâir Rasûlullah (s.a.s.)'e taahhütte bulundular; Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in elini tutarak bîat ettiler.(108)
Medine'li Müslümanlar, bu görüşme ve bîattan sonra, Müslümanlığın yayılmasına
gayret etmek üzere, memleketlerine döndüler. Rasûlullah (s.a.s.)'in Medine'de
Müslümanlığı ve Kur'ân-ı Kerîm'i öğretmek üzere öğretmen olarak görevlendirdiği
"Umeyr oğlu Mus'ab"ı da berâberlerinde götürdüler.(109)
Mus'ab, Akabe'de bîat edenlerin reisi Hazrec kabîlesinden Es'ad b. Zürâre'nin
evinde misâfir olmuştu. Evs ve Hazrec kabîlesi'nden Müslümanlığı kabûl edenlerin
evlerine birer birer giderek, onlara Kur'ân-ı Kerîm ve din bilgileri öğretiyor,
güzel ahlâkı, nezâketi ve kibarlığı ile herkesi İslâm'a bağlıyordu.
Es'ad b. Zürâre ve Mus'ab b. Umeyr'in gayretleriyle Medine'de Müslümanların
sayısı hızla artıyordu. Yalnız Evs kabîlesi reislerinden Sa'd b. Muâz ile Üseyd
b. Hudayr Müslümanlığı henüz kabûl etmemişlerdi. Bir gün Esâd ile Mus'ab
çevrelerine toplananlara Müslümanlığı anlatırken Üseyd yanlarına geldi, maksadı
onlara mâni olmaktı.
- Siz ne yapmak istiyorsunuz? Halkı atalarının yolundan saptırıyorsunuz... diye
söylendi. Mus'ab O'na çok nâzik davrandı. Kurân-ı Kerîm okudu. Kısaca
Müslümanlığı anlattı. Üseyd, Kur'ân-ı Kerîm 'in tesirinde kaldı, "Bu ne güzel
şey..." diyerek Müslüman oldu ve şöyle dedi:
- Ben gidip Sa'd b. Muâz'ı göndereyim. Eğer o da Müslümanlığı kabûl ederse, bu
memlekette Müslüman olmayan hiç kimse kalmaz.
Sa'd, Medine'de Müslümanlığın yayılmasından memnûn değildi. Es'ad ve Mus'ab'ın
yanlarına öfke ile gitti.
Ey Es'ad, seninle aramızda akrabalık bağları olmasaydı, kabilemiz arasına bu
ayrılık tohumlarını sokmana katlanmazdım... diyerek çıkıştı. Mus'ab ona da son
derece yumuşak ve kibar davrandı. Kısaca Müslümanlığı anlattı. Kur'ân-ı Kerîm
okudu. Neticede Sa'd b. Muâz da Müslüman olarak oradan ayrıldı. Bu iki reisin
tesiriyle Evs ve Hazrec kabîleleri içinde hemen hemen Müslüman olmayan kimse
kalmadı.(110)
Mus'ab, Medine'deki bu memnûniyet verici gelişmeleri Hz. Peygamber (s.a.s.)'e
bildirdi. Rasûlullah (s.a.s.) ve Müslümanlar bu duruma çok sevindiler. Bundan
dolayı bu seneye "Senetü'l İbtihâc" (Sevinç yılı) denildi.(111)
c) İkinci Akabe Bîatı (Zilhicce 622 m.)
Mekke Devri'nin 12'inci yılı hac mevsiminde, Medine'den Mekke'ye gelen
ziyâretçiler arasında (73'ü erkek, 2'si kadın) 75 Müslüman vardı. Bunlar hac'dan
sonra (eyyâm-ı teşrik'in 2'nci gecesi), gece yarısı Hz. Peygamber (s.a.s.) ile
gene Akabe tepesi'nde gizlice buluştular. Dikkati çekmemek için, her biri,
değişik zamanlarda ve ayrı yollardan gelerek burada toplandılar. İçlerinde, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in Medine'li akrabası Neccâr oğullarından Zeyd oğlu Hâlid (Ebû
Eyyûb el-Ensârî) de vardı.
Rasûlullah (s.a.s.) toplantıya amcası Abbâs'la birlikte geldi. Abbâs henüz
Müslüman olmamıştı. Fakat yeğenine son derece bağlıydı. Ebû Tâlib'in ölümünden
sonra, Arab âdetine göre O'nu himâyesine almıştı. Bu sebeple önce toplantıda
Abbâs konuştu:
- Ey Hazrec ve Evs Cemaati,
Siz de bilirsiniz ki, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in aramızda üstün bir yeri vardır.
Biz, O'nu şimdiye kadar, düşmanlarına karşı koruduk, yine de koruyacağız. Siz
şimdi O'nu, Medine'ye dâvet ediyor, orada kalmasını istiyorsunuz. Kendisi de
böyle arzu ediyor.
Ancak siz O'nu düşmanlarına karşı koruyabilecekseniz, götürünüz. O'nu ele
verecekseniz, bundan şimdiden vazgeçiniz.".. dedi.(112) Medineliler Abbâs'ı
dinledikten sonra:
- Yâ Rasûlallah, siz de konuşunuz. Bizden, Allah için, kendiniz için istediğiniz
andı alınız. Hazırız... dediler.
Hz. Peygamber (s.a.s.) bir mikdâr Kur'ân-ı Kerim okuduktan sonra:
- Sevinçli hâlinizde de, kederli hâlinizde de din işinde kusur etmeyeceğinize,
hakkın yerine getirilmesi için hiç bir şeyden çekinmeyeceğinize, yurdunuza
hicret ettiğimde beni âileleriniz ve çocuklarınız gibi koruyacağınıza.. sizden
söz (and) istiyorum" dedi. Medineli Zürâreoğlu Es'ad:
Yâ Rasûlallah, biz buraya sana bîat etmeğe geldik. Sen nasıl emredersen öyle
yaparız. Çocuklarımızı, âilelerimizi nasıl korursak, seni daha fazla koruruz .
Sözümüzde dururuz. İnâyet Allah'tandır... dedi. Medineliler:
- Yâ Rasûlallah, Senin uğrunda, gösterdiğin yolda ölürsek bize ne var? diye
sordular.
Hz. Peygamber (s.a.s.):
- Ahirette mükâfat olarak Cennet, dedi.
- Öyleyse ver elini, dediler. Hepsi de Hz. Peygamber (s.a.s.)'in elini tutarak,
"İslâm yolunda gerekirse öleceklerine" and verip bîat ettiler.(113)
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in ve Müslümanların Medine'ye hicreti de bu görüşmede
kararlaştırıldı. Toplantı bittikten sonra, müslümanlar, geldikleri gibi, gene
gizlice ayrı ayrı yollardan dağıldılar.
Kureyşliler 2'nci Akabe Bîatını, ancak kabîleler Mekke'den ayrıldıktan sonra
duyabildiler.
(102) İbn Hişâm, 1/288-289; Târih-i Din-i
İslâm, 2/188-192
(103) Bkz. İbn-Hişâm, 2/63-65; İbnü'l-Esîr, 2/93-94
(104) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in dedesi Abdülmuttalib'in annesi Selma hatunun
Hazrec kabilesinden oluşu sebebiyle, Rasûlüllah (s.a.s.) ile Hazrecliler
arasında akrabalık vardı.
(105) İbni Hişâm, 2/70-71; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/95; Zâdü'l-Meâd, 2/131
(106) Hepsi de Hazrec kabîlesinden olan bu altı kişi şunlardır. Zürâre oğlu
Es'ad, Mâlik oğlu Râfi, Hâris oğlu Avf, Âmir oğlu Kutbe, Âmir oğlu Ukbe,
Abdullah oğlu Câbir. (İbn Hişâm, 2/71-72; Zâdü'l-Mead. 2/132)
(107) İsimleri: Es'ad b. Zürâre, Râfi b. Mâlik, Avf b. Hâris, Kutbe b. Âmir,
Ukbe b. Âmir, Muâz b. Hâris, Zekvân b. Abd-i Kays, Ubâde b. Sâmit, Yezid b.
Sa'lebe, Abbas b. Ubâde, Ebu'l Heysem b. Teyyihan, Uveym b. Sâide, (İbn Hişâm,
2/ 73-75; Zâdül-Meâd, 2/132)
(108) Bkz. El-Mümtehine Sûresi, 12; el-Buhârî, 1/10; Tecrid Tercemesi, 1/29;
(Hadis No: 18); İbn Hişâm, 2/75
(109) İbn Hişâm, 2/76; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/96
(110) İbn Hişâm, 2/77-79; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 1/97-98
(111) Târih-i Din-i İslâm, 2/313
(112) İbn Hişâm, 2/84; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/98-99
(113) İbn Hişâm, 2/84-85; İbnü'l Esîr, a.g.e., 2/100
3- İSRÂ VE MÎRÂC MÛCİZESİ (Receb 621 M.)
a) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Mîrâcı
İkinci Akabe görüşmesinden sonra, Mekke Devri'nin 11'inci yılı Recep ayının
27'inci gecesi (Hicretten 19 ay önce) Peygamber Efendimizin "İsrâ ve Mîrâc"
mûcizesi gerçekleşti.
İsrâ, gece yolculuğu ve gece yürüyüşü; Mîrâc ise, yükseğe çıkmak ve yükselme
âleti demektir. Bu büyük mûcize, gecenin bir bölümünde cereyân ettiği ve
Rasûlullah (s.a.s.) bu gece semâlara ve yüce makamlara yükseldiği için bu
mûcizeye "İsrâ ve Mîrâc" denilmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de el-İsrâ Sûresi'nin 1'inci âyetinde:
"Kulu Muhammed (s.a.s.)'i, bir gece Mescid-i Harâm'dan, kendisine bir kısım
âyetlerimizi göstermek için, etrâfını mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya
götüren Allah'ın şânı ne yücedir. Doğrusu O işitir ve görür." buyrulmuştur.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in Mekke'deki Mescid-i Harâm'dan Kudüs'teki Mescid-i
Aksâ'ya olan mîrâcı, yukarıda anlamı yazılan âyet-i kerime ile sâbittir. Mescid-i
Aksâ'dan semâlara ve yüce makamlara yükseldiğini ise, Peygamber Efendimizden
nakledilen sahîh hadîs-i şerîflerden öğrenmekteyiz. Hadîs-i şerîflerde
anlatılanların özeti şöyledir.(114)
Rasûlullah (s.a.s.) bir gece Kâbe'nin "Hatîm" denilen kısmında iken, Cebrail'in
getirdiği "Burak" denilen bineğe binerek Kudüsteki Mescid-i Aksâ'ya gelip burada
namaz kılmıştır. Buradan da "Mîrâc" denilen âlete binerek, semâlara
yükselmiştir. 1'inci semâda Hz. Âdem, 2'inci semâda Hz. Yahyâ ve Hz. İsâ, 3'üncü
semâda Hz. Yûsuf, 4'üncü semâda Hz. İdrîs, 5'inci semâda Hz. Harûn, 6'ıncı
semâda Hz. Mûsâ ve 7'inci semâda Hz. İbrâhim ile görüştü. Bunlardan her biri
Rasûlullah (s.a.s.) 'i selâmlayıp tebrik ettiler, "hoşgeldin sâlih kardeş,"
dediler.
Daha sonra "Sidretü'l-müntehâ"ya yükseldi. Orada kazâ ve kaderi yazan kalemlerin
çıkardıkları sesler duyuluyordu. Sidretü'l-müntehâ'dan ötesi, sözle anlatılması
mümkün olmayan bir âlemdi. Buraya kadar beraber oldukları Cebrâil de buradan
öteye geçememiş, "benim için burası sınırdır, parmak uçu kadar daha ilerlersem,
yanarım..." demiştir
Mîrâcta Cenab-ı Hakk, sevgili Peygamberine nice âlemler gösterdi. Kuluna
vahyedeceğini vâsıtasız vahyetti. Bu makamda Hz. Peygamber (s.a.s.)'e üç şey
verildi.(115)
1) Beş vakit namaz farz kılındı.(116)
2) Bakara Sûresi'nin son iki âyeti (Amene'r-rasûlü...) vahyedildi.
3) Ümmetinden şirk koşmayanların Cennet'e girecekleri müjdesi verildi.
b) Mîrâc Mûcizesine Karşı Müşriklerin
Tutumu
Peygaber Efendimiz, mîrâcı ve mîrâcda gördüklerini ertesi sabah anlattı.
Mü'minler Rasûlullah (s.a.s.)'i tasdik ve tebrik ettiler. Müşrikler ise inkâr
ettiler. Bir gecede Kudüs'e gidip gelmek imkânsız bir şey, dediler. İçlerinde
Kudüs'e gitmiş ve Mescid-i Aksâ'yı görmüş olanlar vardı.
- Mescid-i Aksânın kaç kapısı var? Şurası nasıl, burasında ne var? diye
Rasûlullah (s.a.s.)'i soru yağmuruna tuttular.(117)
Hz. Peygamber bu konuyu daha sonra şöyle anlatmıştır:
"Kureyş bana seyâhat ettiğim yerler, özellikle Mescid-i Aksâ ile ilgili öyle
şeyler sordular ki, İsrâ gecesi bunlara hiç dikkat etmemiştim. Fakat Cenâb-ı
Hakk, benimle Beyt-i Makdis arasındaki mesâfeyi kaldırdı. Ne sordularsa, oraya
bakarak cevâp verdim".(118)
Bu durumda ne yapacaklarını şaşıran müşrikler Hz. Ebû Bekir'e koştular. Muhammed
dün gece Kudüs'e gidip geldiğini, göklere çıktığını... söylüyor. Buna da mı
inanacaksın, dediler. Ebû Bekir, hiç tereddüt göstermeden:
"Bunu O söylemişse inandım gitti. Ben O'nu bundan daha önemli olan konularda
tasdik ediyorum. Akşam- sabah göklerden vahiy geldiğini söylüyor, buna
inanıyorum..." dedi. Bu yüzden Hz. Ebû Bekir'e "Sıddîk" denildi.
Ehli- sünnet bilginlerinin çoğunluğuna göre, İsrâ ve Mîrâc aynı gecede;
Rasûlullah (s.a.s.) 'in rûh ve vücuduyla birlikte uyanık hâlde iken olmuştur.
İsrâ ile Mîrâcın ayrı gecelerde olduğunu, rüyâ hâlinde ve rûhâni olarak vuku
bulduğunu kabûl eden bilginler de vardır; fakat bunların sayısı azdır.(119)
c) Mîrâc'ta Teşri Kılınan Hükümler
Kur'ân-ı Kerîm'de, Mirâc'ın en yüksek hâli anlatılırken:
"(Rabbına) iki yay kadar veya daha da yakın oldu. Allah Kulu'na vahyettiğini o
anda vahyetti..." (en Necm Sûresi, 9-10) buyrulmaktadır.
Bu âyetlerden Rasûlullah (s.a.s.)'e, Mîrâc'ta pek çok esrâr ve maârifin
bildirildiği anlaşılmaktadır.
Baştan sona Mîrâc ve Mîrâc'ta teşri kılınan hükümlerin anlatıldığı el-İsrâ
Sûresi'nin 80'inci âyetinde Hz. Peygamber (s.a.s.)'e: "Rabbim, beni şerefli bir
girişle (Medine'ye) koy, sâlim bir çıkışla da (Mekke'den) çıkar" diye dua etmesi
emredilerek yakında hicretine izin verileceğini; 81 'inci âyetinde ise:
"De ki: Hakk geldi, bâtıl yok olup gitti, esâsen bâtıl yok olmağa mahkûmdur"
buyurularak çok yakında İslâm'ın küfre galebe çalacağına, neticede Mekke'nin
Rasûlullah (s.a.s.) tarafından fethedilip Kâbe'nin putlardan temizleneceğine
işâret olunmuştur. Yine aynı sûrenin 23-29'uncu âyetlerinde dinin temelini
teşkil eden hükümler yer almıştır. Bu âyetlerin anlamları şöyledir:
"Rabb'ın şunları kesinlikle hükmetti: Kendisinden başkasına kulluk etmeyin.
Ana-babaya iyilik edin. Onlardan biri veya her ikisi, senin yanında
ihtiyarlayacak olursa, onlara "öf" bile deme, onları azarlama, her ikisine de
hep tatlı söyle. Onlara şefkatle tevâzu kanadını ger ve 'Rabbım, onlar, küçükken
beni nasıl ihtimâmla yetiştirmişlerse, sen de kendilerini öylece esirge..' diye
onlar için duâ et.
Rabbınız, içinizdekini en iyi bilendir. İyi kimseler olursanız, kendisine
yönelip tevbe edenleri bağışlar.
Hısıma, yoksula, yolda kalmışa, herbirine hakkını ver. Elindeki malını saçıp
savurma, saçıp savuranlar, şüphesiz şeytânla kardeş olmuşlardır. Şeytân ise
Rabb'ına karşı son derece nankördür.
Rabbından umduğun rahmeti elde etmek için hak sahiplerinden yüz çevirmek zorunda
kalırsan, bâri onlara yumuşak söz söyle (sert davranma).
Elini boynuna bağlayıp cimrilik etme, onu büsbütün açıp hepsini de saçma. Yoksa
pişmân olur, açıkta kalırsın,
Şüphesiz Rabb'n, dilediği kimsenin rızkını genişletir, dilediğininkini daraltır,
ölçü ile verir. O, kullarını gören ve her şeyden haberdâr olandır.
Çocuklarınızı yoksulluk korkusu ile öldürmeyin. Onları da sizi de Biz
rızıklandırırız. Şüphesiz ki onları öldürmek büyük bir suçtur.
Sakın zinâya yaklaşmayın. Doğrusu bu çirkindir ve çok kötü bir yoldur.
Allah'ın harâm kıldığı cana, haklı bir sebep olmadıkça kıymayın. Haksız yere
öldürülen kimsenin velisine bir yetki vermişizdir. Artık o da öldürmekte aşırı
gitmesin. Çünkü o, ne de olsa yardım görmüştür.
Erginlik çağına ulaşıncaya kadar, yetîmin malına, en güzel şeklin dışında
yaklaşmayın. Bir de verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen sözde
sorumluluk vardır.
Ölçtüğünüz zaman ölçeği tam yapın, doğru terâzi ile tartın. Bu daha iyi ve sonuç
bakımından daha güzeldir.
Bilmediğin şeyin ardına düşme. Doğrusu kulak, göz ve kalb, bunların hepsi o
şeyden sorumlu olur.
Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü ne yeri delebilir, ne de boyca dağlara
ulaşabilirsin, (onlarla büyüklük yarışı yapabilirsin). Rabb'ının katında
bunların hepsi, beğenilmeyen kötü şeylerdir.
Bunlar Rabb'ının sana bildirdiği hikmetlerdir. Sakın Allah'la beraber bir başka
tanrı edinme. Yoksa kınanmış ve kovulmuş olarak Cehennem'e atılırsın." (İsra
Sûresi, 23-29).
Bu âyetlerdeki ilâhî emirler şöylece özetlenebilir:
1) Allah'tan başkasına kulluk etmeyin,
2) Anne-babaya iyi muâmele edin,
3) Hısıma,yoksula, yolda kalmışa haklarını verin,
4) Ne hasis, ne cimri, ne de müsrif (savurgan) olun,
5) Çocuklarınızı öldürmeyin,
6) Zinâya yaklaşmayın,
7) Haklı bir sebep olmadıkça cana kıymayın,
8) Daha iyiye götürmek amacı dışında yetim malına yaklaşmayın,
9) Verdiğiniz sözü yerine getirin, sözünüzde durun,
10) Ölçü ve tartıyı tam yapın,
11) Hakkında bilginiz olmayan şeyin peşine düşmeyin,
12) Yeryüzünde kibir ve azametle yürümeyin, alçak gönüllü olun.
(114) Bkz. Buhârî, 1/91-93 ve 4/247-250;
Tecrid Tercemesi, 218-232 (Hadis No: 227) ve 10/60-80; (Hadis No: 1550-1552)
(115) Müslim, 1/157, (K.el-İmân, B.,76, Hadis No: 173/279)
(116) Mîrâc'dan önce namaz, akşam va sabah olmak üzere günde iki vakit
kılınıyordu. "Ey örtüsüne bürünen Peygamber! Kalk, azâb ile korkut. Rabbinin
adını (namazda tekbir ile) yücelt..." (Müddessir Sûresi, 1-3) anlamındaki
âyetler inince, Rasûlüllah (s.a.s.) Cibril (a.s.)'ın târifi ile abdest alıp
namaz kılmıştır. Rasûlüllah (s.a.s.)'in Cibril'e uyarak kıldığı bu ilk namaz,
sabah vaktinde kılınmıştır. Aynı gün akşam namazını Hz. Hatice ile cemâatle
kıldılar. Ertesi gün bu cemâate Hz. Ali, daha sonra Hz. Ebû Bekir ve Zeyd b.
Hârise de katıldı. Böylece, (Mîrâc'da 5 vakit namaz farz kılınmadan önce)
Risâletin başlangıcından itibâren Rasûlüllah (s.a.s.) ve Müslümanlar, akşam ve
sabah olmak üzere, günde iki vakit namaz kılıyorlardı.
Bu iki vakit namazdan başka, "Müzzemmil Sûresi"nin ilk âyetleri ile "gece
namazı" farz kılınmıştı. Müslümanlar geceleri ayakları şişinceye kadar namaz
kılıyorlardı. Gece namazı bir sene kadar farz olarak devâm ettikten sonra, aynı
sûre'nin son âyeti (Müzzemmil Sûresi, 20) ile farziyeti kaldırıldı, nâfile (tatavvu)
namaz oldu. Mîrâc'da farz kılınan 5 vakit namaz ile bütün bu namazlar
kaldırıldı. Ancak, Hz. Peygamber (s.a.s.)'e hâs, ona âit olmak üzere gece
namazının farziyeti devâm etti. (Bkz. İsrâ Sûresi, 79; Tecrid Tercemesi,
2/231-232, Hadis No: 227'nin açıklaması; Tahir Olgun, İbâdet Târihi, 28-38,
İst., 1946)
(117) Tecrid Tercemesi, 10/64
(118) Buhârî, 4/248;Müslim, 1/157; (K.el-İmân, B., 75); Tecrid Tercemesi, 10/63.
(Hadis No: 1550)
(119) Bkz. Zâdü'l-Meâd, 2/126-127
"Rabb'ım, beni şerefli bir girişle (Medineye) koy, sâlim bir çıkışla da
(Mekke'den) çıkar".
(el-İsrâ Sûresi, 80)
1- MÜSLÜMANLARIN MEDİNE'YE HİCRETLERİ
Hicret bir yerden başka bir yere göç etme demektir. Müşriklerin zulümleri
yüzünden Mekke'de Müslümanlar barınamaz hâle gelmişlerdi. Bu sebeple 2'inci
Akabe Bîatında Hz. Peygamber (s.a.s.) ve Müslümanların Medine'ye hicretleri de
kararlaştırılmıştı. Rasûlullah (s.a.s.) "Sizin hicret edeceğiniz yerin iki kara
taşlık arasında hurmalık bir yer olduğu bana gösterildi..."(120) diyerek
Müslümanların Medine'ye hicretlerine izin verdi. 2'inci Akabe Bîatı,
Peygamberliğin 12'nci yılının son ayı olan Zilhicce'de yapılmıştı. 13'üncü yılın
ilk ayı Muharrem'de (Temmuz 622) Medine'ye hicret başladı. Mekke'den Medine'ye
ilk hicret eden, Beni Mahzûm'dan Abdülesed oğlu Ebû Seleme(121), en son hicret
eden ise Rasûlullah (s.a.s.)'in amcası Abbâs'tır.
Mekke'nin fethine kadar geçen süre içinde, dini uğruna, evini-barkını,
malını-mülkünü, âilesini, kabîlesini, akrabasını, bütün varlığını Mekke'de
bırakarak Rasûlullah (s.a.s.)'in müsâdesiyle Medine'ye göç eden Mekke'li
Müslümanlara "Muhâcirûn" adı verilmiştir.
Medine'de muhâcirleri misâfir eden, onlara bütün imkânları ile yardımcı olan
Medine'li Müslümanlara da "Ensâr" denilmiştir. Muhâcirûn ve Ensâr, Kur'ân-ı
Kerîm'de bir çok vesîlelerle övülmüşlerdir.(122)
Muharrem ve safer aylarında Müslümanlar, âileleri ile birlikte hicret ettiler.
Birer, ikişer, gizlice Mekke'den ayrılıp Medine'ye gittiler. Ensâr tarafından
Medine civârındaki "Avâlî" denilen köylere yerleştirildiler.
Hz. Ömer Mekke'den gizli ayrılmadı. Kılıcını kuşandı, Kâbe'yi tavâf etti. Bütün
müşriklere meydan okuyarak:
İşte ben Medine'ye gidiyorum. Analarını ağlatmak, karılarını dul, çocuklarını
yetim bırakmak isteyenler peşime düşsün... dedi. Ömer'in hicreti Hz. Peygamber
(s.a.s.)'in hicretinden 15 gün kadar önce olmuştu.
Kısa zamanda, Mekke'li Müslümanların hemen hepsi Medine'ye göç etti. Yalnızca Hz.
Ebû Bekir ile Hz. Ali'yi Rasûlullah (s.a.s.) Mekke'de alıkoymuştu.(123) Ebû
Bekir hicret için izin istediğinde, Rasûlullah (s.a.s.):
"Acele etme, Allah sana hayırlı bir arkadaş verecek..." diyerek hicretini
geciktirmiştil(124). Mekke'de müslümanlıkları yüzünden âileleri tarafından
hapsedilmiş olanlar ile köle ve câriyelerden başka Müslüman kalmamıştı.
Rasûlullah (s.a.s.) düşmanları arasında, en büyük tehlike karşısında yapayalnız
bulunuyordu.
a) Dâru'n-Nedve'nin Korkunç Kararı
Akabe görüşmeleri ile Müslümanlık Medine'de yayılmağa başlamış, müşrikler
korktuklarına uğramışlardı. Üstelik Mekke'deki Müslümanlar da Medine'ye göç
etmişlerdi. Şimdi Hz. Muhammed (s.a.s.)'de Medine'ye gider, Müslümanların başına
geçerse, Mekke'lilerin Şam ticâret yolu kapanabilirdi. Mekke müşrikleri
Müslümanlara son derece kötü davranmışlar, târihte eşine ender rastlanan işkence
ve hakarette bulunmuşlardı. Bunlar Medine'lilerle birleşip, kuvvetlendikten
sonra kendilerinden öç alabilirlerdi. Esâsen Mekke'lilerle Medine'liler
arasında, öteden beri geçimsizlik vardı. Çünkü Mekke'liler Adnânîlerden;
Medine'liler ise Kâhtânîlerdendi. Durumun ciddiliğini anlayan Kureyş müşrikleri,
Mekke'de yapayalnız kalan Peygamber Efendimize ne yapmak gerektiğini
kararlaştırmak üzere Dâru'n-nedve'de toplandılar. Toplantıda Ebû Cehil, Ebû
Süfyan, Ebu'l-Bahterî, Utbe b. Rabîa, Cübeyr b. Mut'im, Nadr b.Hâris, Ümeyye
b.Halef, Hakim b.Hızâm...... gibi Mekke ileri gelenlerinin hemen hepsi vardı.
Müslümanlık tehlikesinin önlenmesiyle ilgili çeşitli fikirler ileri sürdüler.
İçlerinden Ebûl Bahteri:
- Muhammed (s.a.s.)'i bağlayıp her tarafı kapalı bir yerde ölünceye kadar
hapsedelim, dedi. Amr oğlu Hişâm:
- O'nu bir deveye bindirip Mekke'den çıkaralım, uzak yerlere sürelim, dedi. Ebû
Cehil ise:
- Kureyş'in bütün kollarından birer temsilci seçelim. Bunlar aynı anda hücûm
edip Muhammed (s.a.s.)'i bir hamlede öldürsünler. Kimin vurduğu, kimin
darbesiyle öldüğü belli olmasın. Böylece kanı bütün Kureyş kabîlesine dağılsın,
Hâşimîler bütün Kureyş kollarına karşı çıkamayacaklarından kan davasına
kalkışamazlar. Çâresiz diyete (kan bedeline) râzı olurlar. Bu iş böylece
kapanır... dedi. Ebû Cehil'in teklifi ittifakla kabûl edildi. Diğer teklifler
beğenilmedi. Hemen Kureyş kollarında 40 yeminli kişi seçip toplantıyı
bitirdiler.(125)
Müşriklerin Dâru'n-Nedve'deki bu konuşma ve plânları el-Enfâl Sûresi'nin 30'uncu
âyetinde şöyle özetlenmektedir.
"Ya Muhammed, hatırla şu zamanı ki, inkâr edenler (Mekke müşrikleri) seni bir
yere kapatmak veya (hepsi birden) öldürmek yahut da (Mekke'den) çıkarmak için
sana tuzak hazırlıyorlardı. Onlar sana tuzak kurarken, Allah da (onlara) tuzak
kuruyordu. Allah tuzakların en iyisini kurar."
b) Rasûlullah (s.a.s.)'in Evinin Müşrikler
tarafından Kuşatılması
Müşriklerin bu korkunç plânını Cebrâil (a.s.) Peygamber Efendimize haber verdi.
"Bu gece, her zaman yatmakta olduğun yatağında yatmayacaksın, evini
terkedeceksin..." dedi. Böylece Rasûlullah (s.a.s.)'e de hicret için izin
verildi. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Hz. Ali'yi çağırdı.
"Ben Medine'ye gidiyorum. Sen bu gece benim yatağımda yat, hırkamı üstüne ört.
Müşrikler beni yatıyor sansınlar, onlara bir şey sezdirme. Sabahleyin şu
emânetleri sâhiplerine ver.(126) Ondan sonra sen de hemen gel" dedi.
Ortalık kararınca, Kureyş'in seçme cânileri evin etrâfını sardılar.(127)
Sabahleyin evinden çıkarken hep birden saldırıp öldüreceklerdi. Hz. Ali,
Rasûlullah (s.a.s.)'in yatağına yattı. Hz. Peygamber (s.a.s.) eline bir avuç kum
alıp, evini çeviren müşriklerin üzerine saçtı. Saçılan kum taneleri cânilerden
herbirine isâbet etmiş, hepsi de derin bir uykuya dalmışlardı. Rasûlullah
(s.a.s.) "Yâ-Sîn Sûresi"nin başından:
"Biz onların önlerine ve arkalarına birer sed çektik, böylece gözlerini
perdeledik. Onlar artık elbette görmezler" anlamındaki 9'uncu âyetine kadar olan
kısmı okuyarak, aralarından geçip gitti.(128) Müşrikler Hz. Muhammed (s.a.s.)'in
yatağında yattığını sanıyorlardı. Sabahleyin, yatakta yatanın Ali olduğunu
görünce, donakaldılar, ne yapacaklarını şaşırdılar; hiddetlerinden çıldıracak
hâle geldiler. Hemen her tarafı aramağa koyuldular. Mekke'yi alt üst ettiler.
Fakat Hz. Peygamber yoktu.
Muhammed (s.a.s.)'i bulana 100 deve verilecek, diye ilân ettiler. Bu haber
duyulunca, ne kadar mâceracı, cânî, katil varsa, hepsi etrâfa yayıldı. Mekke'de
ve Mekke dışında, harıl harıl Hz. Peygamber (s.a.s.)'i arıyorlardı.
Rasûlullah (s.a.s.), gece evinden ayrıldıktan sonra Kâbe'yi tavâf etti. "Ey
Mekke, sen Allah katında yeryüzünün en hayırlı ve bana en sevimli yerisin; eğer
çıkmak zorunda bırakılmasaydım, senden ayrılmazdım", dedi.(129) Ertesi gün öğle
sıcağında Hz. Ebû Bekir'in evine vardı. Allah'ın emri ile, berâber hicret
edeceklerini bildirdi. Hz. Ebû Bekir, sevinç göz yaşları ile, 4 aydır dışarıya
bırakmayıp, ağaç yaprakları ile beslemekte olduğu iki cins devesini işâret
ederek:
Dilediğini seç, Yâ Rasûlallah, dedi. Rasûlullah (s.a.s.) bedelini ödeyerek
devenin birini aldı.
Rasûlullah (s.a.s.) ve Ebû Bekir için hazırlanan yol azığı bir dağarcığa
konuldu. Ebû Bekir'in kızı Esmâ, belindeki bez kemeri ikiye ayırıp bir parçası
ile bu dağarcığın ağzını bağladığı için Esma'ya "Zâtü'n-nitâkayn" (iki kemerli)
ünvânı verild.(130/1)
c) Mağarada Gizlenmesi
Gece olunca, her ikisi evin arka penceresinden çıktılar. Ayakkabılarını çıkarıp,
ayaklarının uçlarına basarak ıssız yollardan Mekke'nin güneyine doğru
ilerlediler. 1.5 saat (3 mil) mesafede Sevr Dağı'nın tepesindeki mağaraya
vardılar. Kureyşin araması bitinceye kadar, (perşembeyi cumaya bağlayan geceden
pazar gününe kadar) üç gün bu mağarada gizlendiler.
Ebû Bekir'in oğlu Abdullah, geceleri mağaraya gelip Mekke'de olup biteni
anlatıyor, ortalık ağarmadan gene Mekke'ye dönüyordu. Kölesi Âmr b. Füheyre de
koyunlarını otlatırken akşamları Sevr dağına götürüp onlara süt veriyordu.
Peygamber Efendimizi ve Ebû Bekir'i arayanlar, iz sürerek, nihâyet Sevr'deki
mağaranın ağzına kadar geldiler. Ayak sesleri ve konuşmaları içeriden
duyuluyordu. Hz. Ebû Bekir, başını kaldırdığı zaman onların ayaklarını görmüş ve
heyecanla:
-"Yâ Rasûlallah, eğilip baksalar, bizi görecekler, demişti, bunun üzerine
Peygamber Efendimiz:
-"Korkma, Allah'ın yardımı bizimledir.(130/2) İki yoldaş ki, üçüncüsü Allah'tır,
hiç endişe edilir mi?" buyurdu.(131)
Tâkipçiler Sevr dağı'na henüz çıkmadan, bir örümcek mağaranın ağzına ağ örmüş,
bir çift beyaz güvercin yuva yapıp yumurtlamıştı. Bu durumda Kureyşliler
mağaranın içine bakmanın ahmaklık olacağını düşünerek bırakıp gittiler.(132)
Kureyşlilerin aramaları üç gün sürdü. Peygamber Efendimiz ile Ebû Bekir Mekke'de
iken Abdullah b. Uraykıt adında henüz müslüman olmamış, fakat son derece emîn
bir şahsı kılavuz olarak kiralayıp develeri de ona teslim etmişlerdi.(133)
Kılavuz Abdullah, üç gün sonra, dördüncü günün (Pazar) sabahı develeri mağaraya
getirdi. Devenin birine Rasûlullah (s.a.s.) ile Ebû Bekir diğerine ise kılavuz
Abdullah ile Ebû Bekir'in kölesi Âmir b. Füheyre bindiler. Sâhili takibederek
Medine'ye doğru 24 saat hiç dinlenmeden yol aldılar Deve yürüyüşü ile 13 günlük
olan Medine yolunu 8 günde katederek 12 Rabiulevvel/23 Eylül 622 pazartesi günü
Kuba'ya ulaştılar.
Rasûlullah (s.a.s.)ilk vahiy Hîra (Nûr) dağı'ndaki mağarada gelmişti. Hira'daki
mağara ile Sevr'deki mağara arasında geçen müddet, Rasûlullah (s.a.s.) 'in
Peygamberlik hayatının Mekke Devri'ni teşkil etmişti. Sevr dağı'ndaki mağaradan
başlayan hicret ise, Mekke Devri'nin sonu, Medine Devri'nin başı olmaktaydı.
d) Rasûlullah (s.a.s.)'i Tâkibedenler
Hicret yolculuğunda Peygamber Efendimiz iki önemli takiple karşılaştı.
Müdliçoğullarından Sürâka, Kureyş'in ilân ettiği mükâfâtı ele geçirmek
hevesiyle, kendi bölgelerinden geçmiş olan hicret kafilesini tâkibe koyuldu.
Atını dört nala sürerek Rasûlullah (s.a.s.) ve arkadaşlarına yaklaştığı sırada,
atı sürçüp kapaklandı. Kendisi de yere yuvarlandı. Yeniden atına binip koşturdu.
Tam yaklaştığı sırada, atının ön ayakları kuma saplandığı için, yine düştü.
Atını zorlukla kurtardı. Sürâka'nın morali iyice bozulmuştu. Rasûlullah
(s.a.s.)'den özür diledi. Yazılı bir emânnâme alarak geri döndü; diğer
tâkipçileri de "ben aradım, boşuna yorulmayın, bu tarafta yok..." diyerek geri
çevirdi.(134)
Eslemoğullarından Büreyde de, Kureyşin ilân ettiği mükâfâtı alabilmek için
Rasûlullah'ı tâkibe başlamıştı. Fakat ilk görüşte, yanındakilerle beraber
Müslüman oldu. Daha sonra başındaki beyaz sarığı çözerek mızrağının ucuna
bağladı. "Sizin gibi şanlı bir kafile bayraksız gitmez. İzin verirseniz ilk
alemdârınız olayım" diyerek ta Kuba Köyü'ne kadar Rasûlullah (s.a.s.)'e
bayraktarlık yaptı.
Daha sonra, Şam'dan Mekke'ye dönmekte olan bir ticâret kafilesine rastladılar.
Kafilede bulunan, ilk 8 Müslümandan Avvâm oğlu Zübeyr, Rasûlullah (s.a.s.) ve
Ebû Bekir'e beyaz elbiseler giydirdi.(135) Ve Medine'lilerin kendilerini
sabırsızlıkla beklediklerini haber verdi.
Rasûlullah (s.a.s.)'ın yola çıktığı Medine'de duyulmuştu. Bu yüzden Medineliler,
Rasûlullah (s.a.s.)'i karşılamak üzere her sabah şehir dışına çıkıp
bekliyorlardı. 12 Rabiulevvel /23 Eylül 622 Pazartesi günü yine öğleye kadar
beklemişler, sıcak bastırınca ümitlerini kesip dönmüşlerdi. Bu esnâda bir iş
için evinin yüksek kulesinden etrafı seyreden bir Yahûdî, beyazlar giyinmiş bir
kafilenin uzaktan gelmekte olduğunu gördü ve yüksek sesle:
İşte günlerdir yolunu beklediğiniz devletli geliyor, diye haykırdı.
3- MEDİNE'YE VARIŞ
a) Hz. Peygamber (s.a.s.) Kuba'da
Medineliler derhal silahlanarak, bir bayram sevinci içinde yollara döküldüler.
Rasûlullah (s.a.s.)'i Medine'ye bir saat uzaklıkta Kuba Köyünde karşıladılar.
Rasûlullah (s.a.s.) burada Amr b. Avf Oğulları'nda 14 gece misâfir kaldı.(136)
Bu esnâda Kur'ân-ı Kerîm'de "takvâ üzere yapıldığı" bildirilen Kuba Mescidi'ni
binâ etti ve burada namaz kıldı.(137)
Rasûlullah (s.a.s.)'den 3 gün sonra tek başına yola çıkmış olan Hz. Ali de,
gündüzleri gizlenip, geceleri yürüyerek, Kuba'da iken kafileye yetişti.
b) İlk Cuma Namazı ve İlk Hutbe
14 gün sonra, bir cuma günü Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz devesine bindi.
Karşılamağa gelenlerle muhteşem bir alay içinde Medine'ye hareket etti. Yolda
"Sâlim b. Avf oğulları"na âit "Rânûnâ Vâdisi"nde öğle vakti oldu. Rasûlullah
(s.a.s.) burada arka arkaya iki hutbe okuyarak ilk Cuma Namazını kıldırdı.
İlk hutbede Allah'a hamd ve senâ ettikten sonra:
Ey nâs, ölmeden önce Allah'a tevbe ediniz, fırsat elde iken iyi işlere koşunuz.
Allah'ı çok anmak, gizli ve âşikâr çok sadaka vermek sûretiyle O'nunla
aranızdaki bağı kuvvetlendiriniz. Böyle yaparsanız, rızıklandırılır, yardım
görürsünüz, kaçırdıklarınızı tekrâr elde edersiniz.
Biliniz ki, Cenab-ı Hakk, içinde bulunduğum yılın bu ayında, bugün şu bulunduğum
yerde Cuma namazını kıyâmete kadar, üzerinize farz kıldı. Hayâtımda veya benden
sonra, -âdil veya zâlim- bir imamı olduğu halde, önemsiz gördüğü veya inkâr
ettiği için kim bu namazı terkederse, Allah onun iki yakasını bir araya
getirmesin ve hiç bir işine hayır vermesin. Biliniz ki, böylesinin, tevbe
etmedikçe, ne namazı, ne zekâtı, ne haccı, ne orucu, ne de herhangi bir iyiliği
Allah katında bir değer taşır. Ancak, kim tevbe ederse Allah tevbesini kabûl
eder.(138)
Ey Nâs, kendinize âhiret için azık hazırlayıp önceden gönderin. Hepiniz ölecek
ve sürünüzü çobansız bırakacaksınız. Sonra Rabbınız, -arada tercümân veya
perdedâr olmaksızın- bizzat:
- Sana benim peygamberim gelip haber vermedi mi? Ben sana mal vermiş, ihsânda
bulunmuştum. Sen bunlardan âhiretin için ne gönderdin? diye soracaktır. O kimse
sağına, soluna bakacak, hiç bir şey göremeyecek. Sonra önüne bakacak, orada
Cehennem'i görecek. Öyleyse yarım hurma ile de olsa, kendini ateşten korumağa
gücü yeten, bunu yapsın. Buna gücü yetmeyen, bâri güzel sözle kendini kurtarsın.
Çünkü bir iyiliğe 10'dan 700 katına kadar sevap verilir. Allah'ın selâm ve
rahmeti üzerinize olsun.(139)
Rasûlullah (s.a.s.) birinci hutbeyi böylece bitirdikten sonra ikinci hutbede de
şunları söylemiştir.
Hamd Allah'a mahsustur. O'na hamdeder. O'ndan yardım dileriz. Nefislerimizin
şerlerinden ve kötü işlerimizden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidâyet verdiğini
kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola koyamaz.
Allah'tan başka ilâh olmadığına şehâdet ederim. O birdir, eşi , ortağı ve
benzeri yoktur.
Sözlerin en güzeli, Allah Kitabı (Kur'ân-ı Kerîm) dir. Allah'ın kalbini Kur'ân
ile süslediği, küfürden sonra İslâm'a soktuğu, Kur'ân'ı diğer sözlere tercîh
eden kimse felâh bulup kurtulmuştur.
Allah'ın sevdiğini seviniz. Allah'ı bütün kalbinizle (can ve gönülden) seviniz.
Allah Kelâmı Kur'an'dan ve zikrinden usanmayınız.
Allah'ın Kelâmına karşı kalbiniz katılaşmasın.
Yalnız Allah'a kulluk edip ibâdetinizde O'na hiç bir şeyi ortak yapmayınız.
O'ndan hakkıyla sakınınız. Yaptığınız iyi şeyleri dilinizle doğrulayınız.
Aranızda Allah'ın rahmet ve merhametiyle sevişiniz. Allah'ın selâm ve rahmeti
üzerinize olsun.(140)
c) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Medine'de
Karşılanışı
Cuma namazından sonra Rasûlullah (s.a.s.) Medine'ye hareket etti.(141) Medine,
târihinin en önemli gününü yaşıyordu. Halk bayram sevinci içinde, Kuba'dan
itibâren yolu iki taraflı doldurmuştu. Kadınlar şiirler söylüyor, çocuklar "Rasûlullah
geldi, Rasûlullah geldi" diye bağrışıyor, küçük kızlar def çalarak şenlik
yapıyorlardı. Medine halkı, Rasûlullah (s.a.s.)'in gelişinden duyduğu sevinci,
hiç bir şeyden duymamıştı.
Herkes Peygamber Efendimizi kendi evinde misâfir etmek istiyor, "Ey Allah'ın
Rasûlü, bize buyurunuz... "diyerek deveyi durdurmak istiyorlardı. Rasûlullah
(s.a.s.) ise, kimseyi gücendirmemek için devesini serbest bırakmıştı.
- "Siz deveyi kendi hâline bırakınız. O memurdur, emrolunduğu yere gider,"
diyerek dâvet edenlerden izin istiyordu. Nihâyet deve, hâlen "Mescidü'n-Nebi"nin
bulunduğu boş arsada çöktü, Rasûlullah (s.a.s.) inmedi. Deve kalkarak bir kaç
adım gittikten sonra geri dönüp ilk çöktüğü yere yeniden çöktü, bir daha
kalkmadı. Rasûlullah (s.a.s.) üzerinden inerek:
- "Akrabamızdan en yakın kimin evi?" diyerek etrâfındakilere sordu. Zeyd oğlu
Hâlid.(142)
- İşte evim, işte kapısı, buyurunuz Yâ Rasûlallâh... diyerek Rasûlullah
(s.a.s.)'i dâvet etti. Peygamber Efendimiz böylece Hz. Hâlid'in misâfiri oldu.
Bu misâfirlik "Mescidü'n-Nebî"nin inşâatı tamamlanıncaya kadar 7 ay devam
etti.(143)
(136) el-Buhârî, 1/11; Tecrid Tercemesi,
2/306 (Hadis No: 270
(137) (Hicretin) ilk gününde, takva temeli üzerine kurulan (Kuba'daki)Mescidde
namaz kılman daha uygundur. Bu mescidde temiz olmayı sevenler vardır. Allah da
temiz olanları sever. (et-Tevbe Sûresi, 108)
(138) İbn Mâce, es-Sünen, 1/343, (Hadis No: 1081); Tecrid Tercemesi, 3/63,
(Hadis No: 487'nin izâhı)
(139) İbn Hişâm, 2/146; Şerafettin Yaltkaya, Hatiplik ve Hutbeler, 22; Kısas-ı
Enbiyâ, 1/176; Asr-ı Saâdet, 2/828
(140) İbn Hişâm, 2/147; Hatiplik ve Hutbeler, 22, 24; Kısıs-ı Enbiyâ, 1/177; Asr-ı
Saâdet, 2/829
(141) Medine'nin eski adı Yesrib'ti. Rasûlüllah (s.a.s.) hicret edip
yerleştikten sonra "Peygamber Şehri" anlamında "Medinetü'n-Nebî" denildi. Daha
sonra kısaltılarak sâdece Medinetü'l Münevvere denilmiştir.
(142) Hâlid b. Zeyd Ebû Eyyûb el– Ensâri, Neccâr oğullarından ve Peygamberimizin
dedesi Abdülmuttalib'in annesi Selmâ Hatun'un âilesindendir. Müslüman Araplar
tarafından yapılan ilk İstanbul kuşatmasında bulunmuş ve şehit düşmüştür. Fâtih,
İstanbul'u fethedince Hz. Hâlid'in kabrini buldurmuş, hâlen ziyâret edilmekte
olan türbesini yaptırmıştır. İstanbul'da türbenin bulunduğu semt (Eyyüb), adını
onun isminden almıştır.
(143) İbn Hişâm, 2/143
4- HİCRETİN İSLÂM TARİHİNDEKİ ÖNEMİ
Hicret, Müslümanları müşriklerin zulüm ve baskılarından kurtarmış, İslâm'a
yayılma imkânı sağlamış, böylece İslâm inkılâbının başlangıcı olmuştur. Bu
itibârla olaydan 17 yıl sonra, Hz. Ömer'in hilâfeti esnâsında Hz. Peygamber
(s.a.s.)'in hicret ettiği yılın 1 Muharrem'i olan 16 Temmuz 622 tarihi,
Hicrî-Kamerî Takvim için "takvim başı" olarak kabûl edilmiştir.
Rasûlullah (s.a.s.)'in hicreti Peygamberliğin 13'üncü yılında, 12 Rebiulevvel /
23 Eylül 622'de olmuştur. Bu tarih aynı zamanda Peygamber Efendimizin 53'üncü
doğum yıldönümüdür.
Hicretle, 23 yıl süren Peygamberlik devrinin 13 yıllık Mekke Devri sona ermiş,
10 yıllık Medine devri başlamıştır.
İKİNCİ BÖLÜM
MEDİNE DEVRİ
I- HİCRETİN BİRİNCİ YILI (622-623 M.)
"Doğrusu inanıp hicret edenler Allah Yolunda mallarıyla, canlarıyla cihâd
edenler ve muhâcirleri barındırıp onlara yardım edenler, işte bunlar
birbirlerinin dostudurlar."
(el-Enfâl Sûresi, 72)
1- MEDİNE'DE GENEL DURUM
Medine, Mekke'nin kuzeyinde, üç tarafı
dağlarla çevrili, güneyi ise ovalık bir şehirdir. Havası güzel, toprağı zirâate
elverişli, hurmalıkları boldur.
Rasûlullah (s.a.s.)'in hicreti esnâsında, Medine'de Evs ve Hazrec adlı iki Arap
kâbilesi ile, Kaynuka, Nadîr ve Kurayzaoğulları adlı üç Yahûdi kabîlesi vardı.
Arap kabileleri buraya "Seylü'l-arim" denilen sel felâketinden sonra Yemen'den;
Yahûdîler ise, Romalıların Kudüs'ü işgal ve tahriplerinden sonra Kudüs'ten gelip
yerleşmişlerdi.
Başlangıçta, bir müddet Araplarla Yahûdîler iyi geçinmişlerse de, Yahûdîlerin
çıkarcı davranışları yüzünden zamanla araları açılmış, Arablar Yahûdîleri
yenerek Medine'de hâkim duruma gelmişlerdi. Fakat çok geçmeden Yahûdîlerin
entrikaları ile birbirlerine düştüler ve iki kardeş kabîle uzun yıllar
birbirleriyle savaştılar. Bu savaşların en sonuncusu Buâs Harbi'dir. Hicretten
yaklaşık 5 yıl önce sona eren ve bazı fâsılalarla tam 120 yıl süren bu savaşta
her iki taraf da büyük kayıp vererek zayıf düşmüşlerdir. Bu yüzden, Hicret
esnâsında Yahûdîler, özellikle iktisâdî yönden Medine'de hâkim durumda
bulunuyorlardı.
Evs ve Hazrec kabîleleri, aralarındaki bu düşmanlığın ancak Rasûlullah
(s.a.s.)'in hakemliği, İslâm'ın getirdiği adâlet, sevgi ve kaynaşma ile ortadan
kalkabileceğini anlayarak Müslümanlığa sımsıkı bağlandılar. Gerçekten Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in Medîne'ye gelmesiyle, bu iki kardeş kabile arasında
asırlarca sürmüş olan kin ve düşmanlıktan eser kalmamıştır.(144)
2- MESCİD-İ NEBÎ'NİN İNŞÂSI
Hicret esnâsında Medîne'de câmi yoktu. Rasûlullah (s.a.s.) namaz vaktinde nerede
bulunursa namazı orada kıldırırdı. İlk mescid, hicretin ilk günlerinde Kuba'da
yapıldı.
Hicret sırasında, Rasûlullah (s.a.s.)'in devesinin çöktüğü, Halid b. Zeyd'in
evinin karşısındaki boş arsaya mescid yapılacaktı. Neccâroğullarından iki yetim
çocuğa âit olan bu arsayı, Neccâroğulları hibe etmek istedilerse de Peygamber
(s.a.s.) Efendimiz kabûl etmedi. Bedeli olan 10 miskal (40.9 gr) altını Hz. Ebû
Bekir ödedi.
Arsada müşrik kabirleri, yabâni hurmalar ve engebeler vardı. Kabirler başka yere
nakledildi. Hurma ağaçları kesildi, çukurlar düzlendi. Mescid'in yapımında
bizzât Rasûlullah (s.a.s.)'de bir işçi gibi çalıştı. Temeli taştan, duvarları
kerpiçten, direkleri hurma ağaçlarından yapıldı. Üzeri de hurma dallarıyla
örtüldü; zemini ise topraktı. Kıblesi Kudüs'e doğru olan bu mescid'in, biri
mihrab'ın karşısındaki ana kapı, biri Rasûlullah (s.a.s.)'in evine açılan kapı,
diğeri de "Bab-ı Rahmet" denilen kapı olmak üzere üç kapısı vardı. Kıble'nin
değişmesinden sonra, ana kapı ile mihrap yer değiştirdiler.(145/1)
3- HÂNE-İ SAÂDET'İN İNŞÂSI ve RASÛLÜLLAH
(S.A.S.)'İN HZ. ÂİŞE İLE EVLENMESİ
İnşâsı 7 ay süren Mescid'in bir tarafına Rasûlullah (s.a.s.) ve âilesinin
ikameti için odalar (hücreler) yapıldı. Bu odaların sayısı daha sonra dokuza
çıkmıştır. Odalardan her birinin genişliği 3-3,5 arşın, uzunluğu 5 arşın,
yüksekliği ise bir adam boyu kadardı. Hz. Aişe, Safiyye ve Sevde'nin odaları
Mescid'in güneyinde; Ümmü Seleme, Ümmü Habibe, Meymûne, Cüveyriye, Zeyneb bt.
Cahş ve Zeyneb bt. Huzeyme'nin odaları ise Mescidin kuzeyinde bulunuyordu.
Rasûlullah (s.a.s.)'in hâlen "Kabr-i Saâdet"inin bulunduğu yer, Hz. Âişe'ye
tahsis edilen oda idi.
Mescid ve hücrelerin yapımı tamamlanınca, Hz. Peygamber (s.a.s.) misâfir kaldığı
Halid b. Zeyd'in evinden buraya taşındı. Evlâtlığı Zeyd b. Hârise ve Ebû Râfi'i
Mekke'ye gönderip kendi âilesi ile Ebû Bekir'in âilesini de Medine'ye getirtti.
Kendi âilesi, Hz. Hatice'nin vefâtından sonra evlendiği Zem'a kızı Hz. Sevde ile
kızları Ümmü Gülsüm ve Fâtıma idi. Kızlarından Rukiyye daha önce eşi Hz.
Osman'la birlikte hicret etmişti. Diğer kızı Zeyneb, kocası henüz müşrik olduğu
için gelemedi.(145/2) (Zeyneb, Bedir savaşından sonra hicret edebildi)
Ebû Bekir'in âilesi ise, karısı Ümmü Rumân ile çocukları Abdullah, Esmâ ve
Âişe'den ibâretti. Bunlarla berâber Zeyd b. Hârise'nin eşi Ümmü Eymen ile oğlu
Üsâme de Medine'ye geldiler.
Hz. Ebû Bekir'in kızı Âişe ile Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) hicretten önce Mekke'de
iken nişanlanmışlardı. Hicretten 8 ay sonra, Şevval ayında Medine'de evlendiler.
Böylece, Rasûlullah (s.a.s.) ile Hz. Ebû Bekir arasındaki mânevi bağ, akrabalık
bağı ile daha da kuvvetlenmiş oldu.
Hz. Âişe son derece zeki, bilgili ve kültürlü bir hanımdı. Dinî hükümlerin,
Müslüman kadınlara öğretilmesinde büyük gayreti yanında, özellikle Rasûlullah
(s.a.s.)'in ev ve âile hayatıyla ilgili bilgileri Müslümanlar O'ndan
öğrenmişlerdir. Kendisinden 2210 hadis rivâyet edilmiştir.
4- SUFFE ASHÂBI (ASHÂB-I SUFFE)
Mescid'in bir tarafına da, etrâfı açık, üstü hurma dallarıyla örtülü bir
gölgelik, (çardak, suffe) yapıldı. Evi ve âilesi olmayan fakir Müslümanlar
burada kaldıkları için onlara "Ashâb-ı Suffe" denilmiştir.
Suffe ashâbı son derece fakirdi. İş buldukları zaman çalışırlar, diğer
zamanlarda Mescidde ilim ve ibâdetle meşgul olurlardı. Burası İslâm Târihinde
ilk yatılı öğretmen okulu durumundaydı. Bu okulun dershanesi mescid, yatakhanesi
suffe, öğrencileri suffe ashâbı, öğretmenleri de bizzat Rasûlullah (s.a.s.) idi.
Medine'nin dışında yeni Müslüman olan topluluklara İslâm'ı öğretmek üzere bir
öğretmen göndermek gerektiğinde, bunlar arasından gönderiliyordu. Sayıları 70
ile 400 arasında değişen Suffe ashâbının ihtiyaçları, ashâbın zenginleri
tarafından karşılanıyordu. Rasûlullah (s.a.s.) her akşam bunlardan bir kısmını
kendi sofrasına alır, bir kısmını da ashâb arasına dağıtırdı. Getirilen
sadakaları tamamen bunlara gönderir, kendisine gelen hediyelerden de suffe
ashâbı için hisse ayırırdı.(146/1) Rasûlullah (s.a.s.)'den en çok hadis rivâyet
etmiş olan Ebû Hüreyre de suffe ashâbındandı.
5- FARZ NAMAZLARIN DÖRT REKAT OLMASI
Mirâctan önce Müslümanlar akşam ve sabah olmak üzere iki vakit namaz
kılıyorlardı. Beş vakit namaz mirâcta farz kılındı. Ancak, Hicretten önce, akşam
namazının farzı üç rekât, diğer vakitlerin hepsi de ikişer rekâttı, Hicretten
sonra, öğle, ikindi ve yatsı namazlarının farzları dört rekâta çıkarıldı. Sefer
zamanlarında ise ilk farz kılındığı sayıda bırakıldı.(146/2)
6- EZÂN'IN MEŞRÛİYETİ
Mescid-i Nebi'nin inşâsı bittikten sonra, namaz vakitlerinin Müslümanlara
duyurulmasına ihtiyaç duyuldu. Çünkü, namaza erken gelenler vaktin girmesini
bekleyip işlerinden kalıyorlar; geç gelenler ise cemâate yetişemedikleri için
üzülüyorlardı.
Rasûlullah (s.a.s.) vahiy gelmeyen konularda ashâbı ile istişâre ederdi.(147) Bu
konuda yapılan istişâre esnâsında, namaz vakitlerinin "çan veya boru çalınarak,
ateş yakılarak, yüksek bir yere bayrak çekilerek duyurulması" teklifleri
yapıldı. Rasûlullah (s.a.s.), "çan çalmak Hristiyanların, boru çalmak
Yahûdîlerin, ateş yakmak Mecûsîlerin âdetidir." diyerek kabûl etmedi. Bayrak
çekme teklifi de beğenilmedi. İstişâre sonunda hiç bir şeye karar verilemedi.
Ensârdan Zeyd oğlu Abdullah, rüyâsında elinde nâkûs (çan) bulunan birini görmüş,
namaz vakitlerini duyurmak için bu nâkûsu satın almak istemiş, Rüyâsında gördüğü
bu zât ona:
-"Ben sana daha güzelini öğreteyim" diyerek ezân lafızlarını söylemiş. Abdullah
uyanınca, Rasûlullah (s.a.s.)'e gelerek rüyasında gördüklerini haber verdi.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):
-"İnşâllah hak rüyâdır. Bilâl'in sesi seninkinden gür. Gördüğünü ona öğret.
Namaz vaktinde ezânı o okusun", buyurdu. Bilâlin okuduğu ezân, Medine'nin her
tarafından duyuldu. Aynı rüyâyı Hz. Ömer de görmüş, fakat Abdullah daha önce
haber vermişti.(148) Daha sonra Bilâl, sabah ezânlarına "es-salâtü hayrun
minen-nevm" (namaz uykudan hayırlıdır.) cümlesini de eklemiştir.
Ezân, şeâir-i İslâmiye'dendir. Vâcib derecesinde kuvvetli bir sünnetdir. Yalnız
rüyâ ile değil, Rasûlullah (s.a.s.)'in sünneti ve daha sonra inen âyetlerle de
sâbittir.(149)
7- ENSÂR İLE MUHÂCİRLER ARASINDA KARDEŞLİK
Mekke'li Müslümanlar, dinleri uğrunda bütün servet ve varlıklarını Mekke'de
bırakmışlar, Medine'ye hicret ederek muhâcir olmuşlardı. Medineli Müslümanlar,
onları kendi nefislerine bile tercih ederek, her türlü yardımı yapmışlar,
onların bütün ihtiyâçlarını karşılamışlardı.(150) Fakat muhâcirler, ensâr'a yük
oluyoruz, kendi kazancımız yok, diye üzülüyorlardı.
Rasûlullah (s.a.s.) muhâcirlerin bu üzüntüsünü gidermek, aradaki sevgi ve
samimiyeti güçlendirmek, herhangi ayrılık belirtisini önlemek için Hicretin
7'inci ayında muhâcirlerle ensârı, Mâlik oğlu Enes'in evinde topladı.(151)
Burada, bir muhâciri, bir ensârla kardeş yaparak 90 (veya 360 kişi asarında
kardeşlik bağı kurdu.(152) Ensâr, muhâcir kardeşlerini alıp evlerine götürdüler
Mallarına ortak ettiler. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'e başvurarak:
-Ya Rasûlallah, hurmalıklarımızı, muhâcir kardeşlerimizle aramızda paylaştır...
dediler. Rasûlullah (s.a.s.):
-Hayır, mülkiyet size âit. Muhâcir kardeşlerinizle birlikte çalışacak, mahsûlü
paylaşacaksınız... buyurdu.(153/1) İki taraf buna râzı oldular. Kardeşler
birbirlerine o derece bağlandılar ki, başlangıçta, zev'il-erhâmdan önce
birbirlerine mirâsçı bile oldular.(153/2)
Ensâr'dan Reb'i oğlu Sa'd, muhâcir Avf oğlu Abdurrahman'a:
-Ben malca ensârın en zenginiyim. Rasûlullah (s.a.s.) ikimizi kardeş yaptı.
Malımın yarısı senindir. İki zevcem var, dilediğini boşayacağım. Onu da
nikâhlarsın... dedi. Abdurrahman:
-Allah malını da, zevceni de sana mübârek kılsın. Benim bunlara ihtiyâcım yok.
Sen bana çarşıyı göster... dedi.(154)
Abdurrahman ticârete başladı, kısa zamanda zengin oldu. Muhâcirlerin büyük kısmı
ticâretle hayatlarını kazandılar.
Ensâr ve muhâcirlerden belirli kimseler arasında Hz. Peygamber tarafından
yapılan kardeşlik, daha sonra "Mü'minler ancak kardeştirler"(el-Hucurât Sûresi,
10) âyet-i celîlesiyle genişledi. Fakat bu kardeşliğin, mirâsla ilgili hükmü,
Bedir Savaşı'ndan sonra "...Akraba olanlar (mîrâs hususunda) Allah'ın Kitabında
mü'minlerden ve muhâcirlerden daha yakındır.." (el-Ahzâb Sûresi, 6) ve "Allah'ın
Kitâbında (mirâs hususunda) hısımlar birbirlerine daha yakındır." (el-Enfâl
Sûresi, 75) ayet-i kerimeleri ile kaldırıldı.(155/1) Çünkü muhâcirler, çalışıp
ticâret yaparak ilk sıkıntılı günlerinden kurtuldular. Bedir Savaşı
ganimetlerinden de yararlandıktan sonra, artık ensârın yardımına ihtiyaçları
kalmadı.
8- MÜSLÜMANLARLA YAHÛDÎLER ARASINDA
VATANDAŞLIK ANLAŞMASI
Rasûlullah (s.a.s.) Mekkeli muhâcirlerle, Medineli ensârı kardeş yaparak
birbirlerine bağladıktan sonra, Medine'yi dış düşmanlara karşı müştereken
savunmak üzere muhâcirler, ensâr ve Medine'deki Yahûdîler arasında yazılı bir
"vatandaşlık anlaşması" yaptı. Bu anlaşmaya göre:
a) Diyet ve fidyelere ait kurallar, eskiden olduğu şekilde devam edecek:
b) Yahûdîler kendi dinlerinde serbest olacaklar;
c) Müslümanlarla Yahûdîler, barış içinde yaşayacaklar,
d) İki taraftan biri, üçünçü bir tarafla savaşırsa, diğer taraf yardımcı olacak,
e) Taraflardan biri Kureyşle dostluk kurmayacak ve onları himâyesine almayacak,
f) Dışardan bir tecâvüz olursa, Medine müştereken savunulacak,
g) İki taraftan biri, üçüncü bir tarafla sulh yaparsa, diğer taraf bu sulhü
tanıyacak,
h) Müslümanlarla Yahûdîler arasında çıkacak her türlü anlaşmazlıkta Hz.
Peygamber (s.a.s.) hakem kabûl edilecekti. (155/2)
9- MEDİNE'DE MÜSLÜMANLARIN DURUMU
Müslümanlar Medineye göç etmekle rahata kavuşmuş olmadılar. Bir bakıma tehlike
ve düşmanları daha da çoğaldı. Hicretten önce karşılarında düşman olarak
yalnızca Mekke müşrikleri vardı. Hicretten sonra puta tapıcı müşrikler,
münâfıklar ve Yahûdîler olmak üzere üç sınıf düşmanla karşı karşıya geldiler.
a) Puta tapıcı müşrik Arablar: Arabistan'ın çeşitli bölgelerinde Kâbe'yi ve
putlarını ziyârete gelen Arab kabîleleri sâyesinde bol kazanç elde eden
Mekkeliler, maddî çıkarlarını putperestliğin yaşamasında gördükleri için,
Müslümanlığa düşman olmuşlar, Müslümanları yok etmek için ellerinden gelen her
şeyi yapmışlardı. Müslümanlığın, Şam ticâret yolu üzerinde bulunan Medine'de
yayılması da onların işine gelmedi. Bu sebeple hicretten sonra, Müslümanların
peşini bırakmadılar. Müslümanlığı henüz kuvvetlenmeden yok edebilmek için her
tedbire başvurdular.
b) Yahûdîler: Evs ve Hazrec kabîleleri arasındaki anlaşmazlığı körükleyerek
onları zayıf düşürüp, Medine'de ekonomik yönden hâkim duruma gelen Yahûdîlerin
de, Müslümanlık menfaatlerine uygun gelmemişti. Hz. peygember (s.a.s.) Efendimiz
bunlardan gelecek tehlikeleri önlemek için Yahûdî kabîlelerinin her biriyle ayrı
ayrı anlaşmalar yapmıştı. Fakat, bunlar anlaşmalara sâdık kalmıyorlar, Kureyş
kabîlesi ve Müslümanlara düşman olan diğer unsurlarla işbirliği yapıyorlardı.
c) Münâfıklar: Hicretten önce Hazrec kabîlesinin ileri gelenlerinden Übeyy oğlu
Abdullah'ın (Abdullah b. Übeyy b. Selûl) Hazrec kabîlesine reis olması
kararlaştırılmıştı. Taraftarları ona süslü bir taç bile hazırlamışlardı.
Müslümanlığın Medine'de süratle yayılması ve Rasûlullah (s.a.s.)'in hicret
etmesi, Abdullah'ın reisliğine engel oldu. Bu yüzden Abdullah ve taraftarları
Müslümanlığa düşman oldular. Fakat mücâdele ve bozgunculuklarını daha etkili
yapabilmek için, imân etmedikleri halde Müslüman göründüler. Böylece bir de
"Münafıklar zümresi" meydana geldi. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bunları bilyor,
fakat ayıplarını yüzlerine vurmuyordu.
Mekkeli müşrikler, Medine'deki Yahûdîlerle münâfıkları, Müslümanlara karşı el
altından devâmlı teşvik ve tahrik ediyorlar, Medine etrafındaki müşrik Arab
kabîleleriyle anlaşmalar yaparak Medine'ye baskın yapmağa hazırlanıyorlardı.
Münâfıkların reisi Übeyy oğlu Abdullah'a bir mektup yazarak:
"Siz Muhammed (s.a.s.)'in yurdunuzda barınmasına izin verdiniz. O'nu ya öldürmez
veya bize teslim etmez, yahut da Medine'den çıkarmazsanız hepinizi öldürmek,
esir etmek ve kadınlarınıza tecâvüzde bulunmak üzere Medine'yi basacağız"
(156/1) diye münâfıkları bile tehdit etmişlerdi. Medine'lilerin gözlerini
korkutmak ve Müslümanlara yardımcı olmaktan vazgeçirmek için bir defa da Câbir
oğlu Kürz komutasındaki bir çete ile Medine'lilerin mer'ada otlamakta olan
hayvanlarını sürüp götürmüşlerdi.
Görüldüğü üzere Müslümanlar, Medine'ye hicretten sonra da güven içinde
olmadılar. Bu yüzden Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Medine'nin savunmasıyla ilgili
bütün tedbirleri aldı. Medine'deki Yahûdîler ve Medine etrâfındaki müşrik Arab
kabîleleri ile saldırmazlık anlaşmaları yaptı. Etrafa seriyyeler (küçük askeri
birlikler) göndererek, düşmanın hareketlerini kontrol altına aldı. Mekkelilerin
Şam ticâret yolunu kapattı. Müşriklerin gece baskını ihtimâline karşı geceleri
Medine sokaklarında ashâb nöbet tuttu. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bile ancak
kapısında nöbet beklendiği zamanlarda endişesiz uyuyabiliyordu.(156/2)
10- İLK NÜFUS SAYIMI
Savunma ile ilgili alınan tedbirler arasında, Müslümanların sayısını bilmeğe de
lüzûm görüldüğünden, Rasûlullah (s.a.s.) "Bana Müslüman olduklarını
söyleyenlerin isimlerini yazınız," buyurmuştur. Sayım sonunda Medine'de 1500
müslüman bulunduğu anlaşılmıştır.(157)
11- İLK SERİYYELER
Rasûlullah (s.a.s.) düşmanın hareketini kontrol altında tutmak, Medine'yi
muhtemel bir tecâvüzden korumak için, civârdaki bazı bölgelere "keşif kolları"
(seriyye) göndermiş, fakat kendilerine silahlı tecavüz olmadıkça çarpışma izni
vermemiştir.
Hicretin ilk yılında üç seriyye gönderilmiştir. İlk seriyye, Hz Peygamber
(s.a.s.)'in amcası. Hz. Hamza komutasındaki 30 kişilik seriyyedir. İslâm'da ilk
sancak bu seriyyeye verilmiştir.
2'inci seriyye, Rasûlullah (s.a.s.)'in amcalarından Hâris'in oğlu Ubeyde
komutasında; 3'üncüsü ise Sa'd b. Ebî Vakkas komutasında gönderilmiştir.
Bunlar Kureyş kervanlarını takip için gönderilmişlerdi. İlk iki seriyyede
karşılaşma olduğu halde çarpışma olmamıştır. Sadece Sa'd b. Ebî Vakkas, ikinci
seriyye'de bir ok atmıştır ki İslâm'da Allah yolunda atılan ilk ok budur.
Bu seriyyeler, hicretin 7-8 ve 9' uncu (Ramazan, Şevval ve Zilkade) aylarında
gönderilmiştir.
Seriyye: Rasûlullah (s.a.s.)'in kendisinin bulunmadığı küçük harp müfrezesi
demektir. Rasûlullah (s.a.s.)'in katıldığı ve bizzât idare ettiği askeri
harekâta ise "Gazve" denir. Seriyyeler, genellikle gece çıkarılan ve sayıları
5-400 arasında değişen askeri birliklerdir. Gazvelerin sayısı 19'dur.
Seriyyelerin sayısı daha çoktur.
II- HİCRETİN İKİNCİ YILI (623-624 M.)
"Sizinle savaşanlara karşı, Allah yolunda siz de savaşın. Aşırı gitmeyin;
doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez"
(el- Bakara Sûresi, 190)
1- SAVAŞA İZİN VERİLMESİ
İslâm'da asıl olan barıştır. Savaş, zulmün önlenmesi, hakkın kabûl ettirilmesi
için meşrû kılınmıştır. 13 seneye yaklaşan Mekke Devri'nde ve Medine Devrinin
ilk yılında, müşriklerden gördükleri bunca zulüm, işkence ve haksızlığa rağmen,
mü'minlere sabırlı olmaları, Allah'ın dinini güzellikle tebliğe çalışmaları
emredilmiş(158), savaşa izin verilmemişti. Müslümanlardan:
-Ey Allah'ın Rasûlü, nedir bu çektiklerimiz? İzin ver de şunları gizli gizli
öldürelim, diye izin istiyenlere Hz. Peygamber (s.a.s.):
-Henüz savaş izni verilmedi, sabredin Allah'ın yardımı yakındır, çektiğiniz
çilelerin mükâfâtını göreceksiniz, diye cevap vermişti.
Hicretten sonra Müslümanlar, giderek müşriklere karşı koyabilecek duruma
geldiler. Üstelik Müslümanların düşmanları çoğaldı, sabır yolu ile barışı
sürdürmek artık mümkün değildi. Bundan dolayı Hicretin 2'inci yılı başlarında
Safer ayında;
"Zulüm ve haksızlığa uğratılarak, kendilerine savaş açılan kimselere
(mü'minlere) savaş izni verildi. Allah onlara yardım etmeğe elbette Kâdirdir.
Onlar, 'Rabbımız Allah'tır' dediler diye, haksız yere yurtlarından (Mekke'den)
çıkarıldılar..." (el-Hacc Sûresi, 39-40) anlamındaki âyet-i kerimelerle
Müslümanlara, kendilerini savunmak üzere savaş izni verildi.
2-İLK GAZVELER
Mekke müşrikleri, Medine'ye baskın hazırlığı içindeydiler. Rasûlullah (s.a.s.)
düşmanın hazırlıkları hakkında bilgi edinmek için zaman zaman seriyyeler
gönderdiği gibi, Medine ile Mekke arasındaki kabîlelerle görüşüp anlaşmalar
yapmak, kureyş'in planladığı yağmaları önlemek için bizzat kendisi de askerî
yürüyüşlere katıldı. Rasûlullah (s.a.s.)'in katılıp bizzât idâre ettiği askeri
harekâta "Gazve" denir.
Rasûlullah (s.a.s.)'in ilk gazvesi, 60 kişilik müfreze ile Ebvâ Köyüne yapılan
gazvedir.(159) Hicretin ikinci yılı Safer ayı başında yapılmıştır. Aynı yıl
içinde sırasıyla Buvat, Uşeyre, Küçük Bedir ve Büyük Bedir Gazveleri olmuştur.
İlk dördünde düşmanla karşılaşma olmamış, kan dökülmemiştir. Büyük Bedir
Gazvesi, Müslümanların yaptığı ilk savaş olmuştur.
3- KIBLENİN DEĞİŞMESİ
İslâm'ın ilk yıllarında namaz, Beyt-i Makdis'e (Kudüs'e) doğru kılınıyordu.
Ancak, Hicret'ten önce Rasûlullah (s.a.s.) Mekke'de namaz kılarken, mümkün
mertebe Kâbe'yi arkasına almaz; Kâbe, kendisiyle Beyt-i Makdis arasında kalacak
şekilde, Rükn-i Yemânî ile Rükn-i Hacer-i esved arasında namaza dururdu. Böylece
hem Kâbe'ye hem de Kudüsteki Mescid-i Aksa'ya yönelmiş oluyordu. Hicretten sonra
Medine'de Mescid-i Aksa'ya yöneldiğinde Kâbe'nin arka tarafta kalmasından
Rasûlullah (s.a.s.) üzüntü duyuyor, kıblenin Kâbe'ye çevrilmesini içten arzu
ediyordu.(160) Çünkü Kâbe, atası Hz. İbrahim'in kıblesiydi.
Hicretten 16-17 ay kadar sonra, Şaban ayının 15'inci günü Hz. Peygamber (sa.s.)
Medine'de Selemeoğulları Yurdu'nda öğle namazı kıldırırken, ikinci rek'atın
sonunda;(161)
"Yüzünü gök yüzüne çevirip durduğunu görüyoruz. Seni elbette hoşnut olduğun
kıbleye çevireceğiz. Hemen yüzünü Mescid-i Harâm'a doğru çevir. (Ey mü'minler)
siz de nerede olursanız, (namazda) yüzlerinizi, onun tarafına çeviriniz..."
(el-Bakara Sûresi, 144) anlamındaki âyet nâzil oldu. Hz. Peygamber yönünü hemen
Kudüs'ten Mescid-i Harâm'a çevirdi. Cemâat da saflarıyla birlikte döndüler.
Kudüs'e doğru başlanılan namazın, son iki rek'atı, Kâbe'ye yönelinerek
tamamlandı. Bu yüzden Selemeoğulları Mescidine "Mescid-i Kıbleteyn" (iki kıbleli
mescid) denilmiştir
4- CAHŞ OĞLU ABDULLAH SERİYYESİ ve BATN-I
NAHLE OLAYI
Medine'ye baskın hazırlığı yapan Kureyş'in harekâtından haber almak üzere,
Peygamber Efendimiz, Recep ayının son günlerinde, Mekke tarafına halasının oğlu
Cahş oğlu Abdullah komutasında, 8 kişilik bir seriyye gönderdi. İki gün sonra
açılmak üzere Abdullah'a bir de mektup vermişti. Mektupta, Mekke ile Tâif
arasındaki Nahle Vâdisi'ne kadar gidilmesi, Kureyş'in faâliyetleri konusunda
bilgi toplanması isteniyordu.(162)
Nahle Vâdisinde, Kureyş'in Tâif'ten dönmekte olan bir kervanına rastladılar.
Kervanın reisi Hadramî oğlu Amr'ı öldürüp ele geçirdikleri iki esir ve
zaptettikleri mallarla Medine'ye döndüler. Rasûlullah (s.a.s.) bu olayı hoş
karşılamadı. Çünkü kendilerine çarpışma izni verilmemişti. Üstelik bu olay, kan
dökülmesi yasak sayılan "eşhür-i hurum"dan Recep ayında meydana gelmişti. Mekke
müşrikleri bu olayda öldürülen Hadramî oğlu Amr'ın intikamını vesile ederek
savaş hazırlıklarını hızlandırdılar. "Muhammed harâm aylara bile saygı
göstermiyor, harâm aylarda kan döküyor, yağma yapıyor.." diye de yaygara
kopardılar.(163)
5- BEDİR SAVAŞI (17 Ramazan 2 H/13 Mart
624 M.)
"Siz güçsüz bir durumda iken Allah size Bedir'de yardım etmişti".
(Âl-i İmran Sûresi, 123)
a) Kureyş'in Gönderdiği Kervan
Kureyş Medine'yi basıp Rasûlullah (s.a.s.)'i öldürmek, Müslümanlığı ortadan
kaldırmak için hazırlanıyordu. Yapılacak savaşın masraflarını karşılamak üzere,
Ebû Süfyân'ın başkanlığında büyük bir ticâret kervanını Medine yolu ile Şam'a
göndermişlerdi. Nahle Vâdisinde öldürülen Hadramî oğlu Amr'ın kardeşi Âmir,
Mekke sokaklarında çırılçıplak:
-"Vâh Emrâh, vâh Amrâh..." diyerek dolaşıyor, halkı savaşa ve intikama teşvik
ediyordu. Kervan döner dönmez, Medine'ye hücûm edeceklerdi.
Gönderdiği seriyyeler (keşif birlikleri) vasıtasıyla Hz. Peygamber (s.a.s.),
Mekke'de olup bitenleri, yapılan hazırlıkları tamâmen öğrenmişti. Ebû Süfyân'ın
idâresindeki ticâret kervanından elde edilecek kazanç, Müslümanlarla yapılacak
savaş için kullanılacaktı. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.s.) Şam'a giderken engel
olmak üzere "Uşeyre" denilen yere kadar bu kervanı tâkip etmiş fakat
yetişememişti. Dönüşünü haber alınca, kervanı ele geçirmek üzere, Ramazan'ın
12'inci günü Abdullah b. Ümmi Mektûm'u imâm bırakarak 313 kişi ile Medine'den
çıktı. Yolda ensârdan Ebû Lübâbe'yi Medineye muhâfız tâyin ederek, geri çevirdi.
8 kişi de mâzeretleri sebebiyle izin aldıklarından 64'ü muhâcir, diğerleri de
ensârdan omak üzere 305 kişi kaldılar. 6 zırh, 8 kılıç, 3 at, 70 develeri vardı.
Binek yetişmediği için develere nöbetleşe biniyorlardı.
Ebû Süfyan, dönüşte Müslümanların kervana saldırma ihtimâline karşı Mekke'ye
haberci göndererek korunması için yardım istemişti. Esâsen aylardan beri savaş
hazırlığı içinde olan Mekkeliler kervanı kurtarmak ve Müslümanlardan intikam
almak üzere Ebû Cehil'in komutasında 950-1000 kişilik bir ordu ile hareket
ettiler. Ebû Leheb'den başka bütün Kureyş ulularının katıldığı bu ordunun 200'ü
atlı, 700'ü develi, diğerleri de yaya idi. Zırh, ok, mızrak, kılıç gibi her
türlü savaş âlet ve silahları tamamdı. Ebû Leheb, hastalığı sebebiyle sefere
katılamamış, yerine bedel göndermişti.
b) İki Tâifeden Biri
Kervanı araştırdığı esnâda, yolda Safrâ yakınlarında Zefiran Vâdisi'nde
Kureyş'in büyük bir ordu ile kervanı kurtarmak üzere Medine'ye doğru yürümekte
olduğunu haber alan Rasûlüllah (s.a.s.) durumu Müslümanlara anlatarak:
-Kureyş Mekke'den çıkmış, üzerimize doğru geliyor. Kervanı mı tâkip edelim,
yoksa kureyş ordusunu mu karşılayalım, diye istişârede bulundu. Medine'den savaş
hazırlığı ile çıkılmadığı için, çoğunluk kervanın tâkibini istiyordu.(164)
Rasûlullah (s.a.s.)'in bu duruma üzüldüğünü gören Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer sıra
ile ayağa kalkarak, Kureyş ordusuna karşı çıkmanın daha uygun olacağını
savundular. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu konuda ensâr'ın düşüncesini öğrenmek
istiyordu. Sonra ilk Müslümanlardan Mikdad b. Esved, Muhâcirler adına söz
alarak:
-Biz, kavminin Hz. Musa'ya "Sen ve Rabbın gidin ve düşmana karşı savaşın. Biz
burada oturup bekleyelim,(165) dedikleri gibi demeyiz. Biz senin sağında,
solunda, önünde arkanda çarpışırız. Allah ve Rasûlünün emri ne ise ona itâat
ederiz. Sen nereye gidersen oraya gideriz,(166) dedi. Ensar adına konuşan Sa'd
b. Muâz da:
-"Ey Allah'ın Rasûlü, biz sana imân ettik. Getirdiğin Kur'ân'ın hakk olduğuna
şehâdet ettik, sözlerini dinlemeğe ve itâat etmeğe, düşmana karşı seni korumağa
söz verdik. Sen nasıl istersen öyle yap. Seni hak Peygamber gönderen Allah'a
yemin ederim ki, sen bize denizi gösterip dalsan biz de dalarız, hiç birimiz
geri dönmeyiz. Biz düşmanla savaşmayı, harpte sebât göstermeyi biliriz. Allah'a
güvenerek düşman ordusunun üzerine gidelim..." (167) dedi. Rasûlullah (s.a.s.)
bu konuşmadan son derece memnun oldu.
-Öyleyse haydi Allah'ın bereketine yürüyünüz. Size müjdelerim ki, "Allah iki
tâifeden birini (kervanın ele geçirilmesi veya Kureyş ordusunun yenilgisini)
bize vâdetti".(168) Zaferimiz kesindir. Ben şimdiden Kureyş reislerinin harp
meydanında yıkılacakları yerleri görüyor gibiyim, buyurdu. Sonra da Bedir'e
doğru hareket etti.(169)
Bedir deve yürüyüşü ile Medine'ye 3; Mekke'ye ise 10 günlük (80 mil) mesâfede
bir köydü. Her yıl burada panayır kurulur, bu sebeple Suriye'ye giden kervanlar
buradan geçerdi. Kureyş ordusu buraya Müslümanlardan önce gelip, suyun başını
tutmuştu. Ebû Süfyân idâresindeki 50 kişilik Kureyş kervanı ise, henüz
Müslümanlar Medine'den çıktıkları sıralarda, sâhil yolunu izleyerek Medine'den
uzaklaşmış, Kureyşlilere de geri dönmeleri için haber göndermişti. Fakat,
ordusuna çok güvenen Ebû Cehil, mutlaka savaşmak istiyordu. Bu yüzden Mekkeliler
geri dönmeyip, Bedir'e kadar ilerlemişler ve burada karargâh kurmuşlardı.
c) İki tarafın durumu
17 Ramazan 2 H./13 Mart 624 M. Cuma sabahı iki ordu Bedir'de karşılaştı. Araplar
ötedenberi hep kabîlecilik gayretiyle savaşmışlardı. Bu savaşta ise din uğrunda
aynı kabîlenin insanları birbirleriyle çarpışacak, kardeş, amca, yeğen, hatta,
baba-oğul birbirlerini öldüreceklerdi.(170/1)
Müslümanların sancaktarı Mus'ab b. Umeyr'in kardeşi Ebû Azîz, Kureyş'in
bayraktarıydı. Utbe b. Rabîa'nın oğullarından Velîd kendi yanında, ikinci oğlu
Ebû Huzeyfe mü'minlerin arasındaydı. Hz. Ebû Bekir'in bir oğlu Abdullah
kendisiyle beraber, diğer oğlu Abdurrahman ise müşrik saflarındaydı. Rasûlullah
(s.a.s.)'in amcalarından Hz. Hamza kendi yanında, diğer amcası Abbâs ise karşı
tarafta yer almıştı. Hz. Peygamberi ömrü boyunca himâye etmiş olan amcası Ebû
Tâlib'in bir oğlu Hz. Ali Müslümanlar içinde, diğer oğlu (Ali'nin kardeşi) Âkil
ise müşrikler safında bulunuyordu. Rasûlullah (s.a.s.)in ilk hanımı Hz.
Hatice'nin kardeşi Nevfel ile damadı (kızı Zeyneb'in eşi) Ebu'l-Âs müşrikler
içinde yer almışlardı.(170/2)
Düşman ordusu sayı, silah, tecrübe ve maddi kuvvet bakımından Müslümanlardan kat
kat üstündü. Bulundukları yer de savaş için daha elverişliydi. Ancak, sabaha
karşı yağan yağmur, üzerinde rahat yürünemeyen kumlu zemini sertleştirmiş ve
Müslümanların su ihtiyacını gidermişti. Böylece Müslümanların moralleri
yükselmiş, Allahın yardımına sonsuz güven duymaya başlamışlardı. Kendileri için
ölüm-kalım demek olan bu savaşta, İslâm'ın izzeti ve üstünlüğü için Müslümanlar,
Allah'a duâ ediyorlardı.
d) Savaş Başlıyor.
Kureyş adım adım Müslümanlara yaklaşıyordu. Manzara pek hazîndi. Bir avuç
Müslüman, "Allah adını yüceltmek için", tepeden tırnağa silahlı koca şirk
ordusunun karşısına çıkıyordu. Rasûlullah (s.a.s.) yanına Hz Ebû Bekir'i alarak,
kendisi için hazırlanan gölgeliğe çekildi, ellerini semâya kaldırıp:
-Yâ Rabb, işte Kureyş bütün gurûr ve azametiyle senin dinini ortadan kaldırmak
için geldi. Sana meydan okuyor, Peygamberini yalanlıyor. Yâ Rabb,
peygamberlerine yardım edeceğine dâir ahdini, bana verdiğin zafer va'dini
lütfet. Şu bir avuç mü'min telef olup yok olursa, bu günden sonra yeryüzünde
sana ibadet ve kulluk edecek kimse kalmayacak.. "diye dua ediyordu.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) vecd içinde, kendinden geçerek, o kadar çok duâ etmiş ve
ellerini öylesine semâya kaldırmıştı ki, sırtından ridâsının düştüğünün farkına
varmamıştı. Hz. Ebû Bekir ridâsını örttü, elinden tutarak:
-Ey Allah'ın Rasûlü, yetişir artık, duan arşı titretti, Allah va'dini yerine
getirecektir, dedi. Rasûlullah (s.a.s.)'in bu hâlini gören müslümanlar
heyecandan ağlıyorlardı. Nihâyet Rasul-i Ekrem (s.a.s.): "Taplulukları
bozulacak, arkalarını dönüp kaçacaklar" (el- Kamer Sûresi, 45) anlamındaki
âyet-i kerîmeyi okuyarak çadırdan çıktı.(171) Allah yardımını böylece
müjdelemiş, zaferin Müslümanların olacağını bildirmişti.(172)
Savaşı Kureyş başlattı. Batn-ı Nahl'e de kardeşi öldürülen Hadramî oğlu Âmir'in
attığı ok, Hz. Ömer'in azatlısı Mihca'a isâbet ederek şehit etti.
Savaştan önce, her iki taraftan birer ikişer kişinin ortaya çıkıp çarpışarak
tarafları kızıştırması âdetti. Buna "mübâreze" denirdi. Kureyş reislerinden Utbe
b. Rabîa, kardeşi Şeybe ile oğlu Velîd; birlikte ilerlediler. Müslümanlardan
kendilerine karşı çıkacak er dilediler. Bunlara karşı Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
emri ile Ubeyde, Hamza ve Ali çıktılar. Hamza Şeybe'yi, Ali de Velîd'i birer
hamlede öldürdüler. Sonra yaralı Ubeyde'nin yardımına koşup Utbe'nin de işini
bitirdiler.(173)
e) Sonuç: Hakk'ın Bâtıla Zaferi
Artık savaş kızışmıştı, müşrikler saldırıya geçtiler, mü'minler kahramanca karşı
koydular, Allah'ın yardımı ile müşrik ordusunu bozguna uğrattılar.(174)
Müşrikler savaş alanında 70 ölü, 70 esir bırakarak kaçtılar. Öldürülenlerden
24'ü Müslümanlara en çok düşmanlık gösteren Kureyş büyükleriydi. Savaşın
başkomutanı Ebû Cehil de ölenler arasındaydı.(175/1) Müslümanlardan şehit
düşenler ise 6'sı muhâcirlerden, 8'i de ensârdan olmak üzere 14 kişiydi. (175/2)
Bedir Zaferi Medine'de bayram sevinci meydana getirdi. Mekke ise mâteme büründü.
Ebû Leheb bir hafta sonra üzüntüsünden öldü. Fakat Kureyşîler, Müslümanlar
sevinmesinler diye yas tutmadılar.
Zaferden sora Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Bedir'de üç gün daha kaldı. Şehitler
defnedildi. Meydanda kalan müşrik ölüleri açılan bir çukura gömüldü.
Kureyş eşrâfından 24 kişinin cesetleri ise pislik atılan susuz kuyulardan birine
atıldı. Rasûlullah (s.a.s.) Bedir'den ayrılacağı sırada bu kuyunun başına varıp,
içindeki cesetlerin herbirinin adını söyleyerek:
-Ey filân oğlu filân, biz Rabb'ımızın bize va'dettiği zaferi gerçek bulduk, siz
de rabbınızın size va'dettiğini gerçek buldunuz mu? diye seslendi. (176) Hz.
Ömer:
-Ey Allah'ın Rasûlü, ruhları olmayan cesetlerle mi konuşuyorsun? dediğinde,
Rasûlullah (s.a.s.):
-Allah'a yemin ederim ki, söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitiyor
değilsiniz, buyurdu.(177)
f) Bedir Esirleri
Hz. Peygamber (s.a.s.) yolda Safra denilen yerde, elde edilen ganimetleri
gazîlere eşit olarak paylaştırdı. Mâzeretleri sebebiyle ordudan ayrılmış olan 8
kişiye de pay ayırdı. Esirlerle ilgili henüz bir hüküm inmemişti. Medine'ye
gelince Rasûlullah (s.a.s.) bu konuyu ashâbıyla istişâre etti. Hz Ebû Bekir,
fidye (kurtuluş bedeli) karşılığında serbest bırakılmalarını; Hz. Ömer ise
hepsinin boyunları vurularak öldürülmelerini istedi. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) ve
ashâbın çoğunluğu Hz. Ebû Bekir'in teklifini uygun buldular.(178) Esirlerden
fidyelerini ödeyenler, hemen serbest bırakıldı, ödeyemeyenler ise, her biri
Medine'li 10 çocuğa okuyup yazma öğretme karşılığında hürriyetini kazandı.
Bu olay, dinimizin ilme ve okuyup yazmağa ne kadar çok önem verdiğini;
Rasûlullah (s.a.s.)'in, Müslümanların düşmanı olan müşriklere bile öğretmenlik
yaptırmakta sakınca görmediğini göstermektedir.
6- BENÎ KAYNUKA YAHÛDÎLERİNİN MEDİNE'DEN
ÇIKARIL-MASI (Şevval 2 H./Nisan 624 M.)
Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine'de Yahûdîlerle anlaşmalar yapmış, onlarla barış
içinde olmak istemişti. Fakat Yahûdiler dâima düşmanca bir davranış içinde
oldular. Her fırsatta Evs ve Hazrec Kabîleleri arasındaki eski düşmanlıkları
hatırlatıp, Müslümanları birbirine düşürmeğe çalıştılar. Kendileri ehl-i kitâb
ve tek Allah inancında oldukları halde, "müşrikler, mü'minlerden daha doğru
yolda" (179) dediler. Sabahleyin Müslüman olmuş görünüp, akşam dönerek(180),
Müslümanlarla alay ettiler. Hz. Peygamber (s.a.s.) ve Müslümanlar aleyhine
şiirler yazdılar. Oysa, ellerinde bulunan Tevrat'taki bilgilerden Hz. Muhammed
(s.a.s.)'in hak peygamber olduğunu da biliyorlar(181), buna rağmen düşmanlık
ediyorlardı.
Müslümanlarla Medine'deki Yahûdî kabîleleri arasında yapılan vatandaşlık
anlaşmasını ilk bozan Kaynukaoğulları oldu. (182)
Müslümanlardan bir kadın, Kaynuka yahûdilerinden bir kuyumcunun dükkanında alış-
veriş ederken, bir Yahûdî, kadın duymadan örtüsünün eteğini arkasına bağlamış,
kadın kalkıp gitmek isteyince her tarafı açılıvermişti. Kadının feryâdı üzerine
yetişen bir Müslüman bu Yahûdîyi öldürmüş, orada bulunan Yahûdîler de bu
Müslümanı öldürmüşlerdi. Bu olay yüzünden Kaynukaoğulları ile Müslümanların
arası açıldı.(183) Rasûlullah (s.a.s.) Beni Kaynuka'ya muâhedeyi yenilemeyi
teklif etti, onlar buna yanaşmadılar.
-"Sen bizi, savaş bilmeyen Mekkeliler mi sanıyorsun? Biz savaşa hazırız...."
dediler.(184) Rasûlullah (s.a.s.) Ebû Lübâbe'yi Medine'de vekil bırakarak Şevval
ayı ortalarında ordusu ile Benî Kaynuka'yı muhasara etti. Kuşatma 15 gün sürdü.
Kaynukaoğulları diğer Yahûdî kabîleleri ve münâfıklardan bekledikleri yardımı
göremeyince, teslim olmağa mecbûr oldular. Muâhedeyi bozdukları, vatana ihânet
ettikleri için öldürülmeleri gerekiyordu. Kaynukaoğulları daha önce Hazrec
kabîlesinin himâyesindeydi. Hazrec kabîlesi eşrâfından, münâfıkların başı Ubeyy
oğlu Abdullah, bunu bahâne ederek bunların öldürülmemeleri için ısrar
ettiğinden, Rasûlullah (s.a.s.) Medine'den çıkarılmalarını emretti. Böylece, 700
kişiden ibâret Kaynuka Yahûdîleri, Medine'den Şam tarafına sürüldüler.(185) Ele
geçen ganimet mallarının beşte biri Beytü'l-mâle (Devlet hazinesine)
ayrıldı.(186) Geri kalanı gazilere paylaştırıldı. Toprakları da, topraksız
Müslümanlara verildi. Böylece Müslümanlar, Yahûdîlerin en cesûru sayılan
Kaynukaoğullarının kötülüklerinden kurtulmuş oldular.
7-SEVİK GAZASI (Zilhicce 2 H./Mayıs 624
M.2)
Bedir Savaşında Mekkelilerin ileri gelenleri ölmüş, Kureyşin başına Ebû Süfyan
geçmişti. Ebû Süfyan, Müslümanlarla savaşıp, Bedir yenilgisinin öcünü almadıkça
kadınlarına yaklaşmayacağına, yıkanmayacağına ve koku sürmeyeceğine yemin
etmişti. 200 atlı ile Mekke'den çıkarak Medine'ye bir saatlik mesâfede Urayz
Köyü'ne gelmiş, çift sürmekte olan ensârdan Sa'd b. Âmir ile hizmetçisini şehit
edip bir kaç ev ve hurma ağacını ateşe verdikten sonra, "yeminim yerine geldi",
diyerek dönüp kaçmıştır.
Hz. Peygamber (s.a.s.) bu durumu duyunca 80 süvâri, 120 yaya ile hemen tâkibe
çıkmış ise de Ebû süfyân sür'atle kaçtığı için yetişememiştir. Mekkelilerin
erzak olarak getirip, kaçarken ağırlık olmasın diye bıraktıkları çuvallar
dolusu, kavrulmuş un (sevik) Müslümanların eline geçtiğinden bu gazveye Sevik
(kavrulmuş un, kavut) Gazası denilmiştir.(187)
8- HİCRETİN İKİNCİ YILINDA DİĞER OLAYLAR
Medine Devri'nin 2'nci yılında, Bedir Savaşı'ndan önce Şaban ayında Ramazan
orucu farz kılındı. Zekât da hicretin 2'inci yılında farz kılınmıştır. Bazı
İslâm bilginleri, zekâtın Mekke devride farz kılındığı, Medine Devrinde ise,
zekâtın verileceği yerlerin belirlendiği görüşündedir.(188) Gene bu yılda
Ramazan ve Kurban bayramları namazları ile fıtır sadakası ve kurban kesmek meşrû
kılınmıştır.(189)
Rasûlullah (s.a.s.)'in kızı Hz. Osman'ın zevcesi Rukiyye Bedir zaferi esnâsında
Medine'de vefât etmiştir. Eşinin hastalığı sebebiyle Hz. Osman Bedir Savaşı'na
katılamamıştır.
Rasûlullah (s.a.s.)'e ilk vahyin geldiği yıl doğmuş olan en küçük kızı Hz.
Fâtıma ile Hz.Ali bu yılda evlenmişlerdir. Evleninceye kadar Hz. Ali Rasûlullah
(s.a.s.)'in yanında kalmış ve O'nun elinde yetişmişti. Evliliğinden sonra ayrı
bir eve çıktılar. Rasûlullah (s.a.s.)'in en sevgili kızı Fâtıma'ya çeyiz olarak
verdiği eşya, bir yatak, bir şilte, (minder), bir su tulumu, bir el değirmeni,
iki su ibriği ve bir su kabından ibârettir.
Bedir esirleri arasında Hz. Paygamber (s.a.s.)'in damadı, Zeyneb'in eşi Ebu'l-As
da bulunuyordu. Zeyneb, eşinin fidyesi (kurtuluş bedeli) için kendisine annesi
Hz. Hatice'nin düğün hediyesi olarak verdiği gerdanlığı da göndermişti. Bu
durumdan çok hislenen Rasûlullah (s.a.s.) ve ashâbı, Ebu'l-Âs'ı fidye almadan
serbest bırakmışlar, Zeyneb'in gerdanlığını da geri göndermişlerdir. Ancak
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Ebu'l-Âs'dan müşrik olduğu için Zeyneb'in kendisine helâl
olmadığını, bu yüzden hemen Medine'ye göndermesini istedi. Ebu'l-Âs sözünü
yerine getirdi. Böylece Rasûlullah (s.a.s.)'in en büyük kızı Zeyneb de bu yıl
içinde Medine'ye hicret etmiştir.(190)
(158) "Rabbının yoluna hikmet ve güzel
öğütle çağır, onlarla en güzel şekilde tartış..." (en-Nahl Sûresi, 125)
(159) İbn Hişâm, 2/241
(160) Zâdü'l-Meâd, 2/147
(161) Bkz. el-Buhârî, 1/15; Tecrid Tercemesi, 1/41 (Hadis No: 38); İbnü'l-Esîr,
a.g.e., 3/252; Târih-i Din-i İslâm 3/65; Tahir Olgun, İbâdet Tarihi, s. 80,
İst., 1946; M. Zihni Efendi, Kitabü's-Salât, s.75, İst.,1326
(162) İbn Hişâm, 2/252; İbü'l-Esîr, a.g.e.,2/113
(163) İbn Hişâm, 2/254; Yahûdîlerin ve Kureyşin "Muhammed harâm aylara saygı
göstermedi" yaygaraları üzrine inen âyet-i kerime'de şöyle buyrulmuştur.
"Sana harâm ayı ve o ayda yapılan savaşı sorarlar. De ki: O ayda savaşmak, büyük
günah ise de, insanları Allah yolundan alıkoymak, O'nu inkâr etmek, Mescid'i
Harâm'ın ziyâretlerine engel olmak, halkını oradan çıkarmak, Allah katında daha
büyük günahtır.." (el-Bakara Sûresi, 217)
(164) Bkz. el-Enfâl Sûresi, 5-6
(165) Mâide Sûresi, 24
(166) Bkz. El-Buhârî, 5/4; Tecrid Tercemesi, 10-146 (Hadis No: 1562); İbn Hişâm
2/266; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/120
(167) İbn Hişâm, 2/267; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/120; Müslim, 3/1403, (Hadis No:
1779) Kahire 1375/1955
(168) Enfâl Sûresi, 7
(169) İbn Hişâm, 2/267; Zâdü'l-Meâd, 2/217; Tecrid Tercemesi, 10/148-149
(170/1) Karşı karşıya gelen iki topluluğun durumlarında sizin için ibret vardır.
Bunlardan biri Allah yolunda savaşan topluluk, diğeri ise onları (müslümanları)
kendilerinin iki katı gören kâfir topluluk. Allah dilediğini yardımıyla
destekler. Bunda gerçeği görebilenler için ibret vardır. (Âl-i İmrân Sûresi,13)
(170/2) Bkz. Târih-i Din-i İslâm, 3/100-101
(171) Bkz. el-Buhârî, 3/230; Müslim, 3/1384, (Hadis No: 1763) İbn Hişâm, 2/ 279;
İbn'ül-Esîr, a.g.e., 2/125; Tecrid Tercemesi, 8/385 (Hadis No:1228)
(172) "Rabbın meleklere 'Ben sizinleyim, mü'minleri destekleyin' diye vahyetti
ve 'ben kâfirlerin kalplerine korku salacağım, artık onların boyunlarını vurun,
parmaklarını doğrayın' dedi" (el-Enfâl Sûresi, 12) " (Bedir'de) Rabbınızın
yardımına sığınıyordunuz. O, 'Ben size birbiri peşinden bin melekle yardım
edeceğim' diye cevap vermişti." (el-Enfâl Sûresi,9)
(173) İbn Hişâm, 2/277; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/125
(174) Siz Bedir'de düşkün bir durumda iken, Allah size yardım etmişti. (Âl-i
İmrân Sûresi, 123)
(175/1) Bkz. Tecrid Tercemesi, 8/ 507-509 (Hadis No:1298)
(175/2) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/136
(176) el-Bûharî; 1/65; Tecrid Tercemesi, 1/161-164 (Hadis No: 177) ve 2/ 377-378
(Hadis No: 314)
(177) Bkz. el-Buhârî 5/8; Tecrid Tercemesi, 4/734, (Hadis No: 673) ve 10/160
(Hadis No: 1567); İbn Hişâm, 2/292; İbnü'l-Esîr, 2/129
(178) İbnü'l-Esîr, 2/136 "Yeryüzünde düşmanı yere sermeden esir almak, hiç bir
peygambere yaraşmaz. Siz dünya malını istiyorsunuz. Oysa Allah, âhireti
kazanmanızı ister. Allah azizdir, hakîmdir. Eğer Allah'ın geçmiş bir yazısı
olmasaydı, aldığınız fidyelerden dolayı size büyük bir azab dokunurdu" (el-Enfâl
Sûresi, 67-68)
(179) Bkz. en-Nisâ Sûresi, 51
(180) Bkz. Âl–i İmrân Sûresi, 72
(181) Bkz. el–Bakara Sûresi, 146
(182) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/137
(183) İbn Hîşâm, 3/51; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/138
(184) İbn Hîşâm, 3/50; İbnü'l-Esîr a.g.e., 2/137
(185) Zâdü'l-Meâd, 2/230
(186) Bkz. el-Enfâl Sûresi, 41; İbnü'l-Esîr a.g.e., 2/138
(187) İbn Hişâm, 3/47-48; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/139-140; Zâdü'l-Meâd, 2/229
(188) Bkz. Yazır, M. Hamdi, Hak Dini Kur'an Dili, 7/5438, İst.,1938
(189) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/115 ve 2/138
(190) İbn Hişâm, 2/306-308
1- UHUD SAVAŞI (11 Şevval 3 H./27 Mart 625 M.)
"Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inan-mışsanız üstün gelecek sizsiniz.
(Âl-i İmrân Sûresi, 139)
a) Savaşın Sebebi
Bedir Savaşında Mekke müşriklerinden 70 kişi ölmüştü. Bunlar arasında Ebû Cehil,
Ukbe, Utbe, Şeybe, Ümeyye, Âs b. Hişâm gibi Kureyş'in önde gelen simâları vardı.
Bu yüzden Mekkeliler Bedir yenilgisini unutamıyorlar, intikam ateşiyle
yanıyorlardı.
Bedir'de,babalarını, kardeşlerini, oğullarını ve diğer yakınlarını kaybedenler.
Mekke reisi Ebû Süfyân'a başvurdular. Dârun'-Nedve'de toplanarak, Şam kervanının
kazancı ile bir ordu toplayıp Medine'yi basmağa ve Müslümanlardan öç almağa
karar verdiler.(191)
Mekke dışındaki müşrik Arap kabîlelerine, şâirler, hatipler gönderdiler. Bunlar,
Bedir'de öldürülenler için, şiirler, mersiyeler söyleyerek halkı heyecâna
getirdiler. 50 bin altın olan kervan kazancının yarısı ile Mekke dışındaki
müşrik kabilelerden 2000 asker topladılar. Mekke'den katılanlarla, 700'ü zırhlı,
200'ü atlı omak üzere, Ebû Süfyan'ın komutasında 3000 kişilik mükemmel bir ordu
ile Medine üzerine yürüdüler. Orduda ayrıca 300 deve, şarab tulumları, şarkıcı
ve rakkase kadınlar vardı. Bunlardan Başka, başta Ebû Süfyân'ın karısı Hind
olmak üzere Kureyş ileri gelenlerinden 14 tane evli kadın da kocaları ile
birlikte bulunuyorlardı.
b) Abbâs'ın Mektubu
Rasûlullah (s.a.s.)'in Mekke'deki amcası Abbâs, Bedir'de esir düştükten sonra
Müslüman olmuş, fakat Müslümanlığını gizlemişti. Bedir'de çok zarar gördüğünü
bahâne ederek, bu orduya katılmadı. Özel haberciyle bir mektup göndererek,
durumdan Rasûlullah (s.a.s.)'i haberdar etti. Gönderilen keşif kolları da,
Kureyş ordusunun Medine'ye yaklaştığını haber verdiler.
Vahiy gelmeyen konularda, karâr vermeden önce Rasûlullah (s.a.s.) ashâbla
istişâre ederdi. Muhâcirleri ve ensârı toplayarak:
-Düşmanı Medine dışında mı karşılayalım, yoksa şehir içinde savunma tedbirleri
mi alalım? diye istişârede bulundu.
Peygamber Efendimiz, bir gece önce rüyâsında, kılıcında bir gedik
açıldığını,yanında bir sığırın boğazlandığını ve mübârek elini zırhı içinde
muhâfaza ettiğini görmüştü. Kılıcında açılan gediği, ehl-i beytinden birinin
şehid olması; sığırın boğazlanmasını, ashâbından bazılarının şehit düşmeleri;
zırhı da Medine ile tâbir etmiş, bu yüzden Medine dışına çıkılmayarak, şehirde
savunma yapılmasını uygun görmüştü.(192) Hz. Ebû Bekir, Sa'd b. Muâz gibi
ashâbın büyükleriyle münâfıkların başı Übeyy oğlu Abdullah da bu görüşteydiler.
Fakat ashâbın çoğunluğu, bilhassa Bedir savaşı'nda bulunamamış olan genç
Müslümanlarla Hz. Hamza:
- Biz böyle bir günü beklemekteydik, düşmanla Medine dışında savaşalım, diye
isrâr ettiler.(193) Rasûlullah (s.a.s.) çoğunluğun arzusuna uyarak, birbiri
üzerine iki zırh giyip, miğferini başına geçirerek hâne-i saâdetinden çıktı.
Medine dışında savaşılmasını isteyenler, Peygamber Efendimizin arzusuna aykırı
davranmakla hata ettiklerini anlayarak fikirlerinden caydılar. Fakat Rasûlullah
(s.a.s.):
c) Peygamber Zırhını Giydikten Sonra
-"Bir peygamber zırhını giydikten sonra, savaşmadan onu çıkarmaz."(194) Eğer
sabreder, görevinizi tam yaparsanız, Allah'ın yardımıyla zafer bizimdir, dedi.
Kureyş ordusu, Medine'nin 5 km. kadar kuzeyindeki Uhud dağı eteklerinde
karargâhını kurmuştu. Rasûlullah (s.a.s.) Abdullah b. Ümmi Mektûm'u Medine'de
vekil bırakarak, 1000 kişilik kuvvetle, cuma namazından sonra Medine'den çıktı.
O gün Uhud'a kadar ilerlemeyip geceyi "Şeyheyn" denilen yerde geçirdi.
Sabahleyin şafakla beraber Uhud'a vardı, savaş için en elverişli yeri seçti.
Yolda Übeyy oğlu Abdullah, "Muhammed (s.a.s.) bizim gibi yaşlı ve tecrübelileri
dinlemedi, çocukların sözüne uydu. Ben meydan savaşını uygun görmemiştim..."
bahânesiyle, kendisine bağlı 300 münâfıkla, ordudan ayrıldı. Böylece
Müslümanların sayısı 700'e düştü.
d) Rasûlullah (s.a.s.)'in Savaş Düzeni
Peygamber Efendimiz, ordusunun arkasını Uhud Dağı'na vererek Medine'ye karşı saf
yaptı. Solundaki Ayneyn tepesi'ne "Cübeyr oğlu Abdullah" komutasında 50 okçu
yerleştirdi.
-Galip de gelsek mağlup da olsak, benden emir gelmedikçe yerinizden
ayılmayacaksınız, Şu vâdiden, düşman atlıları arkamıza dolaşıp bizi
kuşatabilirler. Oklarınızla onları buradan geçirmeyin, çünkü at, oku yeyince
ilerleyemez, dedi.(195) Müslümanların karşısında savaş durumu alan müşrik
ordusu, sayıca Müslümanların 4 katından daha fazlaydı. Üstelik bunlardan 700'ü
zırhlı, 200'ü atlıydı. Müslümanların ise 100 zırhı ve sadece 2 atları vardı. Sağ
koluna Ukâşe, sol koluna ise Ebû Mesleme memûr edilmişti. Rasûlullah (s.a.s.)
ise ortada bulunuyordu.
Ebû Süfyân komutasındaki 3000 kişilik müşrik ordusunun sağ kanadına Velid oğlu
Hâlid, sol kanadına Ebû Cehil'in oğlu İkrime, süvârilere Ümeyye oğlu Safvân,
okçulara ise Rabîa oğlu Abdullah komuta ediyordu.
Kureyşli kadınlar, Bedir'de ölenler için mersiyeler okuyorlar, defler çalıp
şarkılar söyleyerek askerler arasında dolaşıyorlar, onları savaşa teşvik
ediyorlardı.
Savaş, o devrin âdeti üzerine mübâreze ile (meydanda teke tek çarpışma ile)
başladı. Kureyş'in bayrağını taşıyan Abdüddâr oğullarından ortaya çıkan 9 kişi
birer birer Müslümanlar tarafından öldürüldü.
Rasûlullah (s.a.s.) elindeki kılıcı göstererek:
-Hakkını ödemek şartıyla bu kılıcı kim ister? diye sordu. Ensârdan Ebû Dücâne:
-Bunun hakkı nedir, Ya Rasûlallah? diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.):
-Eğilip bükülünceye kadar düşmanla savaşmak, diye cevap verdi.
Ebû Dücâne bu şartla aldığı kılıçla düşman üzerine saldırdı, müşrik safları
arasına girdi.(196) Hamza, Ali, sa'd b. Ebî Vakkâs, Ebû Dücâne gibi
kahramanların hücûmlarıyla savaşın ilk anında 20'den fazla ölü veren Kureyş,
bozguna uğramış, sağ ve sol kanat geri çekilmiş, def çalarak Kureyşlileri savaşa
teşvik eden kadınlar, feryadlar kopararak yüksek tepelere kaçmışlardı. İman
kuvveti karşısında sayı ve malzeme üstünlüğü işe yaramamış, müşrikler kaçmağa
başlamışlardı.
e) Okçular Yerlerini terkedince
Böylece ilk safhada müslümanlar savaşı kazandılar. Fakat kaçan düşmanı sonuna
kadar tâkib etmeden, savaş alanına dağılarak, ganimet (düşmandan kalan malları)
toplamağa koyuldular. Ellerine geçen fırsatı yeterince değerlendiremediler.
Ayneyn tepesinden durumu seyreden okçular da birbirlerine:
-Burada ne bekliyoruz, savaş bitti, zafer kazanıldı, biz de gidip ganimet
toplayalım, dediler.(197) Abdullah b. Cübeyr:
-Arkadaşlar, Rasûlullah (s.a.s.)'in emrini unuttunuz mu? O'ndan emir almadıkca
yerimizden ayrılmayacağız... diye ısrâr ettiyse de dinlemediler.(198)
Abdullah'ın yanında sadece 8 okçu kaldı.
Düşmanın sağ kanat komutanı Hâlid b. Velîd, Rasûlullah (s.a.s.)'in okçularla
koruduğu Ayneyn vâdîsinden geçerken Müslümanları arkadan kuşatmayı denemiş,
okçular bu geçidi bekledikleri için başaramamıştı. Okçuların buradan ayrıldığını
görünce, emrindeki süvârilerle hücûma geçti. Cübeyr oğlu Abdullah ile 8 sâdık
arkadaşını şehit edip, ganimet toplamakla meşgul Müslüman ordusunu arkadan
çevirdi. Müşrikler, geri dönüp yeniden hücûma geçtiler. Tepelere çekilen
kadınlar da def çalarak aşağıya indiler. Müslümanlar, önden ve arkadan iki
hücûmun arasında şaşırıp kaldılar. Savaşı kazanmışken kaybetmeğe başladılar.
Birbirlerinden ayrılmış ve dağılmış bir durumda oldukları için, canlarını
kurtarma sevdâsına düştüler. (199)
f) Hz. Hamza'nın Şehid Düşmesi
Bedir Savaşı'nda babası Utbe, kardeşi Velîd ve amcası Şeybe'yi kaybetmiş olan
Ebû Süfyân'ın karısı Hind, babasını öldüren Hamza'dan öç almak istiyordu.
Hamza'nın karşısında kimse duramadığı için, Cübeyr b. Mut'im'in kölesi ve iyi
bir nişancı (atıcı) olan Habeşli Vahşî'ye Hamza'yı öldürdüğü takdirde, büyük
menfaatler vâdetmiş, efendisi Cübeyr de âzâd etmeğe söz vermişti.
Vahşî, Hamza'nın karşısına çıkmaya cesâret edemedi. Bir taşın arkasına gizlenip,
Hamza'nın önünden geçmesini bekledi.Hamza ise savaş alanında durmadan sağa sola
koşuyor, elinde kılıç önüne gelen müşrikleri tepeliyordu. O gün tam 8 müşrik
öldürmüştü. Bunlardan Abdu'l-Uzza oğlu-Sibah'ı öldürdüğü sırada, Vahşî'nin tam
önünde bulunuyordu. Vahşî fırsatı kaçırmadı. Habeşlilerin çok iyi kullandığı
harbesini (kısa mızrağını) gizlendiği yerden fırlattı; kahraman Hamza'yı
kasığından vurarak şehit etti.(200) Hamza'nın ölümünü duyan Hind, koşarak geldi.
Karnını yarıp, ciğerini çıkararak dişledi, fakat yutamadı. Vahşi'yi
mükâfatlandırdı ve kölelikten kurtardı.
Savaşın en şiddetli anında Hz. Hamza'nın şehit düşmesi, Müslümanlar için büyük
kayıp oldu. Esâsen, ansızın önden ve arkadan uğradıkları hücûm sebebiyle ne
yapacaklarını şaşırmışlar, bir çok şehid vererek, şuraya buraya dağılmışlardı.
Bir ara, Rasûlullah (s.a.s.)'in etrafında sâdece, ikisi muhâcirlerden, yedisi
ensârdan olmak üzere 9 kişi kalmış, bunlar da birer birer şehid
düşmüşlerdi.(201)
g) Rasûlullah (s.a.s.)'in Öldüğü Şâyiası
İbni Kamie el-Leysi adlı bir müşrik, Hz.Peygamber (s.a.s.)'e benzeterek, İslâm
ordusunun sancaktarı Mus'ab b. Umeyr'i şehit etmiş ve Muhammed (s.a.s.)'i
öldürdüm, diye ilân etmişti.(202) Bu şâyia üzerine İslâm ordusunda panik
başladı. Rasûlullah (s.a.s.):
-Ey Allah'ın kulları, bana geliniz,etrafımda toplanınız, diye sesleniyor, fakat
kimse O'nu duymuyordu.
Müslümanlar birbirinden habersiz üç fırka olmuşlardı.
l) Rasûlullah şehid olduysa, Allah bâkidir. O'nun yolunda biz de şehit oluruz,
diyerek savaşa devâm edenler. Enes b. Nadr (Enes b. Mâlik'in amcası)
bunlardandı.Yetmişten fazla yara aldıktan sonra şehid düşmüştür.
2) Rasûlullah (s.a.s.)'in etrâfını çevirip, vücûdlarıyla O'na siper olan, O'nu
düşman saldırısına karşı koruyanlar. Bunlar "14" kişi kadardı. Hz. Ebû Bekir,
Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdurrahman b. Avf, Talha, Zübeyr, Sa'd b. Ebî Vakkas, Ebû
Dücâne bunlardandır.
3) Rasûlullah şehid olduktan sonra, burada durmanın manası yok, diyerek, savaş
alanından ayrılanlar.(203) Bunlardan bir kısmı dağlara çekilmişler, bazıları ise
Medine'ye dönmüşlerdi.
Müslümanların bu dağınık durumlarından yararlanan müşrikler, Rasûlullah
(s.a.s.)'in yanına kadar sokuldular. Atılan bir taşla Peygamber Efendimizin
dudağı yarıldı, dişi kırıldı ve İbni Kamie'nin kılıç darbesiyle yere yıkıldı.
Zırhından kopan iki halka yanağına battığından yüzünden de yaralandı.(204)
Ashâb-ı kirâm, savaş alanında Rasûlullah (s.a.s.)'i bir türlü bulamıyordu.
Halbuki, Rasûlullah(s.a.s.) bulunduğu yerden hiç ayrılmamıştı. Nihâyet Hz.
Peygamber Efendimizi Ka'b b. Mâlik gördü ve:
-Ey mü'minler, Rasûlullah (s.a.s.) burada, diye haykırdı. Ka'b'ın sesini duyan
Müslümanlar, hemen Rasûlullah (s.a.s.)'in etrâfında toplanarak, müşriklerin
saldırılarını durdurdular.(205)
h) Ebû Süfyân'la Hz.Ömer Arasında Geçen
Muhâvere
Müşriklerin saldırıları yavaşlayınca, Peygamber Efendimiz etrâfında toplanmış
olan Müslümanlarla Uhud Dağı tepelerinden birine çekildi. Müslümanların bir
tepede toplandığını gören Ebû Süfyân da, onların karşısında başka bir tepeyi
işgal etti. Ebû Süfyân, Peygamberimizin sağ olup olmadığını kesinlike
öğrenemediğinden merak içindeydi. Bu sebeple yüksek sesle üç defa:
-İçinizde Muhammed (s.a.s.) var mı? Ebû Bekir varmı? Ömer var mı? diye seslendi.
Rasûlullah (s.a.s.) cevap verilmemesini emretmişti. Kimseden ses çıkmayınca,
müşriklere dönerek:
-"Görüyorsunuz, hepsi de ölmüş. Artık iş bitmiştir, diye söylendi. Hz. Ömer
dayanamadı.
-"Yalan söylüyorsun ey Allah düşmanı, sorduklarının hepsi sağ, hepside burada,
diye cevap verdi. Ebû Süfyân:
-Savaşta üstünlük nöbetledir, bugün biz Bedir'in öcünü aldık, üstünlük bizde...
diye gururlandı. Ömer:
-Bizden ölenler Cennet'de, sizinkiler ise Cehennem'de diye cevâp verdi.
-Ya Ömer, Allah aşkına gerçeği söyle. Biz Muhammed (s.a.s.) 'i öldürdük mü?
-Rasûlullah (s.a.s.) sağ ve senin bu sözlerini de işitiyor.
-Ya Ömer, ben senin sözlerine İbni Kamie'nin sözünden daha çok inanırım.
Ölülerinize yapılan fenâlıkları ben emretmedim(206), fakat çirkin de görmedim.
Gelecek yıl Bedir'de buluşalım, dedi. Hz. Ömer de:
-"İnşallah, diye cevap verdi.(207) Hz. Ömer'le Ebû Süfyân arasında yapılan bu
konuşmadan sonra, müşrikler Uhud'dan ayrıldılar. Onlar, Hz. Muhammed (s.a.s.)'i
öldürmek, Medine'yi basıp müslümanları imhâ etmek, müslümanlığı ortadan
kaldırmak için Mekke'den gelmişlerdi. Fakat Allah kalblerine korku saldı.
Üstünlük kendilerinde olduğu ve Rasûlullah (s.a.s.)'in de sağ bulunduğunu
öğrendikleri halde, savaşa devam etmeğe cesâret edemediler. Tek bir esir bile
alamadan, geri döndüler.
l) Uhud Savaşı'ndan Üç Safha
Uhud Savaşı'nda üç safha yaşandı:
İlk safhada Müslümanlar üstün geldiler, 20'den çok düşman öldürerek, müşrikleri
bozguna uğrattılar.
İkinci safhada, kaçan müşrikleri kovalamayı bırakıp, kesin sonuç almadan ganimet
toplamaya koyulmaları ve Rasûlullah (s.a.s.)'in yerlerinden ayrılmamalarını
emrettiği okçu birliğinin görevlerini terketmeleri yüzünden, Müslümanlar 70
şehit vererek mağlup duruma düştüler.
Üçüncü safhada ise, dağılmış olan Müslümanlar, Rasûlullah (s.a.s.)'in etrâfında
toplanıp, karşı hücûma geçerek, düşman hücûmunu durdurdular.
Müşriklerin Uhud'dan ayrılmasından sonra Rasûlullah (s.a.s.) şehitleri
yıkanmadan, kanlı elbiseleriyle, ikişer üçer defnettirdi.(208) Cenâze
namazlarını ise, bu târihten 8 sene sonra kıldı.(209)
2- HAMRÂÜ'L-ESED GAZVESİ
Müşrikler, elde ettikleri üstünlükten yararlanıp Müslümanları imhâ etmeden savaş
alanından ayrıldıklarına pişmân oldular. Aralarında, geri dönüp Medine'yi
basmayı konuştular. Rasûlullah (s.a.s.) bu durumdan haberdar olunca, Medineye
dönüşünden bir gün sonra, Uhud Savaşı'na katılmış olan ashâbını toplayarak
Medine'den 16 km. kadar uzakta "Hamrâ'ü'l-Esed" denilen yere kadar müşrikleri
takibetti. Gece olunca, burada 500 kadar ateş yaktırdı. Müşrikler, takib
edildiklerini öğrenince, korktular; Medine'yi basma düşüncesinden vazgeçerek,
süratle Mekke'ye döndüler.(210/1)
3- HİCRETİN ÜÇÜNCÜ YILINDA DİĞER OLAYLAR
a) Rasûlullah (s.a.s.)'in Hz. Hafsa ve Huzeyme Kızı Zeyneb'le Evlenmesi.
Hz. Ömer'in kızı Hafsa'nın ilk eşi Huneys b. Huzâfe, Kureyş ileri gelenlerinden
ve Habeşistan'a hicret eden ilk Müslümanlardandı. Sonra Medine'ye hicret etmiş,
Bedir ve Uhud Savaşlarına katılmıştı. Uhud Savaşında aldığı bir yaradan,
Medine'de vefât etti.
Hz. Ömer, Rasûlullah (s.a.s.) ile kızı Hafsa'nın evlenmesini şöyle anlatmıştır:
-Hafsa dul kalınca, Osman'a onunla evlenmesini teklif ettim. Hele bir düşüneyim,
diye cevap verdi. Sonra kaşılaştığımızda, şu sırada evlenmeyi uygun görmüyorum,
dedi. Bunun üzerine Ebû Bekir'e istersen Hafsa'yı sana vereyim, dedim. Ebû Bekir
sustu. Müsbet veya menfi cevap vermedi. Ebû Bekir'in susmasına Osman'ın
teklifimi geri çevirmesinden daha çok üzüldüm. Keyfiyeti Rasûlullah (s.a.s.)'e
arzedince:
-Üzülme yâ Ömer, Hafsa'yı Osman'dan hayırlısı alacak; Osman da Hafsa'dan daha
iyisi ile evlenecek(210/2), buyurarak, Hafsa'nın izdivâcına tâlip oldu; Osman'ı
da kızı Ümmü Gülsüm'le evlendirdi. Sonra Ebû Bekir bana rastladığında:
-Sanıyorum, Hafsa'yı bana teklif ettiğinde cevap vermediğime gücenmiştin. Ben
Hafsa'yı Rasûlullah(s.a.s.)'in alacağını biliyordum. (Bana bunu söylemişti.)
Rasûlullah (s.a.s.)'in sırrını ifşâ etmeyi uygun bulmadağım için sana cevap
vermedim. Eğer böyle olmasaydı, teklifini kabûl ederdim, dedi.(211)
Rasûlullah (s.a.s.) Hz. Hafsa ile evlenerek, hem en yakın arkadaşlarından
Hz.Ömer'in üzüntüsünü giderdi, hem de Hz. Ebû Bekir gibi Hz. Ömer'i de akrabalık
bağı ile kendisine bağlamış oldu. (Şaban 3 H / Ocak 625 M)
Hilâloğullarından Huzeyme kızı Zeyneb, ilk kocasından ayrılmış; Rasûlullah
(s.a.s.)'in halasının oğlu olan ikinci kocası Cahşoğlu Abdullah ise, Uhud
Savaşı'nda şehid düşmüştü. Zeyneb genç ve güzel değildi, orta yaşlı ve
merhametli bir hanımdı. Fakirleri, yoksulları, kimsesizleri gözettiği için,
kendisine "Ümmü'l-mesâkin" ünvânı verilmişti.
Eşinin şehit düşmesiyle himayeye muhtaç kalan bu şefkatli hanımı Rasûlullah
(s.a.s.) nikâhladı. Fakat Zeyneb çok yaşamadı, evlenmesinden üç ay kadar sonra
vefât etti.
Rasûlullah (s.a.s.)'in torunu Hz. Hasan da bu yıl Ramazan ortalarında
doğmuştur.(212)
b) Rasûlullah (s.a.s.)'in kızı Ümmü Gülsüm'ün Hz. Osmanla Evlenmesi
Hz. Osman, Rasûlullah (s.a.s.)'in ikinci kızı Rukiyye ile evliydi. Rukiyye,
Bedir Savaşı esnâsında vefât etmişti. Bir yıl sonra, Rasûlullah (s.a.s.) Hz.
Osman'ı üçüncü kızı Ümmü Gülsüm'le evlendirdi. Rasûlullah (s.a.s.)'in iki kızı
ile evlenmiş olduğu için Hz. Osman'a "Zi'n-nûreyn" (iki nûr sâhibi) denilmiştir.
IV-HiCRETİN DÖRDÜNCÜ YILI
(625-626 M.)
1- RACİ' OLAYI (Safer 4 H./ Temmuz 625 m.)
Uhud savaşı'ndan sonra müşriklerin cesâretleri arttığı için Medine'de
Müslümanların güvenliği geniş ölçüde sarsıldı. Rasûlullah (s.a.s.) bir taraftan
gerekli savunma tedbirleri alıyor, bir taraftan da İslâm'ı yaymak için her
fırsattan yararlanmağa çalışıyordu. Müslümanlığı kabûl edip, dinin hükümlerini
ve Kur'an-ı Kerim'i öğrenmek isteyen kabîlelere mürşitler gönderiyordu.
Adal ve Kare kabîlelerinden bir hey'et, Rasûlullah (s.a.s.)'e başvurarak,
kabîlelerine Müslümanlığı ve Kur'an-ı Kerim'i öğretecek mürşidler gönderilmesini
istediler. Rasûlullah (s.a.s.) bunlara Sâbit oğlu Âsım başkanlığında, 10 kişi
gönderdi. Yolda, Usfan ile Mekke arasında Raci' suyu yakınlarında Hüzeyl
kabîlesi'nden 100 kişilik bir çetenin hücûmuna uğradılar. Mürşitlerden 8'i
çarpışarak şehid oldu, 2'si teslim oldu. Zeyd b. Desine ve Hubeyb b. Adiy
adlarındaki bu iki zâtı Hüzeyl'liler Mekke'ye götürüp sattılar.(213)
Zeyd'i, Bedir Savaşı'nda öldürülen babası Ümeyye'nin öcünü almak için, Ümeyye
oğlu Safvan satın almış, öldürülmesini seyretmek üzere bütün Mekke ileri
gelenlerini dâvet etmişti. Ebû Süfyân Zeyd'e yaklaşarak:
-Doğru söyle, hayâtının kurtarılması için, senin yerine Muhammed (s.a.s.)'in
öldürülmesini istemez miydin? demişti.
Zeyd hiç tereddüt göstermeden:
-Asla, Rasûlullah (s.a.s.)'in hayâtı yanında, benim hayâtım hiçtir. Benim
kurtulmam için değil O'nun öldürülmesini, Medine'de ayağına bir diken batmasını
bile istemem, diye cevap verdi. Bu kuvvetli iman karşısında Ebû Süfyân:
-Gerçek şu ki,hiç kimse, arkadaşları tarafından Muhammed (s.a.s.) kadar
sevilmemiştir, demekten kendini alamadı.
Hubeyb, Uhud Savaşı'nda Âmir oğlu Hâris'i öldürmüştü. Babasının intikamını almak
üzere onu da Haris'in kızı satın almıştı. Hubeyb öldürüldüğü esnâda hiç
metânetini kaybetmedi. İzin alarak, 2 rek'at namaz kıldı. Ölümden korktu da
uzattı, demeyesiniz diye kısa kestim, dedi.(214) O zamandan beri idâm edilen
müslümanların, infâzdan önce namaz kılmaları âdet olmuştur.(215)
Dininden dönersen, serbest bırakacağız, dedikleri zaman:
-Benim için, Müslüman olarak öldürülmek, dinimden dönmekten daha hayırlıdır,
diye cevap verdi. Müşrikler tarafından bir direğe asılarak şehid edildi.
Olay. Medine'de duyulunca, Rasûlullah (s.a.s.) ve Müslümanlar son derece
üzüldüler. Medine'li Şâir Hassân, Zeyd ve Hubeyb için mersiyeler yazdı.
Rasûlullah (s.a.s.)'de:
-"Allah lâyık oldukları cezâyı versin" diyerek, cânileri Allah'a havâle etti.
2- MEÛNE KUYUSU FÂCİASI (Safer 4 H./ Temmuz 625 M.)
Necid Şeyhi Ebû Berâ Mâlikoğlu Âmir, Medine'ye gelerek Rasûlullah (s.a.s.)'e:
-Eğer Necid Bölgesine bir irşât hey'eti gönderirseniz, büyük bir kısmının
Müslüman olacağını ümüd ediyorum, dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
Necid Bölgesi halkına güvenemiyorum, diye cevap verdi. Ebû Berâ, mürşitlerin
hayatı için kabîlesi adına kesin teminât verdiğinden, Rasûlullah (s.a.s) Ebû
Berâ'nın kardeşinin oğlu Âmir b. Tufeyl'e bir mektup yazdırarak, Münzir b.
Amr'ın başkanlığında 70 kişilik bir hey'eti Necid Bölgesine gönderdi. Bunların
hepsi de Suffe ashâbındandı. Kafile Medine'den 4 konak uzaklıkta Meûne Kuyusu
(Bi'r-i Meûne) denilen yere varınca, içlerinden Harâm b. Milhân ile Rasûlullah
(s.a.s.)'in mektubunu Âmir b. Tufey'le gönderdiler. Âmir mektubu bile okumadan
Harâm'ı şehid etti. Hey'etin tamamını öldürmek üzere kabîlesini
(Âmiroğulların'ı) teşvik ettiyse de onlar "Biz Ebû Berâ'nın emân ve sözünü
ayaklar altına alamayız", diyerek ona uymadılar. Âmir b. Tufeyl Süleym
Kabîlesi'ne mensûp Usayye, Rı'l, Zekvân ve Lihyânoğuları ile Harâm b. Milhân'ın
dönmesini beklemekte olan mürşitler üzerine hücum etti. Hepsi şehid oldu.
İçlerinden yalnızca Ka'b b. Zeyd yaralı olarak kurtulmuştu. O da Hendek
Savaşı'nda şehid oldu.
Rasûlullah (s.a.s.)'i, Cibrîl bu fâciadan haberdar etti. Seriyyedeki bütün
ashâbın Rablarına kavuştular, Allah onlardan râzı oldu... diye bildirdi.
Rasûlullah (s.a.s.) bu fâciadan son derece elem duydu. Tam 40 sabah Rı'l,
Zekvân, Usayye ve Lihyanoğulları için bedduâ etti.(216)
Amr b. Ümeyye ise, olay esnâsında develeri otlatmakla görevli olduğu için esir
düşmüş, sonra kurtulmuştu. Medine'ye dönerken, iki Necidliye rastladı. Şehid
edilen arkadaşlarının öcünü almak için bunları uyurken öldürdü. Halbuki bunlar,
müslümanların himâyesinde olan Âmir oğullarındandı. Bu sebeple bunların
âilelerine diyetleri (kan bedelleri) ödendi.
3- NADÎROĞULLARI GAZVESİ (Rabiulevvel 4
H./Ağustos 625 M.)
Benî Nadîr Yahûdîleri Medine'ye iki saatlik bir mesâfede oturuyorlardı.
Aralarındaki anlaşma gereğince, Müslümanların ödedikleri diyete, Yahudî
kabîlelerinin de katılması gerekiyordu. Âmir oğullarından, Amr b. Ümeyye'nin
yanlışlıkla öldürdüğü iki kişinin diyeti ödenecekti. Rasûlullah (s.a.s.) yanına
ashâbından 10 kişi alarak, diyetten paylarına düşeni istemek üzere Nadîroğulları
yurduna gitti. Yahudîler, Rasûlullah (s.a.s.)'in teklifini kabul etmiş
göründüler, fakat ayaklarına kadar gelişini fırsat sayarak, Rasûlullah
(s.a.s.)'e sû-i kast yapmayı planladılar.
Bir evin gölgesinde oturmakta olan Hz. Peygamber (s.a.s.)'in üzerine, evin
saçağından bırakacakları büyük bir taşla O'nu öldürmek istediler.(217)
Cenâb-ı Hakk, peygamberini Yahûdîlerin hazırlığından haberdar etti. Rasûlullah
(s.a.s.) oradan ayrılıp Medine'ye döndü. Yahûdîlerin tuzağını ashâbına bildirdi.
Bu davranışlarıyla Nadîroğulları anlaşmayı bozmuşlardı. Rasûlullah (s.a.s.),
Muhammed b. Mesleme'yi bunlara göndererek 10 gün içinde Medine'yi terk
etmelerini, 10 günden sonra kim kalırsa boynunu vuracağını kendilerine bildirdi.
Yahûdîler yol hazırlığına başladılar. Fakat, münafıkların başı Übeyyoğlu
Abdullah:
-"Medine'den çıkmayın, biz size yardım ederiz, Kurayzaoğulları da yardım edecek,
diye gizlice haber gönderdi. (218) Bu sebeple Nadîroğulları yol hazırlığından
vazgeçip kendilerini savunmaya karar verdiler.
Rasûlullah (s.a.s.) Rabiulevvel'de Nadîroğulları yurdunu kuşattı. Nadîroğulları
bir yıllık yiyeceklerini depo ettikleri kalelerinin sağlamlığına
güveniyorlard.(219) Kuşatma, 15-20 gün sürdü. Savaş sokaktan sokağa, evden eve
atlayarak devâm etti. Rasûlullah (s.a.s.) Yahûdîlere siper olan, savaşı
zorlaştıran hurma ağaçlarını kestirdi.(220)
Nadîroğulları, münâfıklardan da, Kurayzaoğullarından da bekledikleri yardımı
görmediler. Muhâsaranın kaldırılması için emân dilediler. Berâberlerinde
götürebildikleri kadar mal ile Medine'den çıkmalarına izin verildi. 600 deve
yükü eşya ile Medine'den ayrıldılar. Bir kısmı Şam'a, bir kısmı Filistin'e göç
etti. Selâm, Kinâne ve Huyey ismindeki reisleri ise Hayber'e sığındılar.
Üzüntülerini belli etmemek için, şarkılar söyleyip, defler çalarak Medine'den
ayrıldılar. Bunlar daha sonra Hendek Savaşı'nı hazırladılar.
50 zırh, 50 miğfer, 340 kılıç ve diğer bazı mallar ganimet olarak Müslümanlara
kaldı. Rasûlullah (s.a.s.) bu ganimetleri muhâcirlere ve yoksullara
dağıttı.(221)
Uhud Savaşı'ndan sonra Müslümanların itibârı sarsılmıştı. Nadîroğulları'nın
Medine'den çıkarılmasıyla, Medine civârındaki müşrik kabîleleri arasında
Rasûlullah (s.a.s.) 'in nüfûzu tekrar kuvvetlenmiş oldu.
4- RASÛLULLAH (S.A.S.)'İN HZ. ÜMMÜ SELEME
İLE EVLENMESİ
Asıl adı Hind olan Ümmü Seleme, Ebû Ümeyye el-Mahzûmî'nin kızıdır. İlk kocası
Ebû Seleme Abdullah b. Abdülesed, Abdülmüttalib'in kızı Berre'nin oğlu olup,
Rasûlullah (s.a.s.)'in halazâdesi idi. Kocası ile birlikte Habeşistan'a hicret
etmiş, ilk çocuğu Seleme orada doğmuştu.
Ümmü Seleme'nin ilk eşi Ebû Seleme, Uhud Savaşı'nda aldığı yara sebebiyle vefât
etti. Rasûlullah (s.a.s.) Ebû Seleme'yi çok severdi. Vefâtından sonra dört
çocuğu ile kimsesiz ve himâyesiz kalan eşi Ümmü Seleme'yi nikâhlayarak himâyesi
altına aldı. Ümmü Seleme, fazilet ve olgunluk yönünden Hz. Aişe'den sonra
Ezvâc-ı tâhirâtın en üstünüydü. Ezvâc-ı tâhirât içinde en son vefât eden, Ümmü
Seleme olmuştur. Hicretin 59'uncu yılı 84 yaşında vefat etmiş, Baki kabristanına
defnedilmiştir.
5-İÇKİ VE KUMARIN HARAM KILINMASI
Mekke devrinde içki ve kumar yasaklanmış değildi. Müslümanlardan da içki içen ve
kumar oynayanlar vardı. Rasûlullah (s.a.s.) bunlara ses çıkarmıyordu. İçki ve
kumarın yasaklanması birden bire değil, tedricen olmuştur.
İçki ile ilgili Kur'ân-ı Kerîm'de 4 âyet vardır. Mekke'de inen ilk âyetde:
"Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden içki yapar, güzel bir rızık
edinirsiniz", (en-Nahl Sûresi, 67) buyrulmuş, içki yasaklanmamıştır. Medine
devrinde Hz Ömer ve Muâz gibi bazı sahâbe:
-Ey Allah'ın Rasûlü, içki hakkında bize yol göster, çünkü şarab aklı gideriyor,
diye Rasûlullah (s.a.s.)'e baş vurdular: Hicretin 4'üncü yılı Şevvâl ayında:
"Sana içki ve kumarı soruyorlar. De ki: Bunlar da hem büyük günah, hem de
insanlara bazı yararlar var, fakat günahları menfaatlerinden daha büyük..."
(el-Bakara Sûresi, 219) anlamındaki âyet indi. İçkiyi ilk yasaklayan âyet bu
oldu. Fakat bu âyetle içki kesinlikle yasaklanmadığından, "günahı var" diye
bırakanlar olduğu gibi, "faydası da var" diye eskisi gibi içenler de vardı.
Abdurrahman b. Avf'ın verdiği bir ziyâfette dâvetliler içki de içmişlerdi. Akşam
namazında cemâte imâm olan zât "el-Kâfirûn Sûresi"ni sarhoşluk sebebiyle yanlış
okudu. Âyetlerin anlamları değişti. Bunun üzerine:
"Ey inananlar, ne söylediğinizi bilecek duruma gelmedikçe, sarhoş iken namaza
yaklaşmayın," (en-Nisâ Sûresi, 43) anlamındaki âyet indi.
Bir müddet sonra Ensardan Mâlik oğlu Itbâ'nın ziyâfetinde dâvetliler sarhoş
oldular. Sa'd b. Ebî Vakkas bir şiir okuyarak kendi soyunu övdü, ensârı ise
yerdi. Ensârdan bir zât da, sofrada yedikleri devenin çene kemiğini Sa'd'a vurup
başını yardı. Sa'd, Hz. Peygamber (s.a.s)'e şikâyette bulundu. O zaman:
"Ey İnananlar, içki, kumar, tapınılmak için dikilmiş taşlar (putlar), fal
okları, ancak şeytanın işinden birer pisliktir. Bunlardan uzak durun ki,
kurtuluşa eresiniz..." (el-Mâide Sûresi, 90) anlamında inen âyetle içki ve kumar
kesinlikle yasaklandı. Rasûlullah (s.a.s) bu yasağı hemen ilân ettirdi. Bütün
Müslümanlar içkiyi bıraktılar. Evlerinde, dükkânlarında bulunan bütün içkileri
sokaklara döktüler.
Rasûlullah (s.a.s) Efendimiz içkiyle ilgili olarak:
"Sarhoş edici bütün içkiler haramdır." (Müslim,3/ 1575-1576; et-Tâc, 3/141).
"Çoğu sarhoşluk veren içkinin azı da haramdır" buyurmuştur. (İbn Mâce, es-Sünen,
2/l124 Hadis No: 3392;et-Tâc 3/142)
"İçki, bütün kötülüklerin anasıdır." (Keşfü'l Hafâ, l/382 (Hadis No: 1225,
Beyrut 1351) buyurmuştur.
V-HİCRETİN BEŞİNCİ YILI
(626-627 M.)
1- BENÎ MUSTALIK GAZÂSI (MÜREYSİ' SAVAŞI)
(2 Şabân 5 H./17 Aralık 626 M.)
Mustalikoğulları Huzâa kabilesindendir. Necid bölgesinde, Medine'ye 9 günlük bir
yerde yerleşmişlerdi. Müslümanlarla iyi geçiniyorlardı. Fakat, Kureyşlilerin
teşvikiyle kabîle reisi Ebû Dırâr oğlu Hâris çevrede yaşayan bedevi kabîlelerle
birleşerek Medine'ye baskın için hazırlığa başladı. Rasûlullah (s.a.s) durumu
öğrenince, Medine'de Zeyd b. Hârise'yi kaymakam bıraktı. 30'u atlı, 1000 kişilik
bir kuvvetle Benî Mustalık üzerine yürüdü. (2 Şabân 5 H./17 Aralık 626 M.)
Bedevîler, Müslümanların üzerlerine geldiğini duyunca, korkup dağıldılar.
Hâris'in etrafında sâdece kendi kabilesi kaldı.
Benî Mustalık Müreysi' suyu yanında toplanmış henüz hazırlıklarını
tamamlayamamıştı. Müslüman olmaları teklif edildi, kabûl etmediler. Fakat
Müslümanların düzenli hücûmlarına karşı duramayıp bir saat içinde dağıldılar.
Savaş sonunda, Müslümanlardan bir kişi şehid oldu, müşrikler ise 10 ölü
verdiler. Ayrıca, Müslümanlar ganimet olarak 700 esir, 5000 koyun, 2000 deve ele
geçirdiler.
2- RASÛLULLAH (S.A.S.)'IN CÜVEYRİYE İLE
EVLENMESİ
Esirler arasında, kabile reisi Hâris'in kızı Cüveyriye de vardı. Kocası Safvan
oğlu Müsâfî savaşta ölmüş, kendisi de esir düşmüştü. Ganimetlerin taksiminde,
Sâbit b. Kays'ın payına ayrılmıştı. Babası Hâris, Peygamber (s.a.s)'e başvurarak
kızının şerefinin korunmasını istedi.
Hz. Peygamber (s.a.s), Cüveyriye'nin bedelini Sâbit b. Kays'a ödeyerek onu
serbest bıraktı. Cüveyriye kabîlesine dönmedi, kendi isteği ile Rasûlullah
(s.a.s)'la evlendi. Bunun üzerine ashâb:
-"Rasûlullah (s.a.s)'in eşinin yakınları esir tutulmaz" diyerek ellerindeki
bütün esirleri serbest bıraktılar. Bu sebeple Hz.Âişe:
-Kavmi için, Cüveyriye kadar hayırlı başka bir kadın bilmiyorum,
demiştir.(222/1)
Görüldüğü üzere Peygamber (s.a.s) Efendimizin Cüveyriye ile evlenmesinin amacı
siyâsî idi. Bu evlilik sebebiyle,bütün esirler fidye ödemeden serbest
bırakıldılar. Mustalıkdğulları daha sonra toptan Müslüman oldu.
3- TEYEMMÜMÜN MEŞRÛ KILINMASI
Rasûlullah (s.a.s) her sefere çıkışında, aralarında kur'a çekerek hanımlarından
birini yanında götürürdü. Benî Mustalık Gazâsında, Hz. Âişe'yi götürmüştü.
Dönüşte, bir gece konak yerinden hareket edileceği sıra Hz. Âişe'nin
gerdanlığının kaybolduğu anlaşıldı. Rasûlullah (s.a.s), aranmasını emretti, bu
yüzden hareket gecikti. Derken sabah namazı vakti oldu. Oysa abdest için
yanlarında yeterli su yoktu. Zamanında hareket edilebilseydi, su başına
yetişilecekti. Namaz vakti çıkacak, diye herkes telâş içindeydi. Hz. Ebû Bekir,
bu hâle sebep olan kızı Âişe'yi azarlamış hatta hırpalamıştı. İşte Müslümanlar
böyle bir sıkıntı içindeyken, su bulunmadığında temiz toprakla teyemmüm
yapılacağını bildiren âyet indi.(222/2) Müslümanlar son derece sevindiler, hemen
teyemmüm yaparak namazlarını kıldılar.
Hareket edileceği sırada, gerdanlık bulundu. Hz.Âişe'nin çökmüş olan devesinin
altında kalmıştı.(223)
4- İFK (İFTİRA) OLAYI (224)
Mureysi' Savaşı dönüşünde, bir konaklama sırasında Hz Âişe kazâ-i hâcet için
mahfesinden* çıkarak, konaklama yerinden uzaklaşmıştı. Bu sırada Yemen
boncuğundan yapılmış gerdanlığı düşmüş, onu ararken gecikmişti. Dönüşünde,
kafileyi yerinde bulamadı. O'nu mahfesinde sandıkları için, beklemeyip hareket
etmişlerdi.
Hz. Aişe, -mahfede olmadığım anlaşılınca,- beni ararlar, diye olduğu yerde
beklerken, arkadan askerin bıraktığı şeyleri toplamakla görevlendirilen Safvân
b. Muattal geldi. Hz. Âişe'yi görünce, devesini çöktürdü; Hz.Âişe bindi. Safvân
deveyi önünden çekerek ilerledi. Öğle sıcağında başka bir konak yerinde kafileye
yetiştiler.
Münâfıklar bu olayı fırsat bildiler. Hz. Âişe tamâmen örtülü olduğu ve Safvân
ile aralarında konuşma bile geçmediği halde, Hz. Âişe'nin iffetine iftirâ
etmekten çekinmediler. Rasûlullah (s.a.s) son derece üzüldü. Hz. Âişe kederinden
hastalandı. Sonunda masûm olduğu âyetle bildirildi.(225) İftirâcılara da "hadd-i
kazf"(iffetli kimselere iftira cezâsı) uygulandı. Her birine 80'er deynek
vuruldu.(226)
5- HENDEK SAVAŞI (Şevval 5 H./ Şubat 627 M.)
Mü'minler, müttefik düşman birliklerini
gördüklerinde, "İşte Allah ve Rasûlünün
bize vâdettiği şey budur. Allah ve Peygamber doğru söylemiştir" dediler. Bu,
onların imân ve teslimiyetlerini artırmaktan başka bir şey yapmadı."
(el-Ahzâb Sûresi, 22)
Bir taraftan karşı tarafa geçmeyi engelleyen derin ve uzun çukara"hendek" denir.
Medine'yi savunmak üzere, çevresine hendek kazıldığı için bu savaşa, "Hendek
Gazvesi" denildiği gibi, bir çok müşrik ve Yahûdî kabîlesi, Müslümanlara karşı
birleştiği için" Ahzâb Harbi" de denilmiştir.
"Ahzâb", "hızb" kelimesinin çoğuludur. Hizb, aynı düşünce, inanç ve kanaatı
paylaşan insan topluluğu demektir.
a) Yahûdîlerin Müşriklerle İşbirliği
Medine'den sürülen Benî Nadîr Yahûdîlerinin reisleri, Hayber'e sağınmışları.
Müslümanlardan öc almak istiyorlardı. Başta Ahtaboğlu Huyey olmak üzere, 20
kadar Yahûdî lideri 70 kişilik bir hey'et ile Mekke'ye gittiler.
-Müslümanlar gün geçtikçe kuvvetleniyor. Onlara kırşı birlikte hareket
etmeliyiz. Biz savaş için hazırız. Medine'deki Benî Kurayzalı kardeşlerimiz de
savaşta Müslümanları arkadan vuracak... diye müşriklere işbirliği teklif
ettiler. Kendileri "ehl-i kitab" ve tek tanrı inancında oldukları halde,
putperest müşriklere hoş görünmek için:
-"Sizin tuttuğunuz yol, (sizin dininiz) Müslümanlarınkinden daha doğru..."(227)
dediler. Daha sonra Mekke dışındaki Gatafan, Esed, Kinâne, Süleym, Fezâre,
Mürre, Eşca ve Eslem... gibi bedevi Arap kabileleriyle görüştüler. Hayber'in bir
yıllık hurma mahsûlünü vermeği va'd ederek, onların da savaşa katılmalarını
sağladılar.
Mekke'liler 300'ü atlı, 1500'ü develi 4000 kişilik bir kuvvet hazırladılar.
Mekke dışındaki bedevî kabîlelerin katılmasıyla ordunun sayısı 10 bine ulaştı.
Şimdiye kadar böyle bir kuvvet toplanmamıştı. Medine'yi basıp Müslümanlığı yok
edeceklerdi. Ordunun başkomutanı Ebû Süfyân idi.
b) Medine Çevresine Hendek Kazılması
Rasûlullah (s.a.s.) Mekke'deki hazırlıkları, Kureyş ordusu henüz hareket etmeden
haber aldı. Ashâbını toplayarak, bu korkunç saldırıya nasıl karşı koyacaklarını
istişâre etti. Müzâkere sırasında, aslen İranlı olan Selmân (Selmân-ı Fârisî):
-Yâ Rasûlallah, İran'da düşman saldırısından korunmak için, şehrin etrâfına,
hendek kazarlar. Biz de öyle yapalım, dedi.
Esâsen Medine'nin üç tarafı, evlerin yüksek dış duvarları, yalçın kayalıklar ve
sık hurmalıklarla çevrilmişti. Düşman saldırısına karşı, sadece kuzey yönü
açıktı. Bu tarafa da, düşmanın geçemeyeceği derinlikte bir hendek kazılırsa,
savunma kolaylaşırdı.
Arablarca bilinmeyen bu savunma şekli uygun görüldü. Saldırıya elverişli olan
kuzey tarafda hendek kazılacak yer işâretlendi.
Rasûlullah (s.a.s.), ashâbını 10'ar kişilik gruplara ayırdı. Her grubun kazacağı
kısmı belirledi. Mevsim kış, hava soğuktu. Esen rüzgâr, hendekte çalışanların
ellerini ayaklarını âdeta donduruyordu. Medine'de kıtlık vardı. Müslümanlar üç
gün bir şey yemeden aç çalıştılar.* Rasûlullah (s.a.s.) bile açlıktan karnı
üzerine taş bağlamıştı.(228) Ashâbla birlikte Hz. Peygamber (s.a.s.) bizzât
toprak kazıyor, açlığa, soğuğa, yorgunluğa karşı gayretlerini artırıcı sözler
söylüyordu. Bir ara, sert bir kaya çıkmış, kimse parçalayamamıştı. Rasûlullah
(s.a.s.) hendeğe indi, ilk vuruşta, kayanın üçte biri koptu. Hz. Rasûlullah
(s.a.s.):
-Allâhü Ekber, bana Şam'ın anahtarları verildi. Şu anda Şam'ın kırmızı
köşklerini görmekteyim, dedi. İkinci vuruşta kayanın yarısı daha koptu.
Rasûlullah (s.a.s.):
-Allâhü Ekber, bana Fars ülkesinin anahtarları verildi. Şu anda, Kisrânın beyaz
köşklerini görmekteyim, buyurdu. Üçüncü darbede kaya, tamâmen parçalandı.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):
-Allâhü Ekber, bana Yemenin anahtarları verildi. Şimdi ben San'a'a'nın
kapılarını görüyorum, buyurarak bütün bu ülkelerin pek yakında Müslümanların
olacağını müjdeledi.(229) Münâfıklar, Rasûlullah (s.a.s.)'in bu müjdelerini,
hayal sayıyorlardı.
"Münafıklar ve kablerinde hastalık olanlar: Allah ve Rasûlü bize sâdece kuru
vaadlerde bulundular, diyorlardı." (Ahzâb Sûresi, 12)
Açlığa, soğuğa ve her türlü sıkıntıya rağmen, yaklaşık 5,5 km, uzunlukta bir
atın karşıya sıçrayamayacağı genişlik ve derinlikte kazılan hendek, düşman
gelmeden önce, iki hafta içinde tamamlandı.
c) Müşriklerin Medine'yi Kuşatması
Müşrikler, Medine önünde, şimdiye kadar benzerini görmedikleri derin bir
hendekle karşılaşınca, şaşırdılar. Bir hamlede Medine'yi alt üst edip,
Müslümanları yok edeceklerini hayâl etmişlerdi. Bunun kolay olmayacağını
gördüler. Hendek boyunca, aşağı-yukarı ilerlediler, geçecek bir yer bulamadılar.
Sonunda, Kureyşliler hendeğin batı kısmına, Bedevî kabîleler de doğu kısmına
karargâh kurdular. Böylece Medine'yi kuşattılar. (Şevvâl 5 H./Şubat 627M.)
d) Sıkıntılı Günler
10 bin kişlik müşrik ordusu karşısında, Müslümanların sayısı 3 bin
kadardı.Yalnızca 36 atları vardı. Önlerinde hendek, arkalarında ise Sel‘ Dağı
bulunuyordu. Ancak Benî Kurayza anlaşmayı bozar da müşriklerle işbirliği
yaparsa, Müslümanlar çok tehlikeli bir duruma düşeceklerdi. Bu takdirde,
Müslümanlar Hendek önünde düşmanla uğraşırken, Yahûdîlerin Medine'yi basıp,
kadınları ve çocukları kılıçtan geçirmeleri mümkündü.
Karşılıklı ok ve taşların atılmasıyla başlayan kuşatma, aralıksız 27 gün sürdü.
Müslümanlar açlık ve sefâlet içinde, zor ve sıkıntılı günler geçirdiler. Savaşın
en tehlikeli bir ânında, Benî Nadir Reisi Ahtab oğlu Huyey'in teşvikiyle Benî
Kurayza Yahûdîleri de anlaşmayı bozup, müşriklerle işbirliğine başladılar.
Rasûlullah (s.a.s.)'in nasihat için kendilerine gönderdiği Evs kabilesi Reisi
Sa'd b. Muâz'ı dinlemediler. Düşmanlıklarını açıkça bildirdiler.
Müslümanlar, hendek önünde 10 bin kişilik müşrik ordusuna karşı durmağa
çalışırken, bir yandan da, Medine'yi Yahûdîlerin baskınından korumak zorunda
kaldılar. Böyle tehlikeli bir anda, münâfıklar da bozgunculuğa başladılar. Hem
savaşı bıraktılar, hem de askerin mâneviyâtını sarsıcı propaganda yaptılar.(230)
Kuşatmanın uzayıp gitmesi, müşrikleri de usandırdı. Mevsim kış, havalar soğuktu.
Esâsen onlar, böyle günlerce sürecek bir kuşatma için değil, bir kaç saatte
sonuca ulaşılacak bir zafer için gelmişlerdi. İşi bir an önce bitirmek için
bütün güçleriyle genel bir hücûma geçtiler. Bir taraftan Müslümanların üzerine
ok yağmuru yağdırırken içlerinden (Dırâr, Cübeyre, Nevfel, Amr b. Abdivedd gibi)
bir kaç tanesi de, elverişli bir yerden atlarıyla hendeği geçtiler. Bunların her
biri, Araplar arasında bin kişiye denk sayılıyordu. En meşhûrları olan Amr b.
Abdivedd mübâreze sonuda Hz. Ali tarafından öldürüldü; diğerleri kaçtılar.
Nevfel kaçarken hendeğe düştü ve Hz. Ali'nin kılıcıyla can verdi.
Ertesi gün, savaşın en çetin günü oldu. Bir taraftan müşrikler, diğer taraftan
Benî Kurayza Yahûdîleri hücûma geçtiler, aralıksız akşama kadar ok yağmurunu
sürdürdüler. Rasûlullah (s.a.s.) ve Müslümanlar, o gün namaz kılmak için bile
fırsat bulamadılar. Öğle, ikindi ve akşam namazlarını, yatsıdan önce, tek
ezanla, tertip üzere kazâ ettiler.(231)
e) Harb Hiledir
Gatafan Kabilesinden Nuaym b. Mes'ûd, bu sırada müslüman olmuştu. Bundan
kimsenin haberi yoktu. Rasûlullah (s.a.s.)'la gizlice görüşerek, müşriklerle
Yahûdîlerin arasını açmak için izin istedi. Rasûlullah (s.a.s.):
-Harp hiledir*, yapabilirsen yap, buyurdu. Nuaym önce Benî Kurayza'ya gitti.
-Benim size olan dostluğumu bilirsiniz. Sizin için endişe ediyorum. Mekkeliler
bu işten usandı, bırakıp giderlerse, Müslümanlar karşısında yapayalnız
kalacaksınız. O zaman hâliniz nice olur? Onlardan bir kaç rehin isteyin, aksi
halde yardım etmeyin... dedi. Sonra Ebû Süfyân'a geldi:
-Duydun mu, Benî Kurayza anlaşmayı bozduğuna pişman olmuş. Sizi bırakıp giderler
diye, Müslümanlarla yeniden anlaşmaya başlamış. Sizden rehin alıp, onlara teslim
etmeği vadetmiş, dedi. Ebû Süfyân esâsen Yahûdîlere pek güvenemiyordu. Ertesi
gün, denemek için Yahûdîlerden yardım istedi. Yahûdîler hemen rehin istediler.
Ebû Süfyân isteklerini kabûl etmeyince, her iki taraf da:
-Nuaym doğru söylemiş, dediler. Aralarında güven kalmadı. (232)
f) Rasûlullah (s.a.s.)'in Duâsı ve
Kuşatmanın Sona Ermesi
Rasûlullah (s.a.s.), o sıkıntılı gün:
-Allah'ım, ey Kur'ân'ı indiren ve hesâbı tez gören Rabbım; Şu Arap kabîlelerini
dağıt, topluluklarını boz, iradelerini sars. (233) diye duâ etti. Duâsı bitince,
Rasûlullah (s.a.s.)'in yüzünde sevinç eseri görüldü. Rabb'ımın yardım va'dini
size müjdelerim, buyurdu. İşte o akşam, âyet-i celîle ve hadis-i şerifte
bildirilen "sabâ rüzgârı" esmeğe başladı.(234) Fırtına ve kasırga çadırları
söküp uçurdu, yemek kazanları devrildi, ocaklar söndü, develer ve atlar
birbirine karıştı. Müşriklerin ağızları, burunları, gözleri toz-toprakla doldu.
Karargâhları alt üst oldu. Ortalığı dehşet kapladı. Neye uğradıklarını
bilemediler.
Müşriklerin mâneviyâtı iyice bozulmuştu. İçlerine korku düştü. Uzun süren ve hiç
bir sonuç alınamayan kuşatmadan usanıp bezmişlerdi. Ebû Süfyân:
-"Ben dönüyorum, siz de gelin, diyerek devesine bindi. Mekke'nin yolunu tuttu.
Diğerleri de onu izlediler.
Panik pek âni ve şuursuzca olmuştu. Bu yüzden, müşrikler pek çok techizât, gıda
maddesi ve eşyayı toplayamadan çekildiler. Sabah olunca, Müslümanlar düşmandan
kalan eşyâyı ve sağa-sola dağılan develeri toplayıp ordugâhlarına getirdiler.
Ebû Süfyân'ın Yahûdîlerden aldığı 20 deve yükü hurma da ele geçen ganimetler
arasındaydı. Böylece, Müslümanlar hem kuşatmadan, hem de açlık sıkıntısından
kurtuldular.
Kur'an-ı Kerîm'de bu durum şöle anlatılmaktadır:
"Ey inananlar, Allah'ın size olan nimetlerini hatırlayın. Üzerinize ordular
gelmişti, Biz de onların üzerine rüzgâr ve sizin göremediğiniz ordular
(Melekler) göndermiştik." (el-Ahzâb Sûresi.9)
"Allah, kâfirleri hiçbir zafer elde edemeden, kin ve öfkeleriyle geri çevirdi.
Savaşta mü'minlere Allah'ın yardımı yetti. Allah yegâne kuvvetli ve galib
olandır." (el-Ahzâb Sûresi, 25)
Bu savaşta, müşriklerden 4 kişi ölmüş, Müslümanlardan 5 kişi şehid düşmüştür.
Savaştan sonra Rasûlullah (s.a.s.):
-"Bundan sonra sıra bizde. Müşrikler artık üzerimize gelemeyecek, biz onların
üzerine gideceğiz." buyurdu.(235) Gerçekten de öyle oldu.
6- KURAYZAOĞULLARI GAZVESİ (Zilkade 5 H,/Mart 627 M.)
a) Savaşın Sebebi
Rasûlullah (s.a.s.) Medine'deki Yahûdî kabîleleriyle ayrı ayrı anlaşmalar
yapmıştı. Bunlardan Kaynuka ve Nadîroğullarının, anlaşma hükümlerine uymadıkları
için Medine'den çıkarıldıklarını daha önce görmüştük. Kurayza oğulları ise, Uhud
Savaş'ından sonra anlaşmayı yeniledikleri için yerlerinde kalmışlardı.
Hendek Savaşında, Benî Kurayza Yahûdîleri önce anlaşmaya bağlı kaldılar. Hendek
kazılırken, kazma, kürek gibi âletler vererek Müslümanlara yardımcı oldular.
Ancak, savaşın en tehlikeli bir ânında, Benî Nadîr Reisi Huyey b. Ahtab'ın
teşvikiyle anlaşmayı bozdular. Müslümanlarla birlikte Medine'yi savunmaları
gerekirken, müşriklerle birlikte, Müslümanlara karşı savaşa girdiler.(236)
Böylece vatana ihânet suçu işlediler. Rasûlullah (s.a.s.)'in nasihat için
gönderdiği Evs Kabilesi Reisi Sa'd b. Muâz'ın sözlerine de kulak asmadılar. Hz.
Peygamber (s.a.s.) hakkında çirkin sözler söyleyerek düşmanlıklarını açıkça ilân
ettiler. Ancak, Benî Kurayza'dan yaptıklarının hesâbı sorulacaktı. Bu sebeple,
Hendek Savaşından Medine'ye döner dönmez, Benî Kurayza üzerine sefer emri
verildi.
Rasûlullah (s.a.s.) Hendek Savaşı'ndan dönmüş silahlarını çıkarmış, üzerindeki
toz-toprağı temizlemek için, gusletmek istemişti. Bu esnâda Cibrîl (a.s.) at
üstünde ve toz-toprak içnde geldi:
-"Aa, silahını çıkardın mı; vallâhi biz melekler çıkarmadık. Haydi, şunların
üzerine yürü", diye Kurayzaoğullarını işâret etti. (237) Rasûlullah (s.a.s.)
derhal Benî Kurayza'ya sefer ilân etti. Ashâbın sür'atle yola çıkmalarını
sağlamak için,
-Hiç kimse ikindi namazını sakın başka yerde kılmasın, ancak Benî Kurayza
yurdunda kılsın, buyurdu.
Ashâbın bir kısmı bu emrin zâhirine uyarak, namazlarını Benî Kurayza yurduna
varınca kıldılar. Bir kısmı da Peygamber (s.a.s.)'in maksadı, acele etmemizi
sağlamaktır, diyerek, vakit çıkmadan yolda kıldılar. Hz. Rasûlullah (s.a.s.) her
iki zümrenin yaptığını da hoş gördü.(238)
Müslümanların toplanması yatsıya kadar devâm etti sayıları 3 bini buldu.
Müslümanların üzerlerine geldiğini görünce sövüp-sayarak kalelerine çekilen Beni
Kurayza'nın sayısı 900 kadardı.
b) Benî Kurayza'ya Verilen Cezâ
Kuşatma 25 gün sürdü. Kurayzaoğulları anlaşmayı bozduklarına pişman oldular.
Diğer Yahudî kabileleri gibi Medine'den çıkıp gitmek için izin istediler. Fakat
Hz. Rasûlullah (s.a.s.) kayıtsız şartsız teslim olmalarını istedi. Reisleri Ka'b
b. Esed'in başkanlığında toplandılar. Ka'b:
-"Tevratta bildirilen son peygamberin bu olduğu anlaşıldı. Müslüman olup
kurtulalım, dedi Yahûdîler:
-Biz Tevrat üzerine başka kitab kabul etmeyiz, dediler, Ka'b:
-Öyleyse,kadınları ve çocukları öldürelim. Sonra kaleden çıkıp çarpışalım, belki
başarırız, dedi. Onlar:
-Çoluk-cocuğumuz öldükten sonra, yaşamanın ne önemi var, diye cevâp verdiler.
Ka'b:
-O halde, yarın cumartesi, Müslümanlar bizden emîndir. Ansızın hücûm edelim,
onları gafil avlayalım, dedi.
-Biz cumartesinin hürmetini bozamayız, diye reddettiler. Sonunda kayıtsız
şartsız teslim oldular. Ancak haklarında Evs Kabilesi Reisi Sa'd b. Muâz'ın
hüküm vermesini istediler.
Benî Kurayza, Evs kabilesinin himâyesindeydi. Bu yüzden, Sa'd b. Muâz'ın
hakemliğini istiyorlardı. Sa'd, hastaydı. Hendek Savaşı'nda kolundan okla
yaralandığı için tedâvi görüyordu. Haberi alınca geldi.
-Kur'an-ı Kerîm'e göre mi, yoksa kendi kanunlarına göre mi hüküm vermemi
istiyorlar, diye sordu. Yâhudîler, kendi kanunlarına göre hüküm verilmesini
istediler. Sa'd da Tevrât'a göre karar verdi.(239)
a) Savaşabilecek durumdaki erkeklerin öldürülmesine,
b) Kadınların ve çocukların esir edilmesine,
c) Bütün mallarının da zaptedilmesine hükmetti.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):
"Ey Sa'd, Allah'ın rızâsına uygun hükmettin" buyurdu. (240) Yahudiler de karârın
Tevrât'a uygun olduğunu itirâf ettiler. Sa'd'in bu hükmü, Tevrât'ın Tesniye
kitabının 20. Babının 10-14 üncü âyetlerine uygun düşmüştü. Bu gün de vatana
ihânet edenlere ölüm cezâsı verilmektedir.
Benî Kurayza hakkındaki hükmü Hz. Ali ve Hz. Zübeyr icrâ ettiler. Kazılan büyük
bir hendeğin kenarında 600 kadar Yahûdînin birer birer boyunlarını vurup hendeğe
attılar. İçlerinden 4 tanesi Müslüman olup hayatlarını kurtardılar. Benî Nadîr
Reisi Huyey b. Ahtab ile Benî Kurayza Reisi Ka'b b. Esed de öldürülenler
arasındaydı.
Benî Kurayza'nın malları, mücâhidlere paylaştırıldı. Arâzisi ise, ensarın
rızâsiyle muhâcirlere verildi.
"Allah, Ehl-i Kitab'dan müşrikleri destekleyen (Benî Kurayza Yahûdî)lerini
kalelerinden indirmiş, kalblerine korku salmıştı. Onların kimini öldürüyor,
kimini de esir alıyordunuz. Yerlerini yurtlarını, mallarını ve henüz ayağınızı
bile basmadığınız toprakları Allah size mirâs olarak verdi. Allah her şeye
kadirdir ". (el-Ahzâb Sûresi, 26-27)
7- RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'İN CAHŞ KIZI
ZEYNEB'LE EVLENMESİ:
Zeyneb, Rasûlullah (s.a.s.)'in öz halası Ümeyme'nin kızıdır. Abdülmuttalib'in
torunudur. Hz Peygamber (s.a.s.), Zeyneb'i azadlısı Zeyd b. Hârise'yle
evlendirmişti. Dindar olmasına rağmen, azadlı bir kölenin eşi olmak Zeyneb'e
ağır geldi. Asâlet ve güzelliğini ileri sürerek, dâima Zeyd'in kalbini kırdı. Bu
yüzden, Rasûlullah (s.a.s.)'in:
-"Eşini tut, Allah'tan kork" (241) emrine rağmen, sonunda Zeyd O'nu boşadı.
Esâsen gerek Zeyneb, gerek kardeşi Abdullah bu evliliği başlangıçta
istememişler, "halanızın kızını azadlınıza mı lâyık görüyorsunuz?" demişlerdi.
Fakat:
-"Allah ve Rasûlü, bir şeye hükmettiği zaman, mü'min erkek ve mü'min kadın için
muhayyerlik yoktur." (el-Ahzâb Sûresi, 36) anlamındaki âyet inince, istemeyerek
rızâ göstermişlerdi. Çünkü Zeyneb, Kureyş'in Hâşimî kolundandı. Soylu bir
kadındı. İslâm'dan önceki Arap örfüne göre soylu bir kadın, azadlı da olsa, bir
köleyle evlenemezdi. Onlar, Zeyneb'in Rasûlullah (s.a.s.)'la evlenmesini
istiyorlardı. Oysa İslâm Dini bütün insanları, yaratılış bakımından eşit
saymıştı.(242)
Hz. Peygamber (s.a.s.), öz halasının kızı Zeyneb'i azadlısı ve evlâdlığı Zeyd
ile evlendirerek, Arapların yanlış anlayışını yıkmış oldu.
Diğer taraftan, Rasûlullah (s.a.s.), peygamberliğinden önce Zeyd'i evlâd
edinmişti. Arabların örfüne göre, evlâdlık öz çocuk gibi sayılır, evlâd edinen
kişinin mirâsçısı ve mahremi olurdu. Bu sebeple, evlâdlığın boşadığı kadın,
evlâd edinen kişiyle evlenemezdi. Kur'ân-ı Kerîm Arapların bu örfünü hükümsüz
saymış, evlâdlık âdetini kaldırmıştır.(243) Bu sebeple, evlâdlığın dul kalan
eşiyle, babalığın evlenmesi helâldir.
Rasûlullah (s.a.s.)'in, Arapların bu örfünü de yıkması gerekiyordu. Bu sabeple
Zeyd'den boşanan Zeyneb'i Allah'ın emriyle nikâhladı.(244) Böylece hem Zeyneb'i
hem de yakınlarını memnûn etmiş oldu.
Görüldüğü üzere, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu evliliği, dinî hükümlerin
uygulanması ile ilgilidir.
(222/1) İbn Hişâm, 3/308; İbn Sâd, Tabakat, 8/ 177; İbn Hacer, el-İsâbe, 7/565
(222/2) Bkz. en-Nisâ Sûresi, 43 ve el-Mâide Sûresi, 6
(223) Bkz. el-Buhârî, 1/86); Tecrid Tercemesi, 2/201-204 (Hadis No: İ)
(224) Olay hakkında geniş bilgi için bkz. el-Buhârî, 3/154 Tecrid Tercemesi,
8/85-112 (Hadis No: 1151); İbn Hişâm, 3/309-321; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/195-199
(*) Mahfe: Deve ve fil gibi hayvanların üzerinde seyahat edenlerin içine
oturdukları kafesli çadır veya sepet
(225) en-Nûr Sûresi, 11-13
(226) en-Nûr Sûresi, 40
(227) Bkz. en-Nisâ Sûresi, 51-52
* bk. Riyâzü's-Sâlihîn, 1/543-548 Hadis No: 522
(228) el-Buhârî, 5/45; Tecrid Tercemesi 10/227 (Hadis No: 1588)
(229) İbn Hişâm, 3/230; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/179; Târih-i Din-i İslâm,
3/258-259
(230) İçlerinden bir güruh (münâfıklar), Ey Medineliler, tutunacak yeriniz yok,
hemen geri dönün, demişlerdi. Bir kısmı da Peygamber (s.a.s.)'den evlerimiz
düşman saldırısına açık diye izin istemişlerdi. Oysa evleri açık değildi, sadece
savaştan kaçmak istiyorlardı. (el-Ahzâb Sûresi, 13)
(231) Bu savaştan başka, hiçbir olayda Rasûlüllah (s.a.s.)'ın namazını geçirdiği
nakledilmemiştir. Burada üç vakit namazını kazaya bırakması, Hendek savaşının ne
derece sıkıntılı ve meşakkatli geçtiğinin en büyük delilidir. Bu yüzden Hz.
Peygamber (s.a.s.):
- "Allah onların dünyada evlerini, âhirette kabirlerini ateşle doldursun. Bize
ikindiyi kılacak fırsat vermediler, nihâyet güneş battı" diye bedduâ etmiştir.
(el-Buhârî, 5/48 ve 3/233; Tecrid Tercemesi, 2/238 (Hadis No: 353) ve 8/396,
(1233 numaralı hadisin izâhı,)
* el-Buhârî, 4/24 (K. el-Cihad, B. 157)
(232) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/182-184
(233) el-Buhârî, 3/234 ve 5/49; Tecrid Tercemes, 8/395 (Hadis No: 1233)
(234) Bkz. el-Buhârî, 5/47 "Ben sabâ rüzgarıyle yardım olundum, Ad kavmi ise
debur (lodos) rüzgârıyla helâk edildi." (bkz.el-Hakka Sûresi, 6)
(235) el-Buhârî, 5/48; Tecrid Tercemesi, 10/230 (Hadis No: 1589); İbnü'l-Esîr,
a.g.e., 2/184
(236) el-Ahzâb Sûresi, 26
(237) el-Buhârî, 5/49-51; Tecrid Tercemesi, 8/ 325 (Hadis No: 1191)
(238) el-Buhârî, 5/50; Müslim, 3/1391 (Hadis No: 1770)
(239) Bkz. Tevrât, Tesniye Kitabı, Bab: 20, Ayet:10-14
(240) Bkz. el-Buhârî, 5/50; Tecrid Tercemesi, 10/ 245 (Hadis No: 1591)
(241) Bkz. el-Ahzâb Sûresi, 37
(242) "Allah katında en üstününüz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır".
(Hucûrat Sûresi, 13) "Ey insanlar Rabb'ınız birdir, babanız birdir. Arabın
Acem'e (Arab olmayana), Acemin Arab'a, beyazın siyaha, siyahın beyaza veya
kızılderiliye üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir." (Müsned-i Ahmed b.
Hanbel, 5/ 411; Mecmeu'z-Zevâid, 3/266 ve 8/84)
(243) "Allah evlâtlıklarınızı, oğullarınız gibi tutmanızı meşrû kılmamıştır".
(el-Ahzâb Sûresi 4)
(244) "... Sonunda Zeyd, eşiyle ilgisini kestiğinde, onu seninle evlendirdik ki,
evlâtlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde, onlarla evlenmek hususunda
mü'minlere sorumluluk olmadığı bilinsin." (Ahzâb Sûresi, 37)
VI- HİCRETİN ALTINCI YILI
(627-628 M.)
l– HUDEYBİYE BARIŞI (Zilkade 6 H./Mart 628 M.)
"Ey Muhammed, Biz sana apaçık bir zafer sağladık."
(Fetih Sûresi, 1)
a) Müslümanların Kâbe'yi Ziyâret Arzusu
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), Medine'ye hicret edeli 6 yıl olmuştu. Bu
süre içinde Mekke müşrikleriyle, Medine'de bulunan Müslümanlar arasında,
sırasıyla Bedir, Uhud ve Hendek Savaşları oldu. Mekke müşrikleri Medine'yi
basmak, Hz. Rasûlullah (s.a.s.)'i öldürmek, Müslümanlığı yok etmek için her
çâreye baş vurdular; bütün imkân ve güçlerini ortaya koydular; fakat amaçlarına
ulaşamadılar. Müslümanların günden güne güçlenmelerine, sayılarının artmasına
engel olamadılar.
Ancak Medine dışındaki kabîleler, Müslümanlığın ne olduğunu yeterince
bilmiyorlardı. Kâbe'nin komşusu ve koruycusu olduğu için saygı duydukları Kureyş
kabîlesi, kendi içlerinden çıktığı halde Hz. Muhammed (s.a.s.)'in
peygamberliğini kabûl etmemiş,hatta O'nu yurdundan çıkarmışlardı. Bu yüzden,
Müslümanlığın Medine dışındaki kabîlelere tanıtılabilmesi ve geniş ölçüde
yayılmasının sağlanabilmesi için, Mekke'lilerle barış yapılmasına ihtiyaç vardı.
Rasûlullah (s.a.s.), geçici de olsa Mekkelilerle barış yaparak, diğer
kabîlelerle serbestçe ilişkiler kurmayı arzu ediyordu.
Diğer taraftan, Mekkeli Müslümanlar, doğup büyüdükleri ve her şeylerini bırakıp
ayrıldıkları yurtlarını çok özlemişlerdi. Her namazda yöneldikleri kutsal
Kâbe'yi 6 yıldan beri ziyâret edemiyorlardı. Kâbe'yi ziyâret, bütün
Müslümanların en büyük ortak özlemleri olumştu.
b) Rasûlullah (s.a.s.)'in Rüyâsı
Hicretin 6'ıncı yılı, Rasûlullah (s.a.s.), gördüğü bir rüyâ üzerine(245) hep
birlikte Kâbe'yi ziyâret edeceklerini ashâbına müjdeledi.(246) Hazırlıklar
tamamlandı. Savaş yapılması yasak olan aylardan Zilkade'nin ilk pazartesi günü
(2 Zilkade 6 H./14 Mart 628 M.), yerine Mektûm oğlu Abdullah'ı vekil (kaymakam)
bırakarak, ashâbından 1400 kişi ile(247) Medine'den ayrıldı. Hanımlarından Ümmü
Seleme de berâberinde bulunuyordu. Maksadı savaş olmayıp, yalnızca Kâbe'yi
ziyâret etmekti. Mekkelileri telâşlandırmamak için, ashâbının silah taşımalarına
izin vermemiş, sadece yolcu silâhı olarak birer kılıç almışlardı. (248) Hac için
Mekke'ye gelecek düşman kabîlelerle yolda karşılaşmamak için, Kâbe ziyâretini
hac günlerinden önce yapmayı uygun görmüştü. Yanlarındaki 70 kurbanlık deveyi
kıladelediler ve Zülhuleyfe'de "umre" niyyetiyle ihrama girdiler.(249) Yol
güvenliğini sağlamak için 20 kadar süvâriyi öncü olarak gönderdiler.
c) Mekkelilerin Tepkisi
Mekkeliler, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Kâbe'yi ziyâret için yola çıktığını
duyunca telâşlandılar. Müslümanları Mekke'ye sokmamağa karar verdiler. Velîd
oğlu Hâlid ve Ebû Cehil'in oğlu İkrime'yi 200 süvâri ile öncü olarak
gönderdiler.
Resûlullah (s.a.s.), Mekkelilerin bu kararını önden gönderdiği gözcüleri
vasıtasiyle öğrendi. Sağ tarafa sapıp, yol güzergâhını değiştirerek,
Hudeybiye'ye kadar ilerledi.(250) Rasûlullah (s.a.s.)'in bindiği "Kasvâ" adlı
deve burada çöktü, bütün gayretlere rağmen kalkmadı. Müslümanlar:
-Kasvâ harin oldu, çöktü kalkmıyor, diye söylenmeğe başladılar. Rasûlullah
(s.a.s.):
-"Kasvâ harinleşmez, onun çökme huyu da yoktur. Fakat vaktiyle Fil'in Mekke'ye
girmesine engel olan ilahi kudret, şimdi de Kasvâ'yı ilerletmiyor. Allah'a yemin
olsun ki, Kureyş Cenâb-ı Hakk'ın kutsal kıldığı şeylere hürmet ve tâzim kasdıyle
benden her ne isterse, ne kadar ağır olursa olsun, istediklerini kabûl
edeceğim.. " buyurdu.(251)
d) Barış Müzakereleri
Bu sırada Huzâa kabîlesi reisi Büdeyl çıkageldi. Kureyşin, Müslümanları Mekke'ye
sokmamak için müşrik kabilelerle anlaştığını ve savaş hazırlığı içinde
olduklarını haber verdi.(252)
Rasûlullah (s.a.s.) savaş maksadiyle değil, sâdece Kâbe'yi ziyâret için
geldiklerini, daha önce yapılan savaşlarda Kureyş'in uğradığı kayıpları anlattı.
-İsterlerse belirli bir süre onlarla barış yapalım. Benimle diğer kabîlelerin
arasını serbest bıraksınlar, (karışmasınlar). Eğer ben üstün gelirde, Araplar
İslâmiyeti kabûl ederlerse, Mekkeliler de isterlerse bu dine girebilirler. Şayet
Araplar bana üstün gelirlerse, Kureyş savaş külfeti çekmeden istediğini elde
etmiş olur. Aksi halde, Allah'a yemin ederim ki, O'nun yolunda ölünceye kadar
onlarla savaşırım, Allah da yardımını gerçekleştirir, dinini üstün kılar,
buyurdu.(253)
Büdeyl, Rasûlullah (s.a.s.)'den duyduklarını Kureyş'e iletti. Kureyş ileri
gelenleri de savaşa taraftar değildi. Sakif kabilesi reisi Tâifli Mes'ûd oğlu
Urve'yi Hz. Peygamber (s.a.s.)'e gönderdiler. Rasûlullah (s.a.s.) Büdeyl'e
söylediklerini Urve'ye de anlattı. Urve hem Rasul-i Ekrem (s.a.s.)'le konuşuyor,
hem de Müslümanların durumunu ve bütün davranışlarını dikkatle tâkip ediyordu.
Dönüşünde gördüklerini özetle şöyle anlattı:
-Bilirsiniz ki ben birçok devlet başkanını ziyâret ettim, Rum Kayseri, Fars
Kisrâsı, Habeş Necâşi'sinin huzurunda elçi olarak bulundum. Yemin ederim ki,
Müslümanların Muhammed (s.a.s.)'e gösterdikleri hürmet, sevgi ve bağlılığı
bunların hiçbirinin sarayında görmedim... Sözlerini dikkatle dinliyorlar. Bir
şey sorunca, alçak (hafif) sesle cevâp veriyorlar. İsteklerini derhal yerine
getiriyorlar. Saygılarından yüzüne dikkatle bakamıyorlar. Abdestinden artan suyu
bile,-teberrük için-aralarında paylaşıyorlar... Madem ki, bize barış teklif
ediyor, kabûl edelim, dedi.
Mekkeliler, Urve'nin sözlerinden hoşlanmadılar. Bir iki elçi daha gidip geldi,
fakat hiç bir sonuca varılamadı.
Rasûlullah (s.a.s.), Kureyş'ten gelen eçilerle sonuca ulaşılamadığını gördü.
Kureyş'le görüşmek üzere Hz.Ömer'i Mekke'ye göndermeyi düşündü. Ömer:
-Yâ Rasûlallah, Mekkeliler benim kendilerine olan düşmanlığımı bilirler,
himâyesine sığınabileceğim bir yakınım da yok. Osman'ın Mekke'de akrabası çok,
Ebû Süfyân ile amcazâde. Osman bu işi benden daha iyi başarır, dedi.
Hz. Osman Mekke'ye gitti. Ebû Süfyân ve diğer Kureyş ileri gelenleriyle görüştü.
Maksatlarının sâdece Kâbe'yi ziyâret olduğunu anlattı. Mekkeliler:
-Hepinizi Mekke'ye bırakırsak, Araplar, "Kureyş Müslümanlardan korktu," derler.
Fakat istersen Kâbe'yi sen tavâf et, hepiniz birden olmaz, dediler. Hz. Osman,
Kâbe'yi Müslümanlardan ayrı olarak ziyâret etmeği kabûl etmedi.
-Rasûlullah (s.a.s.) tavâf etmedikce, ben de etmem, diyerek tekliflerini
reddetti. O'nun bu davranışı Mekkelileri kızdırdı, göz hapsine aldılar ve
dönmesine izin vermediler.
2- RIDVÂN BÎATI:
"Allah, mü'minlerden ağacın altında sana bîat ederlerken hoşnud
olmuştur.Gönüllerindekini bilerek onlara güvenlik vermiş, onlara yakın bir zafer
ve ele geçirecekleri bol ganimetler bahşetmiştir."
(el-Fetih Sûresi, 18-19)
Hz. Osman'ın gecikmesi, Müslümanları
telâşlandırdı. Öldürüleceğine dâir söylentiler çıktı. Böyle bir ihtimâle karşı
Resûlullah (s.a.s.) gereken tedbirleri aldı. Müslümanları Allah yolunda
yapacakları savaşta, canlarını fedâ etmekten çekinmeyeceklerine dâir, kendisine
bîat etmeğe çağırdı. "Artık bunlarla vuruşmadan buradan ayrılamayız," buyurdu.
İlk biat eden Ebû Sinan el-Esedî oldu. "Rasûlullah (s.a.s.)'in gönlündeki muradı
ne ise, onun gerçekleşmesi üzerine biat ediyorum." dedi.
Hudeybiye'de bodur bir ağacın aldında,(254) bütün Müslümanlar sırayla Rasûlullah
(s.a.s.)in ellerini tutarak bîat ettiler. Allah yolunda ölünceye kadar
savaşmağa, düşmandan kaçmamaya söz verdiler. Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Osman
adına da bir elini diğeriyle tuttu, onu da böylece bîata kattı. Yalnızca Cedd b.
Kays adlı münâfık, devesinin arkasında gizlendi, bîata katılmadı.
Cenâb-ı Hak, Kur'an-ı Kerîm'de, Hudeybiye'de Rasûlullah (s.a.s.)'e bîat eden
mü'minlerden hoşnud olduğunu bildirmiştir. (255) Bu sebeple, İslâm Târihinde bu
bîata "Rıdvân Bîatı" adı verilmiştir.
Müslümanların kararlılığını ve Rasûlullah (s.a.s.)'e bağlılıklarını gösteren bu
bîatın Mekkeliler üzerindeki etkisi büyük oldu. Derhal Hz. Osman'ı serbest
bıraktılar ve Hz. Peygamber (s.a.s.)'le barış yapmak üzere Amr oğlu Süheyl
başkanlığında bir hey'et gönderdiler.
a) Barış Şartları
Uzun müzâkere ve tartışmalardan sonra kabûl edilen barış şartları şunlardır:
1- Müslümanlar bu sene Kâbe'yi ziyâret etmeden dönecekler, bir yıl sonra ziyâret
edecekler.
2- Müslümanlar Kâbe'yi ziyâret için geldiklerinde, Mekke'de üç günden çok
kalmayacaklar ve yanlarında birer kılıçtan başka silah bulundurmayacaklar.
3- Müslümanların Mekke'de bulunduğu günlerde, Kureyşliler Mekke dışına
çıkacaklar, Müslümanlarla temâs etmeyecekler.
4- Mekkelilerden biri Müslümanlara sığınırsa, Müslüman bile olsa, geri
verilecek; fakat Müslümanlardan Mekkelilere sığınan olursa, geri istenmeyecek.
5- Kureyş dışında kalan diğer kabileler, iki taraftan istediklerinin himâyesine
girmekte ve anlaşma yapmakta serbest olacaklar.
6- Bu anlaşma on yıl geçerli olacak, bu müddet içinde iki taraf arasında tecâvüz
ve savaş olmayacak.
b) Barış Anlaşmasının Yazılması
Barış şartlarını Rasûlullah (s.a.s) Hz. Ali'ye yazdırdı.
"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm. Bu anlaşma, Muhammed Rasûlullah ile Kureyş
elçisi Süheyl arasında yapılmıştır." diye yazılmasına Süheyl itiraz etti.
- "Rahmân" sözünü anlamıyoruz, ayrıca senin Rasûlullah olduğunu kabûl etseydik,
bu anlaşmaya gerek yoktu "Bismike'llâhümme (Allah'ım, senin adınla). Bu anlaşma
Abdullah'ın oğlu Muhammed ile Kureyş elçisi Süheyl arasında yapılmıştır." diye
yazılmasını istedi.(256/1)
-Rasûlullah (s.a.s) mutlaka barışı sağlamak istiyordu. Daha işin başında,
"Allah'a yemin olsun ki Kureyş benden Cenab-ı Hakk'ın kutsal kıldığı şeylere
hürmet kasdiyle her ne isterse, ne kadar ağır olursa olsun, isteklerini kabûl
edeceğim," buyurmuştu. Bu sebeple, bütün bu ağır şartları kabûl etti.
Fakat müslümalar son derece üzgündüler. Büyük bir ümit ve heyecanla gelmişlerdi.
Oysa şimdi Kâbe'yi ziyâret edemeden döneceklerdi.
Anlaşmanın yazılması henüz bitmişti ki, Süheyl'in oğlu Ebû Cendel, ayağındaki
zinciri sürükleyerek çıkageldi. Babası onu Müslüman olduğu için, zincire vurarak
hapsetmişti. Her nasılsa kurtulmuş, bin bir güçlükle Mekke'den kaçmış,
Müslümanlara sığınmağa gelmişti.
Süheyl oğlunun geri verilmesinde isrâr etti. Aksi halde anlaşmayı imzalamadan
döneceğini söyledi. Bütün çabalara rağmen, inadından dönmedi. Barışın
sağlanabilmesi için, Ebû Cendel'in müşriklere teslimi gerekiyordu. Çektiği
işkenceleri ve acıklı hâlini anlatarak müşriklerin elinde bırakılmamasını
isteyen Ebû Cendel'i Rasûlullah (s.a.s):
-Ey Ebû Cendel, biraz daha sabret, pek yakında Yüce Rabbım sana ve senin
gibilere kurtuluş yolunu açacaktır, diye teselli etti.
c) Ashâbın Üzüntüsü
Fakat bu son durum, artık Müslümanların üzüntülerini dayanılmaz hâle getirmişti.
Hepsinin sinirleri gergindi. Hz. Ömer dayanamadı. Rasûlullah (s.a.s) 'ın
huzuruna gelerek:
-Sen Allah'ın Peygamberi değil misin? Bizim dinimiz hak değil mi? Neden bu
zilleti kabûl ediyoruz, neden? diye söylendi. Hz. Peygamber (s.a.s):
-Evet ben Allah'ın Peygamberiyim. Bu yaptığım işlerde Allah'a isyan etmiş de
değilim. O, benim yardımcımdır, diye cevap verdi. Fakat Ömer'in üzüntü ve öfkesi
devâm ediyordu.
-Sen bize Kâbe'yi tavaf edeceğiz., demedin mi? diye sordu. Rasûlullah (s.a.s):
-Evet, dedim. Fakat bu sene ziyâret edeceğimizi söylemedim, Tekrâr ediyorum,
Kâbe'yi hep beraber tavâf ve ziyaaret edeceğiz, buyurdu.(256/2) Anlaşmanın
imzalanmasından sonra Rasûlullah (s.a.s) ashâbına:
-Haydi, artık kurbanlarınızı kesiniz, sonra tıraş olup ihramdan çıkınız, emrini
üç defa tekrarladığı halde, hiç kimse yerinden kıpırdamamıştı.(257) Hz Peygamber
(s.a.s), ashâbının bu ilgisizliğine üzülerek, eşi Ümmü Seleme'nin yanına gitti.
Ümmü Seleme:
-Yâ Rasûlallah, onlar üzüntülerinden ilgisiz görünüyorlar. Siz kimseyle
konuşmadan kendiniz kurbanınızı kesin, tıraş olun. Onlar size uyacaklardır,
dedi.
Ashâb, Hz. Peygamber (s.a.s) 'in kurbanını kesip tıraş olduğunu görünce, hemen
onlar da kurbanlarını kesip, birbirlerini tıraş etmeğe başladılar.(258)
d) Hudeybiye Barışı Aslında Zaferdi.
Hudeybiye Barışı'nın hemen bütün şartları, Müslümanların aleyhine görünüyordu.
Fakat barışın Müslümanların yararına ve sonucun lehlerine olacağını Rasûlullah
(s.a.s) biliyordu. Bu sebeple,barışı sağlamak için, aleyhlerinde görünen en ağır
şartları kabûl etmişti.
Rasûlullah (s.a.s) barış anlaşmasının imzalanmasından üç gün sonra Medine'ye
döndü. Böylece Müslümanlar Hudeybiye'de 19-20 gün kalmış oldular.
Dönüşte yolda "Fetih Sûresi" indi, Cenâb- Hakk Hudeybiye anlaşmasının
Müslümanlar için zillet ve yenilgi değil, aksine zafer olduğunu
bildiriyordu.(259)
Gerçekten Hudeybiye anlaşması, Müslümanlığın Medine dışında yayılmasına bir
başlangıç oldu. Mekkeliler o zamana kadar müslümanlara, dağılıp yok olmağa
mahkûm, derme-çatma bir toplululk gözü ile bakıyorlardı. Bu anlaşma ile
Müslümanları bir devlet olarak tanımış oldular.
Anlaşmadan sonra Müslümanlarla müşrikler arasında görüşme ve temâslar arttı. Hz.
Peygamber (s.a.s) İslâm'ı serbestçe yaymağa başladı. Hudeybiye musâlahasından
Mekke'nin fethine kadar geçen 21 aylık devrede Müslüman olanların sayısı,
İslâm'ın doğuşundan, Hudeybiye Barışına kadar geçen 19 yılda Müslüman olanların
sayısından kat kat fazla oldu. Hayber'in ve Mekke'nin fethi gibi zaferler,
Hudeybiye musâlahasını takibetti. Dört yıl sonra, Rasûlullah (s.a.s)'ın
vefâtında Müslümanlık bütün Arab yarımadasına yayılmış bulunuyordu.
e) Barış Şartlarının Müslümanlar Lehine Dönmesi
Hz. Peygamber (s.a.s.) anlaşmaya bağlı kaldı. Mekkeliler istemedikçe, hiç bir
hükmünü tek taraflı kaldırmadı. Kısa bir süre sonra, Kureyş'le aralarında
anlaşma bulunan Sakîf kabîlesinden Ebû Basîr adında biri, Medine'ye gelip
Müslümanlara sığındı. Ebû Basîr de Ebû Cendel gibi işkence gören
Müslümanlardandı. Mekkeliler, arkasından hemen iki kişi gönderip Ebû Basîr'in
iâdesini istediler. Rasûlullah (s.a.s):
-Ey Ebû Basîr, biliyorsun ki, biz Kureyşle bir sözleşme yaptık, ahdimizi
bozamayız. Biraz daha sabret, Rabb'ım yakında bir kurtuluş yolu açacaktır,
diyerek Ebû Basîr'i Kureyşlilere teslim etti.
Ebû Basîr, Mekke'ye ölüme götürüldüğünü biliyordu. Bu sebeple, bu adamların
elinden kurtulması gerekiyordu. Yolda, Zülhuleyfe'de(260) yemek için oturdular.
Ebû Basîr, bunlara saf ve samîmî göründü. Bir ara:
-Kılıcın ne kadar da güzelmiş, bakmama müsaade eder misin? diyerek, birinin
elinden kılıcı aldı, hemen üzerine atılıp onu öldürdü; diğeri ise kaçıp
kurtuldu.
Ebû Basîr öldürdüğü Kureyşlinin atına bindi, silahını kuşandı, tekrar Medine'ye
döndü. Rasûlullah (s.a.s)'ın huzuruna çıkıp:
-"Ey Allah'ın Rasûlü, siz sözünüzü yerine getirdiniz. Beni onlara teslim
ettiniz. Fakat Allah beni kurtardı, dedi. Hz. Peygamber (s.a.s) ona anlaşma
şartlarına göre Medine'de kalmasının mümkün olmadığını anlattı. Ebû Basîr
Medine'den çıktı. Mekke'ye dönemezdi. Medine'de kalamıyordu. Deniz kıyısında,
Mekke- Şam yolu üzerinde "İys" denilen bir yere yerleşti. Mekke'de
Müslümanlıklarını gizleyenler ve işkence görenler, birer, ikişer kaçıp, Ebû
Basîr'in yanında toplandılar. Ebû Cendel de kaçıp buraya geldi. Kısa zamanda
sayıları 70'e yükseldi, daha sonra 300 oldular. Mekkelilerin Şam ticâretini
önleyecek bir kuvvet hâline geldiler.
Ebû Basîr'in yanında toplananlar, Hudeybiye anlaşması hükümlerine bağlı
değildiler. Kureyşin Şam ticâret yolu tehlikeye girmişti. Mekkeliler
telâşlandılar. Anlaşmanın, Medine'ye sığınan Mekkelilerin geri verilmesiyle
ilgili maddesini hükümsüz saymaktan başka çâre yoktu. Baskı ile Müslümanlığın
önlenemeyeceğini anladılar. Hemen, Hz Peygamber (s.a.s)'e Ebû Süfyan'ı elçi
olarak gönderip, bu maddenin kaldırılmasını ve Mekke'den kaçan bütün
Müslümanların Medine'ye kabûlünü istediler. Anlaşma yapılırken en çok ısrar
gösterdikleri bu madde, gene onların isteğiyle kaldırılmış oldu.
Peygamber (s.a.s.), Ebû Basîr ve arkadaşlarını Medine'ye çağırdı. Bu sırada Ebû
Basîr ölüm yatağında idi. Vefât edince orada defnettiler. Arkadaşlarını Ebû
Cendel toplayıp Medine'ye götürdü. Böylece Kureyşin Şam ticâret yolu açıldı.
Müslümanlar da anlaşmanın en ağır hükmünden kurtulmuş oldular.
Hudeybiye Barışı 2 yıl devâm etti. Anlaşmayı Kureyş bozdu. İki yıl sonra Mekke,
Müslümanlar tarafından fethedildi. (20 Ramazan 8 H./11 Ocak 630 M.)
3- RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'IN ÜMMÜ HABÎBE'YLE
EVLENMESİ
Ümmü Habîbe Ebû Süfyân'ın kızıdır. Mekke Devrinde Müslüman olmuş ve kocası
Ubeydullah b. Cahş'la birlikte Habeşistan'a hicret eden ikinci kafileye
katılmıştı. Alkolik bir adam olan kocası, Habeşistan'da Hristiyan oldu. Ümmü
Habîbe Müslümanlıkta sebât edip kocasından ayrıldı. Bu yüzden, yabancı bir
ülkede kimsesiz ve himâyesiz kaldı. Henüz müşrik olan babasının yanına da
dönemezdi.
Rasûlullah (s.a.s), Hicretin 6'ıncı yılı Habeşistan'a bir elçi gönderdi. Habeş
Necâşi'sini vekil yaparak Ümmü Habîbe'yi nikâhladı.(261) Nikâh merâsiminde Câfer
Tayyar ve diğer Müslümanlar da bulundu. Nikâhtan sonra Necâşi Ümmü Habîbe'yi
Medine'ye gönderdi. Bu evlilikten önce şu âyet inmişti:
"Allah'ın, sizinle düşmanlık gösterdiğiniz kimseler arasında dostluk ve sevgi
yaratması mümkündür." (el-Mümtehine Sûresi,7)
Gerçekten bu evlilikten sonra Ebû Süfyân'ın, Hz. Peygamber (s.a.s)'e olan
düşmanlığında bir yumuşama başlamıştır.
(245) "Andolsun ki, Allah peygamberinin
rüyasının gerçek olduğunu tasdik etmiştir. Allah dilerse, siz güven içinde
başlarınızı tıraş etmiş ve saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan, Mescid-i
Haram'a gireceksiniz.." (el-Fetih Sûresi, 27)
(246) Medine civârındaki henüz Müslüman olmayan Müzeyne, Cüheyne, Gıfâr, Eslem,
Eşca', gibi kabileler de birlikte Kâbe'yi ziyâret için dâvet edilmişlerse de,
bunlar Kureyş'ten çekindikleri için, Müslümanlara katılmadılar. (Tecrid
Tercemesi, 8/177, 1164 numaralı hadisin izâhı)
(247) el-Buhârî, 5/62-63; Tecrid Tercemesi, 8/ 264 (Hadis No: 1599)
(248) O devirde, çölde yırtıcı hayvanlara ve çapulculara karşı her yolcunun bir
kılıç bulundurması âdet ve zarûri idi.
(249) Umre, ihrâmlı olarak Kâbe'yi tavâf ve ziyâret etmek, Safâ ile Merve
arasında Sa'y yaptıktan sonra tıraş olarak ihramdan çıkmaktan ibârettir. Umre
için belirli bir zaman yoktur, her zaman yapılabilir. Hac ise belirli zamanda
(ancak hac mevsiminde) yapılır.
(250) Hudeybiye, Medine'ye 9 konak, Mekke'ye ise 1 günlük mesâfede küçük bir
köydür. Adını, buradaki aynı adı taşıyan bir kuyudan almıştır. (Tecrid
Tercemesi, 10/258)
(251) Bkz. el-Buhârî, 3/178; Tercid Tercemesi, 8/178 (Hadis No: 1164)
Müslümanların indiği yerdeki "Samed" adlı kuyuda çok az su vardı. Herkes almaya
başlayınca, bir anda suyu tükeniverdi. Susuzluktan şikâyet başladı. Rasûlüllah
(s.a.s.) ok torbasından çıkardığı bir oku, kuyunun dibine koymalarını emretti.
Artık oradan ayrılıncaya kadar su sıkıntısı çekmediler. (bkz. el-Buhârî 3/178 ve
5/62; Tecrid Ter. 8/179 Hadis No: 1164 ve 10/261 Hadis No:1598)
(252) Huzâa kabîlesiyle, Hâşimoğulları arasında câhiliyyet devrinde dostluk
vardı. Huzâalılar bu dostluğu İslâmdan sonra da devâm ettirdiler. Müslüman olsun
müşrik olsun, bütün Huzâalılar, Mekke'de olup biteni Rasûlüllah (s.a.s. )'den
gizlemezler, gizlice O'na bildirirlerdi.
(253) Bkz. el-Buhârî, 3/79; Tecrid Tercemesi, 8/181 (Hadis No: 1164)
(254) Bu ağaç, müslümanlar arasında zamanla kutsal sayılabilir, düşüncesiyle
halifeliği sırasında Hz. Ömer'in emriyle kesilmiştir. (Tecrid Ter., 10/260)
(255) el-Feth Sûresi, 18
(256/1) Bkz. Tecrid Tercemesi, 8/136-141 (Hadis No: 1158)
(256/2) Hz. Ömer, daha sonra Rasûlüllah (s.a.s.) 'e karşı saygısız davrandım
diye bu sözlerinden pişmanlık duymuştur. (el-Buhârî, 5/67; Tecrid Tercemesi,
10/267; Asr-ı Saâdet, 1/427)
(257) Rasûlüllah (s.a.s.)'in emrini ashâbın hemen yerine getirmemesi, muhâlefet
için değildi. Şartları ağır olan bu anlaşmanın vahiy ile kaldırılacağını,
böylece Kâbe'yi ziyâret edebileceklerini ümit ediyorlardı.
(258) İslâm bilginleri bu olaydan, fiilî sünnetin, kavlî (sözlü) sünnetden daha
kuvvetli olduğu sonucuna varmışlardır.
(259) (Ey Muhammed, Hudeybiye anlaşmasıyla) Biz sana apaçık bir fetih (zafer)
verdik. (el-Fetih Sûresi, 1)
(260) Zülhuleyfe Medine'ye bir konak, yaklaşık 10 km. mesâfede bir yerdir.
Medineliler ve Medine'ye uğrayarak hac veye umre için Mekke'ye gidenler ihrama
burada girerler. Şimdi bu yere "Abâr-ı Ali" denilmektedir.
(261) Zâdü'l-Meâd, 2/120
"Ya Muhamed! De ki; doğrusu ben, göklerin
ve yerin yegâne mâliki, kendisinden başka ilâh olmayan; dirilten ve öldüren
Allah'ın hepiniz için gönderdiği peygamberiyim..."
(el-A'raf Sûresi, 158)
Hz. Muhammed (s.a.s), daha önceki peygamberler gibi, sâdece Arapların veya belli
bir toplumun peygamberi değildir. O'nun peygamberliği umûmîdir. Kıyâmete kadar
gelecek bütün insanlara peygamber ve âlemlere rahmet olmak üzere
gönderilmiştir.(262) Bu sebeple İslâm'ı her tarafa yayması, peygamberliğini
bütün dünyaya duyurması gerekiyordu. Fakat şimdiye kadar Mekke müşrikleri buna
imkân vermemişlerdi.
Hudeybiye Anlaşmasıyle iki taraf arasında barış ve güvenlik sağlandı. Artık,
Müslümanlığın yayılması için herkese ve her tarafa duyurma zamanı gelmişti.
Rasûlullah (s.a.s) Hudeybiye'den dönünce bu konuyu ashâbıyle istişâre etti.
Büyük ve komşu devletlerin hükümdarlarıyla bazı Arap beyliklerine mektup ve elçi
gönderilmesi kararlaştırıldı. Kaşında "Muhammed Rasûlullah" yazılı gümüş bir
yüzük yaptırıldı, mektuplar bununla mühürlendi.(263)
Elçiler ve Gönderildikleri Hükümdarlar
Bizans Kayser'i Hirakliyus'a, Halîfe oğlu Dihyetü'l-Kelbî; İran Kisrâ'sı Hüsrev
Perviz'e, Huzâfe oğlu Abdullah; Habeşistan Necâşisi Ashame'ye, Ümeyye oğlu Amr;
Mısır (İskenderiyye) Mukavkısı Çüreyc'e, Ebû Beltea oğlu Hâtıb; Gassan Emîri
Hâris b. Ebî Şemmer'e, Vehb oğlu Şuca'; Yemâme Emîri Hevze b.Ali'ye de Amr oğlu
Salît elçi olarak mektup götürdüler.(264)
2- HZ. PEYGAMBER (S.A.S.)'İN HÜKÜMDARLARA
YAZDIRDIĞI MEKTUPLAR
a) Bizans Kayseri'ne Gönderilen Mektûp
"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahim... Allah'ın kulu ve Rasûlü Muhammed (s.a.s.)'den,
Rum'un büyüğü Hirakl'e. Hidâyet yoluna uyanlara selâm olsun. Bundan sonra: Ben
seni İslâm'a ve onu yayma hizmetine dâvet ediyorum. Müslüman ol ki, selâmete
eresin, Allah da sana ecrini iki kat versin. Eğer kabûl etmezsen, halkının
vebâli senin boynundadır."
"Ey Ehl-i Kitab! Bizimle sizin aranızda müşterek bir kelimeye gelin: Ancak
Allah'a kulluk edelim. O'na kullukta hiç bir şeyi ortak yapmayalım. Allah'ı
bırakıp bir kısmınız diğer kısmınızı Rab edinmesin. Eğer yüz cevirirlerse,
'şâhid olun, biz Müslümanız' deyin" (Âl-i İmrân Sûresi, 64).(265)
Dihye, Rasûlullah (s.a.s.)'in mektubunu Hirakl'e götürdüğü zaman Hirakl Kudüs'te
bulunuyordu. Elçiyi iyi karşıladı. Rasûlullah (s.a.s) hakkında bilgi edinmek
için, bölgede bulunan Arap tâcirlerinin huzûruna getirilmesini emretti.
Mekke'den bir ticâret kafilesi o sırada bu bölgede bulunuyordu. Kafilede
Kureyş'in reisi Ebû Süfyân da vardı. Ebû Süfyan ve arkadaşları getirildiğinde,
Bizans'ın ileri gelen din ve devlet adamları, piskoposlar, papazlar İmparator
Hirakl'in etrâfında sıralanmışlardı. Kayser tercüman vâsıtasiyle:
-Peygamberlik davasında bulunan bu zâta, içinizde soyca en yakın olan kim? diye
sordu. Ebû Süfyân:
-Burada nesebce O'na en yakın benim, diye ilerledi. Kayser Ebû Süfyân'ı
arkadaşlarının önüne oturttu. Sorularıma doğru cevâp vermezse, siz düzeltin,
dedi. Sonra İmparator ile Ebû Süfyân arasında şu konuşma geçti:
-İçinizde Muhammed (s.a.s.)'in soyu nasıldır?
-Asil bir soydandır.
-Memleketinizde ondan önce Peygamberlik davasında bulunan oldu mu?
-Hayır.
-Sülâlesinde hükümdar var mı?
-Hayır.
-O'nun dinine girenler halkın eşrâfı mı, zayıfları mı?
-Çoğunlukla fakir ve zayıf kimseler.
-O'na uyanlar gün geçtikce çoğalıyor mu, azalıyor mu?
-Çoğalıyor.
-Dinine girdikten sonra, beğenmeyip ayrılanlar oldu mu?
-Olmadı.
-Daha önce yalan söylediği olur muydu?
-Aslâ olmazdı.
-Hiç sözünde durmadığı oldu mu?
-Olmadı, ancak şimdi biz onunla barış yaptık. Bu müddet içinde nasıl
davranacağını bilmiyoruz.
-O'nunla hiç savaştınız mı?
-Evet savaştık.
-Netice ne oldu ?
-Bazan biz, bazan O kazandı.
-Size ne emrediyor?
-Yalnız Allah'a kuluk edin, O'na hiç bir şeyi ortak yapmayın, dedelerinizin
taptığı putları bırakın, diyor. Namaz kılmayı, doğru ve iffetli olmayı,
akrabalık bağını kesmemeyi emrediyor.
Bundan sonra imparator sözlerine şöyle devam etti:
Nesebce asîl olduğunu söylediniz. Peygamberler dâima asil soydan gelmiştir.
İçinizden daha önce böyle bir davada bulunan olmadığını anlattınız. O'halde eski
bir davanın peşinde bir kişi sayılamaz. Soyunda hükümdar yoktur, dediniz. Bu
durumda servet ve saltanat peşinde olduğu da söylenemez. Daha önce kesinlikle
yalan söylemediğine şehâdet ediyorsunuz. İnsanlara yalan söylemeyen Allah'a
karşı da yalan söylemez. O'na imân edenlerin çoğunlukla fakir ve zayıflar
olduğunu ifade ettiniz. Peygamberlere ilk uyanlar dâima böyle olmuştur. O'na
uyanların gün geçtikçe arttığını söylediniz. Hakk'a uyanlar azalmaz, dâima
çağalır. Dinine girdikten sonra dönen hiç yok dediniz. İmân kalbde kökleşince
çıkmaz. Sözünde durduğunu, kimseyi aldatmadığını itirâf ettiniz. Peygamberler
kimseyi aldatmaz. Sizi ancak Allah'a kulluk etmeğe, O'na hiç bir şeyi ortak
koşmamağa dâvet ettiğini açıkladınız. Eğer bu söyledikleriniz doğru ise,
ayaklarımın bastığı şu topraklar, yakında O'nun olacaktır. Ben bir peygamber
geleceğini biliyordum ama, sizden çıkacağını sanmazdım. Eğer O'na
ulaşabileceğimi bilsem, her zahmete katlanırdım. Yanında olsam, ayaklarını
yıkar, hizmet ederdim. dedi. Sonra mektûbu okuttu.
İmparatorun Ebû Süfyânla yaptığı konuşma, papazları kızdırmıştı. Mektup okununca
salonda gürültü çoğaldı. İmparator işin kötüye varmasından korktu. Elçinin ve
Arap tâcirlerin çıkmalarını istedi. Ben sizin dininize bağlılığınızın derecesini
anlamak istemiştim, diyerek tutumunu değiştirdi.(266)
Kayser Hirakl'in kalbinde iman kıvılcımı belirmişti. Dünya hırsı ve saltanatını
kaybetme korkusu, bu kıvılcımı söndürdü. Fakat elçiye saygısız davranmadı,
hediyeler vererek nezâketle geri çevirdi.
b) İran Kisrâ'sına Gönderilen Mektup
Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahim. Allah'ın kulu ve Peygamberi Muhammed (s.a.s.)'den
Fars'ın ulusu Kisrâ'ya. Hidâyete uyanlara, Allah ve Rasûlüne imân edenlere,
Allah'tan başka hiç bir ilah olmayıp O'nun bir tek olduğuna, ortağı ve benzeri
bulunmadığına, Muhammed (s.a.s.) 'in O'nun kulu ve rasûlü olduğuna şehâdet
edenlere selâm olsun. Ey Kisrâ! Seni Allah'ın dinine dâvet ediyorum. Çünkü ben,
dirileri (Allah'ın azabıyla) uyarmak, kâfirler üzerine o söz (azab) hak olmak
için, bütün insalara Peygamber gönderildim. Ey Kisrâ! müslüman ol ki selâmet
bulasın. Eğer olmazsan, mecûsîlerin günâhı boynuna olsun.(267)
Rasûlullah (s.a.s.), mektubun Kisrâ'ya verilmek üzere, Bahreyn emiri Münzir'e
teslimini emretmişti. Bahreyn, o zaman İran'a bağlıydı. Münzir mektubu Kisrâ'ya
götürdü. Kisrâ mektubu okuyunca yırtıp parçaladı. Rasûlullah (s.a.s.) bundan
haberdar olunca:
-Parça parça olsunlar, buyurdu.(268)
Çok geçmeden Kisrâ Hüsrev Perviz, oğlu Şirvehy tarafından karnı deşilerek
öldürüldü. Hz. Ömer'in halifeliği sırasında da Kisrâ'nın imparatorluğu
parçalandı, Sâsâni Sülâlesi son buldu. Bütün İran toprakları Müslümanların eline
geçti.
c) Habeşistan Necâşisi'ne Gönderilen
Mektup
"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm. Allah'ın Rasûlü Muhammed (s.a.s.)'den Habeş
Meliki Necâşî'ye. Ey Melik, Müslüman ol. Ben, kendisinden başka ilâh olmayan,
Melik, Kuddûs, Selâm, Mü'min, Müheymin (gibi yüce sıfatlarla muttasıf) Allah'ın
sana olan nimetlerinden dolayı mesrûrum, senin adına hamdediyorum.
Şehâdet ederim ki, Meryem'in oğlu İsâ, Allah'ın ruhu ve kelimesidir. O'nu hiç
evlenmemiş, tertemiz ve çok iffetli bir hanım olan Meryem'e ilka etti. Böylece
Meryem İsâ'ya hâmile oldu. Âdem'i (anasız-babasız) kudretiyle yarattığı gibi,
İsâ'yı da (babasız) olarak ruhundan ve nefhinden yarattı.
Ey Melik! Seni eşi ve benzeri olmayan tek bir Allah'a itâata, bana uymaya ve
bana Allah'tan gelene imâna dâvet ediyorum. Çünkü ben Allah'ın Peygamberiyim.
Seni ve askerlerini Allah'ın dinine çağırıyorum. Ben size tebliğ ve nasihat
ettim. Nasihatımı kabûl edin. Selâm hidâyete uyanlara.(269)
Habeşistan'a hicret etmiş olan müslümanlardan bir grup ile, Hz. Ali'nin ağabeyi
Câfer Tayyar hâlâ dönmemişlerdi. Rasûlullah (s.a.s.) elçisi vâsıtasiyle bunların
gönderilmesini ve Ümmü Habîbe'nin de zât-ı risâletlerine nikâh edilerek,
gönlünün hoş edilmesini istemişti.
Necâşi, Ümmü Habîbeyi Rasûlullah (s.a.s.)'e nikâhladı. Habeşistan'da bulunan
Müslüman muhâcirleri gemiye bindirip gönderdi. Rasûl-i Ekrem'e bir mektup
yazarak Müslüman olduğunu da bildiridi.
Rasûlullah (s.a.s.)'e Habeş Necâşi'sinin
Mektubu
"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm, Allah'ın Rasûlü Mahammed (s.a.s.)'e Necâşi
Ashame tarafından. Ey Allah'ın Peygamberi, kendisinden başka ilâh olmayan
Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketi üzerine olsun.
Ey Allah'ın Rasûlü, Hz. İsâ hakkındaki açıklamayı hâvi mektubunuz bana ulaştı.
Göklerin ve yerin Rabbı olan Allah'a yemin ederim ki, Hz. İsa da, kendisiyle
ilgili olarak, zikrettiğinizden ziyâde birşey söylememiştir. O'nun söyledikleri
de, sizin buyurduğunuz gibidir. Bize tebliğ ettiğiniz şeyleri öğrendik. Amcanız
oğlu (Câfer) ve arkadaşlarıyle tanıştık. Ben şehâdet ederim ki sen, Allah'ın
geçmiş Peygamberleri tasdik eden, sözünde sâdık Rasûlüsün. Sana bîat ettim,
(daha önce) amcanız oğluna bîat ederek, âlemlerin Rabb'ı Allah Teâla'ya imân
edip Müslüman olmuştum.(270)
d) Mısır Meliki Mukavkıs'a Gönderilen
Mektup
"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r–rahîm. Allah'ın kulu ve Rasûlü Muhammed (s.a.s.)'den
Kıbt milletinin büyüğü Mukavkıs'a. Selâm hidâyet yoluna uyanlara. Ben, seni
İslâm Dini'ne dâvet ediyorum. Müslüman ol ki selâmete eresin, Allah da ecrini
iki kat versin. Kabûl etmez, yüz çevirirsen, Kıbt milletinin günâhı boynuna
olsun." (Mektup, Âl-i İmrân Sûresi'nin 64'üncü âyetiyle son bulmaktadır.(271)
Mısır Mukavkısı Cüreyc, Rasûlullah (s.a.s.)'in elçisine hürmet gösterdi, fakat
Müslüman olmadı. Elçiye bir mektup verdi, hediyelerle geri çevirdi.
Rasûlullah (s.a.s.)'e Mısır Mukavkısı'nın
Mektubu
Bismi'llâhir'r-rahmâni'r-rahîm. Abdullah oğlu Muhammed (s.a.s.)'e, Kıbtın büyüğü
Mukavkıs'tan, Selâm sana. Mektubunu okudum. Münderecâtını ve dâvetinizi anladım.
Zuhûru beklenen bir peygamber kaldığını biliyordum. Fakat ben O'nun Şam'dan
çıkacağını sanırdım. Elçinize ikram ettim. Size Kıbt milleti arasında mevkii
yüksek iki câriye ile bir elbise ve binmeniz için de bir ester hediye
gönderiyorum. Selâm sana muhterem Peygamber.(272)
Bu câriyelerden Mâriye'yi Rasûlullah (s.a.s.) kendisi aldı. İbrahim adındaki
oğlu bundan oldu. Kardeşi Şirin'i ise şâiri, Hassan b. Sâbit'e verdi. Düldül adı
verilen beyaz estere de bindi.
e)Yemâme Emiri Hevze'ye Gönderilen Mektup
"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r–rahîm. Allah'ın Rasûlu Muhammed (s.a.s.)'den Ali oğlu
Hevze'ye. Selâm hidâyet yolunda olanlara. Bil ki, Rabb'ım benim dinimi yakın bir
zamanda, dünyanın en uzak ufuklarında parlatacak. Ey Hevze, Müslüman ol da
selâmete er. Ben de idâren altındaki yerleri, senin idârende bırakayım.(273)
Hrıstiyan olan Hevze, Müslüman olmadı. Rasûlullah (s.a.s.)'e yazdığı cevapta:
-Beni dâvet ettiğin din çok güzel. Ancak Arablar benim yerime göz koymuşlardır.
Beni veliahd yaparsan, sana tâbi olurum, dedi. Rasûllüllah (s.a.s.)'a Hevze'nin
cevâbı okununca:
-Bu adam ne söylüyor? Bu şartla O'na bir karış yerin idaresini bile bırakmam,
buyurdu.(274) Hevze, Mekkenin fethinden sonra öldü. Çok geçmeden bu bölge
Müslüman oldu.
f) Gassân Emiri Hâris'e Gönderilen Mektup
"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r–rahîm. Allah'ın Rasûlü Muhammed (s.a.s.)'den Ebû Şemmer
oğlu Hâris'e. Selâm hidâyete uyan, bana imân edip nübüvvetimi tasdik edenler
üzerine olsun. Seni, eşi ve benzeri olmayan tek bir Allah'a imân etmeğe dâvet
ediyorum.Kabûl ettiğin takdirde, yerinde hümükdar olarak kalacaksın.(275)
Hâris, Rasûlullah (s.a.s.)'in mektubunu küstahca yere attı. Elçiye saygısız
davrandı. Hatta, Bizans İmparatorundan Medine üzerine asker sevki istemiş, fakat
Kayser reddetmişti. Elçi Şuca', Hâris'in davranışını arzedince Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.):
-Allah mülkünü elinden alsın, buyurdu.
Hâris, Mekke'nin fethi sırasında öldü. Ülkesi Hz. Ömer'in halifeliği sırasında
İslâm sınırları içine girdi.
3- HAYBER'İN FETHİ (Muharrem 7 H./Mayıs
628 M.)
a) Savaşın Sebebi
Hayber Medine'nin kuzey-doğusunda, Suriye yolu üzerinde, Medine'ye 170 km.
mesâfede büyük bir Yahûdî şehriydi. Yedi kalesi vardı. Hurmalıklarıyla meşhûr,
münbit bir vâha'da kurulmuştu.
Hayber, Müslümanlara karşı bir fesâd ocağı hâline gelmişti. Daha önce Medine'den
çıkarılmış olan Yahûdîler de oraya yerleşmişlerdi. Müslümanlara karşı, müşrik
bedevî Arabları harekete geçiren, Hendek Savaşını hazırlayan bunlardı. Hendek
Savaşında, Benî Kurayza Yahûdîlerine, düşmanla işbirliği yaptıranlar da bunlar
olmuştu.
Rasûlullah (s.a.s.) Hayber ahalisiyle barış yapmak istiyordu. Hudeybiye'den
döndükten sonra, Ravâha oğlu Abdullah'ı Hayber'e gönderdi. Fakat Yahûdîler barış
teklifini kabûl etmediler. Onlar, komşuları Gatafan kabilesiyle birlikte
Medine'yi basmak için hazırlanıyorlardı. Hudeybiye Barış Anlaşması'nın,
Müslümanların aleyhine görünen maddeleri,onlara Müslümanları kuvvetsiz
göstermişti. Münâfıklar da onları savaşa teşvik ediyorlardı.
Gatafan kabîlesi, Müslümanlara karşı Yahûdîlerle birlikte hareket etmeyi kübûl
etmişti. Düşman hazırlığını tamamlamadan harekete geçmek gerekiyordu. Rasûlullah
(s.a.s.), ashâbına:
-"Cihâdı isteyenler bizimle gelsin" diyerek Hayber üzerine yürüneceğini ilan
etti. Hicretin 7'inci yılı Muharrem ayında 2000 atlı ve 1600 piyâde ile
Medine'den çıktı. Harekâtını düşmana sezdirmeden, üç günde Raci' Vâdisi'ne
ulaştı.(276) Burada ordugâhını kurdu. Böylece Gatafan kabîlesinden, Yahûdîlere
gelecek yardımın yolunu kesmiş oldu.
b) Hayber'in Kuşatılması
Rasûlullah (s.a.s.) düşman üzerine gece vakti varırsa, hemen baskın yapmaz,
sabahı beklerdi.(277) Bu sebeple geceyi Raci'de geçirdi. Sabah namazını
kıldıktan sonra, Hayber üzerine yürüdü.
Sabahleyin, kazma ve kürekleriyle işlerine gitmek üzere evlerinden çıkan
Yahûdîler, karşılarında Müslüman ordusunu görünce şaşkınlıkla:
-Muhammed, vallâhi Muhammed ve askeri... diye bağrıştılar (278), geri dönüp
kalelerine kapandılar.
Hayber'de hepsi de gayet sağlam 7 kale vardı. En kuvvetlisi ise Kamûs kalesiydi.
Hepsinde de bol miktarda silah ve yiyecek vardı. Yahûdîler savaş için
hazırlıklıydılar. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.s.)'in sulh teklifini kabûl
etmediler.
c) Son Kale ve Fethin tamamlanması
Yirmi gün kadar devâm eden kuşatma ve savaş sonunda, bütün kaleler birer birer
zaptedildi. Sadece Kamûs kalesi kaldı. Bu kalenin kumandanlığında, Arablarca bin
cengâvere bedel sayılan meşhûr Yahûdî pehlivanı Merhab bulunuyordu. Her gün sıra
ile ashabın ileri gelenlerinin komutasında yapılan hücumlardan bir sonuç
alınamamıştı. Nihâyet Rasûlullah (s.a.s.) bir gün:
-Yarın sancağı bir kişiye vereceğim ki, Allah Hayber'in fethini O'nun eliyle
müyesser kılacak. O kişi Allah ve Rasûlünü sever, Allah ve Rasûlü de onu sever,
buyurdu. Bu yüce şerefin kime nasib olacağı bilinmediğinden, herkes o gece
ümitle sabahlamıştı. Hz. Ali'nin gözlerinde şiddetli bir ağrı vardı. Bu yüzden
hiç kimsenin hatırından O geçmiyordu. Sabah olunca Hz. Peygamber (s.a.s.):
-Ali nerede? Bana O'nu çağırın, buyurdu.
-Yâ Rasûlallah, gözleri ağrıyor, dediler ve yederek huzuruna getirdiler.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) duâ edip üfledi. Hz. Ali'nin gözleri derhal iyileşti,
sanki hiç ağrımamış gibi oldu. Sonra sancağı O'na verdi.(279)
Hz. Ali, Yahûdîleri önce İslâm'a çağırdı; kabûl etmediler. Sulh teklifine de
yanaşmayıp, savaşa devâm ettiler.
İlk önce Merhab kaleden çıktı. Kahramanlık şiirleri söyleyerek meydan okudu.
Karşısına çıkacak er diledi. O'na karşı bizzât Hz. Ali çıktı, kahramanca
dövüşerek bu güçlü Yahûdîyi yere serdi. Merhab öldürülünce, Yahûdîler fazla
dayanamadılar. Ümitsizliğe düşüp kaleyi teslim ettiler. Böylece Hayber feth
edildi; Hz. Ali de Hayber Fâtihi oldu. Savaş sırasında Yahûdîlerden 93 kişi
ölmüştü, Müslümanlar ise 15 şehit vermişlerdi.
d) Hayber Arâzisi
Savaş sonunda Hayber arâzisi, Müslümanların eline geçti. Ancak Yahûdîler, bu
topraklarda yarıcı olarak çalışmak istediler; istekleri kabûl edildi. Bu sebeple
Rasûlullah (s.a.s.) her yıl mahsûl zamanı Ravâhaoğlu Abdullah'ı Hayber'e
gönderirdi. Abdullah da mahsûlü iki eşit kısma böler, yarısını Yahûdîlere
bırakır, diğer yarısını da Medine'ye götürürdü.
Yahûdîler, Hz. Ömer'in hilâfeti zamanına kadar yerlerinde kaldılar. Hz. Ömer'in
hilâfetinde, Arabistan dışına çıkarıldılar.
e) Hz. Peygamber (s.a.s.)'i Zehirleme
Teşebbüsü
Hz. Peygamber (s.a.s.) fetihden sonra Hayber'de bir kaç gün daha kaldı.
Yahûdîler gördükleri insânî muâmeleye rağmen, hâince davranışlarından
vazgeçmediler. Rasûlullah (s.a.s)'e suikast yapmayı plânladılar.
Yahûdî reislerinden Hâris kızı Zeynep, bir ziyâfet hazırladı. Rasûlullah
(s.a.s.)'i de bazı arkadaşlarıyla birlikte yemeğe dâvet etti. Fakat sofraya
konulan koyun eti zehirliydi.
Hz. Peygamber (s.a.s.) durumu ilk lokmada anladı, çiğnediği parçayı ağzından
çıkardı; ashâbına da yememelerini emretti. Fakat, Berâ oğlu Bişr bir kaç lokma
yemişti. Rasulüllah (s.a.s.) bunu niçin yaptıklarını Yahûdîlere sorduğunda:
-Eğer yalancı isen, senden kurtuluruz, şayet hak peygamber isen, sana zarar
vermez.. diye düşündük, diye, güya akıllıca bir cevap verdiler.(280)
Zeynep de suçunu inkâr etmedi.
-Babam, amcam, kocam ve kardeşlerim, hepsi savaşta öldüler. İntikam için yaptım,
dedi. Rasûlullah (s.a.s.) şahsına karşı işlenen suçları affederdi. Bu sebeple
Zeynep'i cezâlandırmadı. Ancak çok geçmeden zehirli etten yiyen Bişr ölünce,
Zeynep de kısâs edilerek öldürülmüştür.(281)
4- RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'IN HZ. SAFİYYE İLE
EVLENMESİ
Hayber esirleri arasında, Benî Nadîr reisi Ahtab oğlu Huyey'in kızı Safiyye de
vardı. Safiyye Hz. Harun'un neslinden olup, annesi de Benî Kurayza reisinin
kızıydı. Hayber Yahûdîlerinin reisi Rabi' oğlu Kinâne ile evlenmişti. Kocası
savaşta ölmüş, kendisi esir düşmüştü. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) O'nu
Dihyetü'l-Kelbî'ye vermişti. Ashâb bunu uygun bulmadılar:
-Hayber reisinin eşi Benî Kurayza ve Benî Nadîr'in en şerefli hanımının câriye
olarak Dihye'ye verilmesi, Yahûdîler için son derece haysiyet kırıcı olur. Bu
sebeple Safiyye'yi ancak sizin nikâhlamanız uygun olur, dediler.
Rasulüllah (s.a.s.) Dihye'ye başka bir câriye verdi. Safiyye'yi azâd etti ve
onunla evlendi.(282) Böylece O'nun haysiyet ve şerefini korudu.
5- FEDEK VE VÂDİ'L-KURÂ'NIN ALINMASI
Fedek, Medine'ye iki günlük mesâfede, akar suları ve hurmalıkları bol, zengin
bir Yahûdî köyü idi. Rasûlullah (s.a.s.), Hayber'in muhâsarası devam ederken,
Fedeklileri, İslâm'a dâvet için bir elçi gönderdi. Fedekliler, Müslümanlığı
kabûl etmediler. Topraklarımız sizin olsun, biz burada Hayberliler gibi, yarıcı
olarak çalışalım, dediler. İstekleri kabûl edildi.
Vâdi'l-Kurâ ise, Hayber'le Medine arasında bir çok Yahûdî köyünün bulunduğu bir
vâdi idi. Buradaki Yahûdîler de çevredeki Arap kabîleleriyle anlaşarak,
Müslümanlarla savaş için hazırlanıyorlardı. Rasûlullah (s.a.s.)
Hayberden dönerken buraya uğrayıp onları da İslâm'a dâvet etti, kabûl etmediler,
Müslümanlara ok yağdırarak savaşı başlattılar. Dört gün süren çarpışma
sonrasında yenik düştüler. Hayber gibi, elde edecekleri mahsûlün yarısı
kendilerinin olmak üzere, yerlerinde bırakıldılar.
Devâmlı Müslümanlara düşmanlık besleyen Yahûdîlerin işi böylece tamamlanmış
oldu. Müslümanlar Safer ayında Medine'ye döndüler.
Ele Geçen Arâzi
Müslümanların, düşmandan (kâfirlerden) savaşarak aldıkları mallara "ganimet"
denir. Ganimet malların, beşte dördü savaşa katılan mücâhidlere paylaştırılır.
Beşte biri ise beytü'l-mâl'e (Devlet Hazinesine) bırakılır.(283) Düşmandan
(Kâfirlerden) savaşmadan barış ve anlaşma yolu ile elde edilen mallara ise "fey"
adı verilir. Fey'in tamamı beyt'ül mâl'e aittir. (284) Rasûlullah (s.a.s.)
hayatta iken, Beytü'l-mâle âit malların tasarrufu O'na âitti.
Bu sebeple savaşsız ele geçen Fedek arazisinin tamamı ile Hayber ve Vâdi'l-Kurâ
topraklarının beşte biri Rasûlullah (s.a.s.)'ın emrine ayrıldı. Beni Nadîr
arâzisi de, daha önce böyle olmuştu.(285) Hayber ve Vâdi'l-Kurâ'nın kalan
arâzîsi, mücâhidlere verildi.
6- HABEŞİSTAN GÖÇMENLERİNİN DÖNÜŞÜ
Habeşistan'a hicret etmiş bulunan Müslümanların 16 kişilik son kafilesi de,
Hayber'in fethi sırasında döndü.(286) Başlarında Hz. Ali'nin kardeşi Câfer
Tayyar vardı. Rasûlullah (s.a.s.) son derece memnun oldu.
-Hangisine sevineceğimi bilemiyorum, Hayber'in fethine mi, yoksa Câfer'in
gelişine mi? buyurdu.(287) Ganimetlerden onlara da hisse ayırdı.(288)
7- KÂBE'Yİ ZİYARET (Umretü'l Kazâ)
(Zilkade 7 H./Mart 629 M.)
"Başladığınız hac ve umreyi Allah için
tamamlayın"
(el-Bakara Sûresi, 196)
Hudeybiye anlaşmasına göre, Müslümanlar
Kâbe'yi bir yıl sonra ziyâret edebileceklerdi. Anlaşma gereğince üç günden fazla
Mekke'de kalamayacaklardı. Mekkeliler de bu esnâda, şehrin dışına
çekileceklerdi.
a) Bir Yıl Önce Edâ Edilemeyen Umre
Anlaşma'dan bir yıl sonra, Rasûlullah (s.a.s.), Hudeybiye'de bulunan
Müslümanların, bir yıl önce edâ edemedikleri Umre'yi kazâ etmek üzere
hazırlanmalarını emretti. Hicretin 7'inci yılı zilkade ayında (Mart 629)
Medine'den hareket edildi. Hudeybiye'de bulunmayanlardan da katılanlar olduğu
için, Kâbe'yi ziyârete gidenlerin sayısı 2000'i geçti.
Müşrikler, Müslümanların geldiğini duyunca Mekke'yi boşalttılar. Şehri
çevreleyen yüksek tepelere kurdukları çadırlardan, Müslümanları merakla
izlediler.
Müslümanların Mekke'ye girişleri çok heyecanlı oldu. Hz. Peygamber (s.a.s.)
devesi Kasva üzerinde ilerliyor, hep birden yüksek sesle, "Lebbeyk, Allahümme
lebbeyk...."(289) diye telbiye söylüyorlardı. Uzaktan Kâbe görülünce "Allâhü
Ekber, Allâhü Ekber, Lâilâhe illallâhü vallâhü ekber..."(290) diye tekbir
getirmeğe başladılar. Yıllardan beri hasretini çektikleri Kâbe, işte şimdi
karşılarındaydı. Özellikle muhâcirler, yedi yıllık bir ayrılıştan sonra doğup
büyüdükleri kutsal beldeye girerken ayrı bir heyecân duyuyorlardı.
Kâbe, usûlüne göre tavâf edildi, etrafı yedi defa dolaşıldı. (291) Safâ ve Merve
tepeleri arasında sa'y yapıldı.(292)
Müşriklerin ileri gelenleri, Dâru'n-nedve önünde toplanmışlar, Müslümanları
seyrediyorlardı. Aralarında:
-Medine'nin humması bunları zayıf düşürmüş.. diye konuşuyorlardı.
Rasûlullah (s.a.s.)
Müslümanların zayıf ve güçsüz olmadıklarını göstermek istedi. Sağ kolunu ihramın
dışında tutup bâzûsunu şişirdi. Tavafın ilk üç şavtını kısa adımlarla koşarak
yaptı. Ashâbına da böyle yapmalarını emretti.(293) "Bu gün kendini onlara
kuvvetli gösterene Allah rahmet etsin" buyurdu.
Ertesi gün peygamber (s.a.s.) Efendimiz Kâbe'ye girdi. Öğle vaktine kadar orada
kaldı. Kâbe hâlâ putlarla doluydu. Habeşli Bilal, Kâbe'nin damına çıkarak öğle
ezanını okudu. Mekke ufukları "Allahü Ekber" sedâlarıyla çınladı. Rasûlullah
(s.a.s.)'ın arkasında, cemâatle namazlarını kıldılar.
Daha sonra Müslümanlar tıraş olarak ihramdan çıktılar. Bir sene önce eda
edemedikleri umreyi kazâ etmiş oldular Rasûlullah (s.a.s.)'in rüyâsı ve ashabına
müjdesi de böylece gerçekleşmiş oldu. Bu sebeple, Hicretten sonra, müslümanların
bu ilk Kâbe ziyâretine "Umretü'l-Kazâ (Kazâ Umresi) adı verilmiştir
b) Kazâ Umresi'nin Mekkeliler Üzerindeki
Tesirleri
Müslümanlar, Hudeybiye Anlaşması uyarınca üç gün Mekke'de kaldıktan sonra,
Medine'ye döndüler. Bu esnâda, müşrikler, uzaktan uzağa Müslümanların bütün
hallerini, davranışlarını merakla ve dikkatle izlediler. Son derece kibâr ve
nâzik,huzûr ve sükûn içinde kardeşçe geçinen insanlar olduklarını gördüler. Ne
içki içip sarhoş olan, ne başkasına saygısız davranan var. Hepsi edepli,
tertemiz, üstün ahlâklı insanlar. Topluca ibâdet ediyorlar, oturup sohbet
ediyorlar, birbirlerini sevip sayıyorlar, kimseye kötülük etmiyorlar, dâima
Allah'a itâat içinde bulunuyorlar.. Evet, bunlar ne iyi insanlar.
Müslümanların üstün meziyetleri, örnek davranış ve yaşayışları, Mekkeliler
üzerinde büyük tesirler meydana getirdi. Müslümanlık hakkındaki düşünceleri
değişmeye başladı. İçlerinde Müslüman olma arzusu belirenler bile oldu.
Kureyş'in ileri gelenlerinden Velîd oğlu Hâlid, Âs oğlu Amr,Talha oğlu Osman
bunlardandı.
8- RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'İN MEYMÛNE İLE
EVLENMESİ
Hz. Meymûne, Peygamber (s.a.s.) Efendimizin amcası Abbâs'ın eşi Ümmü'l-Fadl'ın
kız kardeşidir. Hâris el-Hilâliye'nin kızıdır. Önce Amr oğlu Mes'ûd ile
evlenmiş, sonra Adüluzza oğlu Ebû Rahm'in eşi iken dul kalmıştı. Rasûllüllah
(s.a.s.)'ın eşleri arasında bulunmak en büyük emeliydi. Bu yüzden, külfetsiz ve
mehirsiz olarak Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in kendisini nikâhlamasını
istiyordu.(294) Hz. Abbâs, dul baldızının isteğini Rasûlullah (s.a.s.)'a iletti.
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, şeref ve asâletine hürmet ederek, Hz. Meymûne'nin
teklifini kabûl buyurdu. Kaza Umresi esnâsında ihramlı iken nikah edip, ihrâmdan
çıktıktan sonra zifâf oldu.(295)
Hz. Meymûne, Rasûlullah (s.a.s.)'ın nikâhlandığı son eşidir. Hicretin 51.'inci
yılı, hac dönüşünde, Mekke'ye 6 mil mesâfede "Serif" denilen yerde vefât
etmiştir.(296)
Teyze Anne Yerindedir
Hz. Hamza'nın küçük kızı Umâme, (veya Umâre) Mekke'de kalmıştı. Kazâ Umresi'nden
Medine'ye dönerken, "amca, amca" diye Rasûlullah (s.a.s.)'in peşinden koştu. Hz.
Ali onu kucaklayıp:
-Al, amcamızın kızı, diyerek eşi Hz. Fâtıma'ya verdi. Medine'ye varınca Hz. Ali,
Hz. Câfer Tayyar ve Zeyd b. Harise hepsi de çocuğun bakımının kendilerine
verilmesini istemişlerdi. Câfer Tayyar'ın eşi Esmâ,Ümâme'nin teyzesiydi.
Rasûlullah (s.a.s.):
-Teyze, anne yerindedir, buyurdu ve çocuğun bakımını ona verdi.(297)
(262) Bkz. el-Enbiyâ Sûresi, 107; Sebe'
Sûresi, 28; el-A'raf Sûresi, 158; "Benden önceki peygamberler sadece kendi
milletlerine gönderilmişti. Ben ise bütün insanlara, peygamber olarak
gönderildim." (el-Buhârî, 1/86 ve 1/113; Tecrid Tercemesi, 2/204 Hadis No:223)
(263) el-Buhârî, 1/24; Tecrid Tercemesi, 1/62 (Hadis No: 59)
Bu yüzük, Rasûlüllah (s.a.s.)'in vefâtından sonra, halifelikleri esnâsında Hz.
Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman tarafından kullanıldı. Hz. Osman'ın parmağından
Medine'de Eris kuyusuna düştü. Kuyunun suyu tamamen boşaltıldığı halde
bulunamadı. (Abdurrahman Şeref, Zübdetü'l-Kısas, 1/153, İst. 1315)
(264) Zâdü'l-Meâd, 1/60-63; (O devirde Bizans İmparatorlarına "Kayser", İran
Şahinşah-larına "Kisrâ", Habeş krallarına "Necâşi", Mısır Meliklerine
"Mukavkıs", Türk hükümdarlarına da "Hâkan" denirdi.)
(265) el-Buhârî, 1/6; M. Hamîdullah, el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 109; Tecrid
Tercemesi, 1/16; (Hadis No: 7); ve 12/414; Zâdü'l-Meâd, 3/126
(266) Bkz. el-Buhârî, 1/5-7; Tecrid Tercemesi, 1/14-23 (Hadis No:7)
(267) Zâdü'l-Meâd, 3/127; el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 140; Tecrid Tercemesi, 12/416;
İbnül-Esîr, a.g.e., 2/213
(268) el-Buhârî, 1/23,3/225 ve 5/136; Tecrid Tercemesi, 1/61-63 (Hadis No: 58)
ve 10/487 ve 12/417
(269) Zâdü'l -Meâd, 3/127; el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 100; Tecrid Tercemesi,
12/418-419
(270) Zâdü'l-Meâd, 3/128; el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 104; Tecrid Tercemesi, 12/420
(271) Zâdü'l -Meâd, 3/128;el-Vesâiku's-Siyâsiyye,135; Tecrid Tercemesi, 12/422
(272) Zâdü'l -Meâd, 3/129; el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 136; Tecrid Tercemesi 12/424
(273) Zâdü'l-Meâd, 3/132-133; el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 156; Tecrid Tercemesi,
12/425
(274) Zâdü'l-Meâd, 3/133; Tecrid Tercemesi, 12/426
(275) Zâdü'l-Meâd, 3/ 133-134;el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 126; Tecrid Tercemesi,
12/427
(276) Yolda giderken, ashâb, yüksek sesle tekbir getiriyorlardı. Rasûlüllah
(s.a.s.): "Kendinize acıyın, siz ne sağıra, ne de gaibe sesleniyorsunuz, sizi
iyi işiten ve çok yakın olan Allah'a duâ ediyorsunuz. O her zaman sizinle
beraberdir" buyurmuştur. (Buhârî, 5/75; Tecrid Tercemesi, 10/285, (Hadis No:
1608)
(277) el-Buhârî, 5/73.
(278) el-Buhârî, 5/73; Müslim, 2/1044 (Hadis No: 1428)
(279) el-Buhârî, 5/76; Tecrid Tercemesi, 10/302-303, 1617 numaralı hadisin
izâhı.
(280) el-Buhârî, 4/ 66; Tecrid Tercemesi, 8/531 (Hadis No: 1310)
(281) Tecrid Tercemesi, 8/534; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/219-220
(282) Bkz. el-Buhârî, 1/98 ve 2/1044; Tecrid Tercemesi, 2/248-257 (hadis No:
241) ve 10/272, 1612 numaralı hadisin izahı; Müslim, 2/1044
(283) el-Enfâl Sûresi, 41
(284) el-Enfâl Sûresi, 1; el-Haşr Sûresi, 6-7
(285) Tecrid Tercemesi, 10/306 ve ll/412-413, 8/273 (Hadis No: 1173)
(286) el-Buhârî, 5/80; Tecrid Tercemesi, 10/295 (Hadis No: 1615)
(287) M. Zihni, el-Hakayık, 1/200; İbn Hişam, 4/3
(288) el-Buhârî, 5/81; Tecrid Tercemesi, 10/301 (Hadis No: 1617)
(289) Rabbım, dâvetine sözüm ve özümle tekrar-tekrar icâbet ettim. Emrine boyun
eğdim. Rabb'ım emrine uymak boynumun borcudur, senin eşin ve ortağın yoktur.
Rabb'ım bütün varlığımla sana yöneldim. Hamd senin, nimet senin, mülk de senin.
Bütün bunlarla eşin ve ortağın yoktur senin.
(290) Allah büyüktür, Allah büyüktür. Allah'tan başka kulluk edilecek hiç bir
ilah yoktur. Allah büyüktür, Allah büyüktür. Hamd O'na mahsustur.
(291) Hacer-i Esved'in bulunduğu köşeden başlayarak, Kâbe'nin etrafını 7 defa
dolaşmağa "Tavâf" denir. Her bir devire "şavt" adı verilir.
(292) Mescid-i Harâm'ın doğusunda, Safa ve Merve adı verilen iki tepe arasında
4'ü gidiş 3'ü dönüş olmak üzere, 7 defa gidip gelmeğe "sa'y" denir.
(293) el-Buhârî, 5/86; Tecrid Tercemesi, 10/308
Tavâfın ilk üç şavtında, erkeklerin kısa adımlarla koşarak ve omuzları silkerek
çalımlı ve sür'atli yürümelerine, "remel" denir.
İhrâmlı iken, ridâ denen örtünün bir ucunu sağ koltuğun altından geçirip sol
omuzun üzerine atarak sağ omuz ve kolu, örtünün dışında bırakmağa "Iztıbâ" adı
verilir. Iztıbâ ve remel, peşinden sa'y yapılacak olan tavaflar da sünnettir.
(294) Nefsini hibe eden Müslüman hanımları, mehirsiz olarak nikâhlaması, Ahzâb
Sûresi'nin 50'inci âyetiyle Rasûlüllah (s.a.s.)'e helâl kılınmıştır.
(295) el-Buhârî, 5/86; Tecrid Tercemesi 10/309 (Hadis No: 1618)
(296) Tecrid Tercemesi 10/310
(297) el-Buhârî, 5/85; Tecrid Tercemesi, 8/136-139 (Hadis No: 1158);
Riyâzüs-Sâlihîn
Tercemesi, 1/365 (Hadis No: 333); Zâdü'l-Meâd, 2/369
1- MÛTE SAVAŞI (Cumâde'l-ûlâ 8 H./Eylül 629 M.)
a) Savaşın Sebebi
Mûte Savaşı, Müslümanlarla Hristiyanlar (Rumlar ve Hristiyan Araplar) arasında
yapılan ilk savaştır. Sebebi, Rasûlüllah (s.a.s.)'in elçisinin öldürülmesidir.
Rasûlüllah (s.a.s.), İslâm'a dâvet için hükümdarlara elçilerle mektuplar
gönderdiği sırada, Sûriye'de Busrâ (şimdiki Havran) Emîri Şürahbil'e de Hâris b.
Umeyr ile bir mektup göndermişti. Gassânî Araplarından Şürahbil, Hristiyandı.
Bizans'ın himayesinde bulunuyordu.
Hâris, Şürahbil'e, Kudüs'ün iki konak güneyinde, bulunan Mûte kasabasında
rastladı. Elçi olduğunu söyleyerek Hz. Peygamber (s.a.s.)'in mektubunu verdi.
Fakat, Şürahbil, devletler arası hukuk kurallarını çiğnedi, Rasûlüllah (s.a.s.)
elçisini öldürttü.
Şimdiye kadar Hz. Peygamber (s.a.s.)'in elçilerinden hiçbiri öldürülmemişti. Bir
elçinin öldürülmesi, tarih boyunca bütün toplumlarda insanlığa ve hukuk
kurallarına aykırı bir davranış sayıldığı gibi, gönderene de en büyük hakaret ve
meydan okuma demekti. Bu sebeple Rasûlullah (s.a.s.) üç bin kişilik bir kuvvet
hazırlayarak, azadlı kölesi Hârise oğlu Zeyd'in komutasında yola çıkardı(298)
Elçi Umeyr oğlu Hâris'in şehid edildiği Mûte'ye kadar gidilmesini, Şürahbil ve
maiyetinin İslâm'a dâvet edilmesini, kabûl etmezlerse savaşılmasını
emretti.(299) "Kadınları, çocukları, yaşlıları öldürmeyin. Evleri yıkıp hârap
etmeyin, ağaçları kesip, tahribâtta bulunmayın!" dedi. Orduyu "Seniyyetü'l-vedâ"
denilen ayrılık tepesi'ne kadar uğurlayan Hz. Peygamber (s.a.s.):
- "Zeyd şehid olursa, komutanlığı Câfer alsın; Câfer de şehit düşerse, Ravâha
oğlu Abdullah komutan olsun." buyurdu.(300)
b) İki Tarafın Durumu ve Aradaki
Eşitsizlik
Müslüman ordusunun hareketini Şürahbil duydu. Derhal Lahm, Cüzâm, Kayn, Belkın,
Behrâ gibi Hristiyan Arap kabîlelerinden büyük bir kuvvet hazırladı. Ayrıca
durumu Bizans İmparatoruna bildirerek, ondan da yardım istedi. Böylece Şürahbil,
200 bin kişilik büyük bir ordu topladı. Bunun 100 bini Rumlardan, 100 bini de
Hristiyan Araplardan meydana gelmişti. (301) İmparator Hirakl de işi
önemseyerek, Belkadaki Meab şehrine kadar geldi.
Müslümanlar, ancak Sûriye topraklarına girdikten sonra düşmanın gücü ve
hazırlıkları hakkında bilgi edinebildiler.
İki taraf arasında gerek sayı, gerek silah ve teçhizât bakımından korkunç bir
fark vardı. Tarihte, iki taraf arasında böylesine ölçüsüz bir fark
görülmemiştir. 200 bin (bazı rivâyetlerde 100 bin) kişilik bir kuvvet karşısında
üç bin mücâhid ne yapabilirdi? Fakat, savaşmadan geri dönülemezdi. Komutan Zeyd,
Maan'da, Mücâhidlerin ileri gelenleriyle toplanıp durumu istişâre etti. Acaba,
durumu Rasûlüllah (s.a.s.)'e bildirip alınacak cevâba göre mi hareket
edilmeliydi? Fakat, Ravâhaoğlu Abdullah bütün tereddütleri giderdi.
- Arkadaşlar, çekindiğimiz şey, ele geçirmek için yola çıktığımız şeydir, yani
şehid olmaktır. Dinimizi yüceltmek için savaşalım. Yâ şehid, ya gazi olacağız.
Bunun ikisi de güzel değil mi ?(302) dedi.
Abdullah'ın konuşması mücâhitlerin maneviyâtını yükseltti. Hepsi de:
- Ravâhaoğlu doğru söylüyor. Savaşmalıyız, dediler.
c) Komutanlar Sırayla Şehâdet Şerbetini
İçtiler
İki ordu Mûte'de karşılaştı. Zeyd, sancak elinde, ileri atıldı. Kahramanca
çarpıştı, ölümden yılmadığını gösterdi. Fakat düşman mızraklarının arasında
şehid düşdü.(303)
Zeyd şehid olunca, sancağı hemen Câfer aldı. Emsâlsiz kahramanlıklar gösterdi.
Önce sağ eli kesildi, sancağı sol eliyle tuttu. Sol eli de kesilince, kollarıyla
sancağa sarıldı. Pek çok yara aldığı halde son nefesine kadar sancağı bırakmadı.
Nihâyet o da şehid oldu.(304)
Câferden sonra sancağı Ravâhaoğlu Abdullah aldı. O da şiirler söyleyerek,
kahramanca savaştı. Vücudu delik deşik oldu. Sonunda o da şehid oldu.
d) Hâlid b. Velîd'in Üstün Mahâreti
Râvâhaoğlu da şehid olunca, asker komutansız kaldı, umûmî bir panik başladı.
Dağılan askerin kaçışını Velîdoğlu Hâlid önledi. Mücâhidler, Hâlid'in etrâfında
yeniden toplandılar. Hâlid komutayı aldı, sancak elinde akşama kadar çarpıştı. O
gün elinde tam dokuz kılıç parçalandı.(305) Bu Müslüman olduktan sonra Hâlid'in
katıldığı ilk savaştı.
Gece olunca, Hâlid askeri yeniden tertipledi. Öndekileri arkaya, arkadakileri
öne, sağdakileri sola, soldakileri sağa aldı. Böylece düşmana, yardım için yeni
kuvvetler gelmiş intibâını verdi. Sabah olunca da ansızın şiddetli bir hücuma
geçerek, düşmanı bozguna uğrattı. Bu fırsattan yararlanarak, askerini ustalıkla
geri çekti. Büyük bir kayba uğramadan Medine'ye döndü. İslâm ordusunu korkunç
bir felâketten kurtardı.
200 bin kişiye karşı yapılan bu çetin savaşta, Müslümanlar sadece 12 şehid
vermişlerdi. Bu durum, komutanların savaşı çok başarılı idâre etmeleri ve
canlarını fedâ etmekten çekinmemelerinin bir sonucuydu.
e) Rasûlüllah (s.a.s.)'in Medine'den
Savaşı Seyretmesi
Rasûlüllah (s.a.s.) savaşın bütün safhalarını, Medine'ye henüz hiç bir haber
ulaşmadan, ashâbına bildirmişti.
Cenab-ı Hakk, zaman, mekân ve mesâfe kavramlarını kaldırarak, sevgili
Peygamberine savaş meydanını olduğu gibi göstermişti. Mescid-i Nebî'de minber
üzerine oturmuş bulunan Allah Rasûlü (s.a.s.) gözlerinden yaşlar akarak:
-İşte sancağı Zeyd aldı, Zeyd vuruldu, şehid düştü. Sonra Câfer aldı, O' da
şehid oldu. Sonra Ravâhaoğlu aldı, O 'da şehid oldu. En sonunda sancağı,
Allah'ın kılıçlarından bir kılıç, Velîdoğlu Hâlid aldı. Allah O'na fethi
müyesser kıldı, buyurdu. (306)
Rasûlüllah (s.a.s.), Zeyd, Câfer ve Abdullah'ın şehid düştüklerini haber
verdikçe, her biri için istiğfâr etmiş ve Cennete girdiklerini de
müjdelemişti.(307) Sancağı Hâlid alınca ise:
-Allah'ım, Hâlid senin kılıçlarından bir kılçtır. Sen O'na nusret ihsan buyur,
diye duâ etmişti.(308) Bundan sonra Hâlid'e "Seyfullah" (Allah'ın kılıcı)
denildi.(309)
Câferin şehâdet haberini duyunca, âilesi feryâda başladılar. Rasûlüllah
(s.a.s.)'de son derece üzgündü. Çok sevdiği, en değerli arkadaşlarını
kaybetmişti. Câfer'in âilesini teselli etti. Acılıdırlar, yemek yapamazlar, diye
evine yemek gönderdi.
-Allah Câfer'e, Mûte'de kesilen iki koluna bedel, iki kanat verdi. O'nu
Cennet'te meleklerle birlikte uçuyor gördüm, diye müjdeledi.(310) Bu sebeple
Câfer, bundan sonra Câfer Tayyâr diye anıldı.
2- ZÂTÜ'S-SELASÎL SAVAŞI (Cumâde'l-âhir 8
H./629 M.)
Kudâa kabîlesi'nin Uzre ve Belî kolları, Medine hayvanlarını yağmalamak üzere,
Vâdi'l-Kurâ yakınlarında toplanmışlardı. Rasûlüllah (s.a.s.) durumdan haberdâr
olunca, bunların üzerine Amr b. As (Âs oğlu Amr) komutasında 30'u atlı 300
kişilik bir seriyye gönderdi. Bunlar arasında Sa'd b. Ebî Vakkas, Üseyd b.
Hudayr, Sa'd b. Ubâde, Sâid b. Zeyd, Âmir b. Rabîa.. gibi ensâr ve muhâcirlerden
ileri gelen kimseler de vardı.
Amr b. Âs. ashâbın büyüklerinden değildi. Henüz bir yıl kadar önce Müslüman
olmuştu. Fakat dedesi Vâil'in annesi Belî kabîlesinden olduğu için Amr'ın bu
kabîle ile ilgisi vardı. Amr, aynı zamanda savaş usûlünü iyi bilen, son derece
zekî bir kimse idi. Bu sebeple Rasûlüllah (s.a.s.), komutanlığa O'nu seçmişti.
Amr, Vâdi'l-Kurâ civarında Selâsil suyu'na varınca, düşmanın sayıca üstün
olduğunu öğrendi. Burada konaklayarak, bir haberci ile Rasûlüllah (s.a.s.)'den
yardım istedi. Rasûlüllah (s.a.s.)'de Ebû Ubeyde b. Cerrâh komutasında 200
kişilik ek kuvvet gönderdi. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de bunlar arasındaydı.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Ebû Ubeyde'yi gönderirken:
- Ayrılığa düşmeyin, işbirliği yapın, buyurmuştu. Amr b. Âs, Ebû Ubeyde'nin,
askerlere imâm olarak namaz kıldırmasına itirâz etti.
- Sen bana yardıma geldin, kumandan benim, namazda ben imam olacağım, dedi.
Ebû Ubeyde yumuşak tabiatlı bir zâttı, hiç itirâz etmedi.
- Yâ Amr, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz, ihtilâfa düşmememizi emretti. Sen bana
uymazsan, ben sana uyarım, telâşa gerek yok, diye cevâp verdi. Amr bütün
Müslümanlara sefer süresince imam olup namaz kıldırdı. Böylece Hz. Ömer ve Hz.
Ebûbekir de Amr'ın idâresine girmiş oldular. Oysa Rasûlüllah (s.a.s.) Amr'ı ilk
300 kişiye; Ebû Ubeyde'yi de 200 kişiye kumandan tâyin etmişti. Ebû Ubeyde'yi
Amr'ın emrine değil, yardımına göndermişt.(311)
Amr, düşmana yaklaşınca gerekli tedbirleri aldı. Hava çok soğuk ve sert olduğu
halde, gece ateş yakmayı yasakladı. "Kim ateş yakarsa, onu yaktığı eteşin içine
atarım," diye tehdit etti. Asker, soğuktan Ebû Bekir ve Ömer'e başvurdular. Hz.
Ömer:
- Bu nasıl şey, herkesi soğuktan kıracak mı? diye Amr'a haber gönderdi. Amr b.
Âs:
- Yâ Ömer, sen bana itâatle memûrsun, İşime karışma, diye , cevâp verdi. Hz. Ebû
Bekir de:
Rasûlüllah (s.a.s.) O'nu savaş usûlünü iyi bildiği için kumandan yaptı. Madem ki
kumandan O'dur, işine karışmamak gerekir, dedi. Böylece gece soğukta geçirildi.
Çünkü ateş yakılsaydı, düşman Müslümanların azlığını öğrenecekti.
Amr, plânını kimseye söylemedi. Sabaha karşı, alaca karanlıkta ansızın düşman
üzerine hücûma geçti ve savaşı kazandı. Düşman pek çok ganimet bırakarak kaçtı.
Ashâb, düşmanın peşini tâkibetmek istedilerse de Amr buna da izin vermedi. Bir
kaç gün orada kalıp etraftaki ganimet hayvan sürülerini topladıktan sonra,
Medine'ye döndü.
Sefer esnâsında Amr b. Âs ihtilâm olmuş, hava soğuk olduğu için gusletmeyerek
teyemmümle namaz kıldırmıştı.(312) Dönüşte ashâb, Rasûlüllah (s.a.s.)'e, Amr b.
Âs'tan:
1- Hava çok soğuk olduğu halde, gece ateş yaktırmadı,
2- Galip geldiğimiz halde düşmanı tâkip ettirmedi,
3- Su bulunduğu halde gusletmeyip, teyemmümle namaz kıldırdı, diye şikâyette
bulundular.
Amr bu şikâyetlere karşı:
1- Sayımızın az olduğunu düşman anlamasın diye ateş yaktırmadım.
2- Yardım için kuvet gönderebileceği düşüncesiyle düşmanı tâkip ettirmedim.
3- Soğukta yıkanmak tehlikeli olduğu ve Cenâb-ı Hakk "Elinizle kendinizi
tehlikeye atmayın." (ElBakara Sûresi, l95) "Kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah
size acımaktadır." (en-Nisâ Sûresi, 29) buyurduğu için gusletmeyip teyemmüm
yaptım, diye cevâp verdi.
Rasûlüllah (s.a.s.) Amr'ın cevâplarını tebessümle karşıladı. (313)
Amr b. Âs, henüz yeni müslüman olduğu halde, ashâbın büyüklerinin de bulunduğu
bir orduya kumandan tâyin edilmesinden dolayı gururlanmıştı. Savaşı da kazanarak
dönünce, Rasûlüllah (s.a.s.)'in yanındaki derece ve itibârını öğrenmek istedi.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'e:
- En çok kimi seversiniz? diye sordu. Rasûlüllah (s.a.s.)
Âişe'yi diye cevâp verdi.
- Sonra kimi?
- Âişe'nin babasını, Ebû Bekir'i.
- Sonra kimi?
- Ömer'i.
Amr, en sonraya kendisinin kalacağından korkarak daha fazla sormaktan
vazgeçti.(314)
(298) Orduda ensâr ve muhâcirlerin ileri
gelenleri de vardı. Azadlı bir köle hepsine komutan olmuştu. Bu olay İslâm'daki
ehliyet ve eşitlik uygulamasının canlı örneklerinden biridir.
(299) Tecrid Tercemesi, 10/312
(300) el-Buhârî, 5/87; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/234; Tecrid Tercemesi, 10/313
(Hadis No: 1619)
(301) el-Buhârî, 5/87; İbnü'l-Esîr a.g.e., 2/234-235; Tecrid Tercemesi, 4/541,
(Hadis No: 644'ün izâhı).
(302) Zâdü'l-Meâd, 2/375; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/235; İbn Hişâm, 4/17
(303) Zeyd, ilk Müslümanlardandır. Rasûlüllah (s.a.s.) onu çok severdi.
Bedir'den itibâren bütün savaşlarda bulunmuştu. Ashâbdan Kur'ân-ı Kerim'de ismi
geçen, sadece Zeyd'dir. (Ahzâb Sûresi, 37)
(304) Câfer, Rasûlüllah (s.a.s.)'ın çok sevdiği hâmî amcası Ebû Tâlib'in büyük
oğludur. Hz. Ali'den 10 yaş büyüktür. İkinci Habeşistan hicretinde, kafileye
başkanlık etmiş, Hayber'in fethedildiği gün Medine'ye dönmüştü. Savaşta 90'dan
çok yara almıştır. Bunlardan 50'si ön tarafındaydı. (el-Buhârî, 5/86-87; Tecrid
Tercemesi, 10/313; Hadis No:1619)
(305) el-Buhârî, 5/87; Tecrid Tercemesi, 4/394 ve 10/315
(306) el-Buhârî, 2/72 ve 5/87; Tecrid Tercemesi, 4/391 (Hadis No: 623) ve
10/315; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/237
(307) İbnü'l -Esîr a.g.e., 2/273; Tecrid Tercemesi, 4/393
(308) Tecrid Tercemesi, 10/315
(309) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/238
(310) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/238; M. Zihni Efendi, el-Hakayık, 1/201, İst. 1310
(311) İbn Hişâm,4/272; Zâdü'l-Meâd, 2/378; İbnü'l-Esir, a.g.e., 2/232
(312) Ebû Hanife ve Ebû Yûsuf'a göre abdest alan kimselerin teyemmüm yapana
iktidâsı câizdir. İmâm Muhammed'e göre abdestlinin teyemmümlüye uyması câiz
değildir. İhtilâf, halefiyyet su ile topraktan ibâret iki âlet arasında mıdır?
Yoksa Abdest ve teyemmümden ibâret iki temizlik arasında mıdır? meselesinden
doğmaktadır.
Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf'a göre, halefiyyet su ile toprak arasındadır.
İmâm Muhammed'e göre ise, iki temizlik (abdest ve teyemmüm) arasındadır.
Abdestli teyemmümlüye uyarsa, kuvvetli zayıfa binâ edilmiş olur. Oysa imâm
muktediden hâlen ednâ olmamalıdır. Abdest aslî temizlik, teyemmüm ise zarûri
temizliktir. Aslî tahâret yapmış olan kimse zarûri tahâret yapmış olandan hâlen
daha kuvvetlidir. (Bkz. Mehmet Zihni Efendi, Kitabü's-Salat,210-211, İst. 1326)
(313) Zâdü'l-Meâd, 2/379; Târih-i Din-i İslâm, 3/406
(314) el-Buhârî, 5/113; el-Câmiu's Sagîr Şerhi Feyzü'l-Kadîr, 1/168 (Hadis No:
205); Târih-i Din-i İslâm, 3/407
3-MEKKE'NİN FETHİ
(20 Ramazân 8 H./11 Ocak 630 M.)
"Biz sana apaçık bir fetih ve zafer sağladık.
(el-Feth Sûresi, 1)
a) Hudeybiye Muâhedesinin Bozulması
Hudeybiye Barış Anlaşması, Müslümanlarla Kureyş arasında yapılmıştı. Anlaşma
şartlarına göre, diğer Arap kabîleleri, iki taraftan birinin himâyesine
girmekte, anlaşıp birleşmekte serbesttiler. Buna göre, Huzâa kabîlesi,
Müslümanların Benî Bekir (Bekir oğulları) kabîlesi de Kureyş'in himâyesine
girmişti.
Hicretin 8'inci yılı Şaban ayında, Benî Bekir kabîlesi, Peygamberimizin
himâyesinde bulunan Huzâa kabîlesine ansızın bir gece baskını yaptı. Esâsen iki
kabîle arasında öteden beri düşmanlık vardı. Bu baskında Benî Bekir, Kureyşten
yardım ve teşvik görmüş, hatta İkrime, Safvân ve Süheyl.. gibi ileri gelen bir
kısım Kureyş gençleri baskında bizzat bulunmuşlardı. Baskın sonunda
Huzâalılardan 23 kişi ölmüş, sağ kalanlar Harem-i Şerîf'e sığınarak
kurtulabilmişlerdi.
Bu olay üzerine Huzâalılar, 40 kişilik bir heyetle Medine'ye geldiler.
Rasûlüllah (s.a.s.)'a durumu anlatıp yardımını istediler.
Huzâalılarla Müslümanlar arasında ötedenberi dostluk vardı. Bu dostluğun temeli,
İslâm'dan öncesine kadar uzanıyordu. Bu sebeple Huzâalılar, Müslümanlarla
ilgili, Mekke'de olup biten her şeyi Rasûlüllah (s.a.s.)'a gizlice
bildirirlerdi. Hendek Savaşı hazırlığını da onlar haber vermişlerdi.
Huzâa kabilesine yapılanlardan, Rasûlüllah (s.a.s.) son derece üzüldü.
Kendilerine yardım edeceğini va'detti. Kureyş'e derhal bir elçi göndererek:
Öldürülen Huzâalılardan diyetlerinin ödenmesini, veya
Benî Bekir Kabîlesinin himâyesinden vazgeçilmesini istedi.
İki şarttan biri kabûl edilmediği takdirde, Hudeybiye Anlaşmasının bozulmuş
sayılacağını, bildirdi.
Kureyşliler, ilk iki şartı kabûl etmeyip Hudeybiye anlaşmasını bozduklarını
bildirdiler. Daha önce fiilen bozdukları antlaşmayı, böylece resmen de bozmuş
oldular.
b) Kureyş'in Barışı Yenileme Teşebbüsü
Kureyşliler, bir müddet sonra hatalarını anladılar. Alaşmayı bozduklarına pişmân
oldular. Derhal anlaşmayı yenilemek ve barış süresini uzatmak üzere Ebû Süfyân'ı
Medine'ye yolladılar.
Ebû Süfyân, Medine'de önce, Rasûlüllah (s.a.s.)'ın zevcelerinden kızı Ümmü
Habîbe'ye gitti. Oturacağı sırada, Ümmü Habîbe minderi topladı. Halbuki evde
üzerine oturulacak başka bir şey yoktu. Ebû Süfyân sordu:
- Kızım, minderi mi benden esirgiyorsun, yoksa beni mi minderden? Kızı cevap
verdi.:
- Bu, Rasûlüllah (s.a.s.)'e âittir. Sen ise müşriksin, pissin. Bu yüzden üzerine
oturmanı istemedim.(315)
Ebû Süfyân, daha sonra Rasûlüllah (s.a.s.)'e başvurdu. Olumlu bir sonuç alamadı.
Başta Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer olmak üzere ashâbın ileri gelenleriyle bir bir
görüştü, barışın yenilenmesi için desteklerini istedi. Hz. Fâtıma'yı ziyâret
ederek O'ndan yardım bekledi. Fakat bütün gayretleri boşa çıktı; hiç bir netice
elde edemedi. Eli boş dönmek istemiyordu. Hz. Ali'nin tavsiyesine uymaktan başka
çâre yoktu. Mescide geldi:
- Ey nâs, ben her iki tarafı da himâyeme alarak, Hudeybiye barışını yeniliyorum.
Sanırım, kimse benim ahdimi bozmaz.. dedi. Fakat, kimseden cevâp alamadı.
Devesine bindi, ümitsiz olarak Mekke'nin yolunu tuttu. Bir işâretle bütün
Mekke'yi harekete geçiren Ebû Süfyan, Medine'de kimseye sözünü dinletememiş, öz
kızına bile merâmını anlatamamıştı.
Dönüşünde olup bitenleri olduğu gibi Mekkelilere anlattı. Onun sözlerini
dinleyenler:
- Yazık, sen hiç bir şey yapmamışsın. Bize barış haberi getirmedin ki, güven
içinde olalım, Savaş haberi getirmedin ki, hazırlanalım. Ali seninle alay etmiş.
Senin tek başına ilân ettiğin barış neye yarar..., dediler.(316)
c) Fetih Hazırlığı
Ebû Süfyan Mekke'ye döndükten sonra Rasûlüllah (s.a.s.)gizlice fetih hazırlığına
başladı. Ashâbına sefer için hazırlanmalarını emretti. Ayrıca, Gıfâr, Eslem,
Eşca' Müzeyne, Cüheyne, Süleym gibi, kendisine bağlı kabîlelere haber salarak
Ramazan'ın ilk günlerinde Medine'de toplanmalarını istedi.
Rasûlüllah (s.a.s.),Mekke'nin kan dökülmeden fethedilmesini istiyordu. Kureyş
savunma için hazırlık yapar da karşı koyarsa, kan dökülürdü. Bu yüzden
hazırlıklar son derece gizli tutuldu. Mekke ile Medine arasındaki bütün yollar
kesildi. Bu vazife Huzâa kabilesine verildi. İki taraf arasında sanki kuş
uçmuyordu. Bu arada dikkatlerin başka yöne çekilmesi için Necid tarafına bir de
seriyye göndermişti.
d) Ebû Beltea oğlu Hâtıb'ın Kureyş'e
Yazdığı Mektup
Ancak ashabtan Ebû Beltea oğlu Hâtıb, durumdan Kureyş'i haberdar etmek istemiş,
bir mektup yazarak gizlice Mekke'ye göndermişti. Hz. Peygamber (s.a.s.), İlâhî
vahiy ile bunu öğrendi. Hemen Hz. Ali ile iki arkadaşını görevlendirdi.
- Hah bostanına kadar gidin, orada, mahfe içinde yolcu bir kadın bulacaksınız.
Yanında bir mektup var, onu alıp getirin,buyurdu.
Kadın önce inkâr etti, fakat, "seni şimdi çırılçıplak soyar, her tarafını
ararız", deyince, çâresiz mektubu saçının hotozu arasından çıkardı.(317)
Mektupta, Rasûlüllah (s.a.s.)'ın önüne durulamaycak bir ordu ile Mekke üzerine
yürüyeceği bildiriliyordu. Herkes şaşırıp kaldı, çünkü Hâtıb'dan böyle bir şeyi
kimse beklemiyordu. Rasûlüllah (s.a.s.) bir hey'et önünde Hatıb'ı sorguya çekti.
- Ey Hâtıb, bu ne iş, niçin bunu yaptın, diye sordu. Hâtıb:
- Ya Rasûlüllah hakkımda karar vermekte acele etmeyin. Ben Kureyş'e anlaşarak
bağlı bir kimseyim, fakat hiç bir zaman onların mahremi olmadım. Yanınızdaki
muhacir kardeşlerimin, Mekke'de âilesini ve mallarını koruyacak yakınları var,
benimse kimsem yok. Mekkelilerden nimetdârlar kazanarak âilemi korumak
istemiştim. Bu işi dinimden dönmek için yapmadım, ben Müslüman olduktan sonra,
kat'iyyen küfre razı olmam, diye kendini savundu. Hz. Ömer, dayanamayıp:
- Yâ Rasûlallah, izin ver de şu münâfığın boynunu vurayım, demişti. Fakat,
Rasûlüllah (s.a.s.) Hâtıb'ın suçunu bağışladı.
- Yâ Ömer, Hâtıb Bedir Gazası'nda bulundu, ne bilirsin belki de Cenâb-ı Hak
Bedir ehline: "Bundan böyle istediğinizi yapın, sizi bağışladım" demiş olabilir,
buyurdu.
Fakat bu olayla ilgili olarak:
"Ey inananlar, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost
edinmeyin. Onlar, size gelen hakkı tanımadıkları ve Rabbımız olan Allah'a
inandığınız için peygamberi de sizi de (yurdunuzdan) çıkardıkları halde onlara
sevgi (mi) gösteriyorsunuz? Siz benim yolumda savaşmak ve benim rızamı kazanmak
için (yurdunuzdan) çıkmışsanız, ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da
bildiğim halde, nasıl olur da onlara sevgi gösterirsiniz. İçinizden her kim bunu
yaparsa, doğru yoldan sapmış olur." (el-Mümtehine Sûresi, 1) anlamındaki âyet-i
kerime indirilmiştir.(318)
e) Mekke'ye Yürüyüş
Müslümanlığın temeli, "Tevhid İnancı" dır. Tevhid İnancı'nın, yeryüzünde en
büyük âbidesi, Mekke'deki Kâbe'dir. Ancak bu kutsal yer, putlarla doldurulmuş,
putperestliğin merkezi hâline getirilmişti. İslâm güneşi doğalı 20 yıl olmuştu.
Artık, Mekke'nin şirkten kurtulması, Kâbe'nin putlardan temizlenmesi
gerekiyordu.
Rasûlüllah (s.a.s.), Hicretin 8'inci yılı, Ramazan'ın 10'uncu Pazartesi günü 10
bin kişilik muazzam bir ordu ile Medine'den çıktı.(319) (1 Ocak 630) Yolda
katılan birliklerle, ordunun sayısı daha sonra 12 bine yükselmişti.(320) O gün
Rasûlüllah (s.a.s.) ve ashâbı oruçluydu. Yola çıktıktan sonra oruçlarını
bozdular. (321)
Rasûlüllah (s.a.s.)'ın amcası Abbâs Müslüman olmuş, fakat Müslümanlığını
gizliyerek Mekkede müşrikler arasında kalmıştı. Böylece Mekke'deki haberleri
gizlice Rasûlüllah (s.a.s.)'e ulaştırıyordu. Artık Mekke'de yapılacak iş
kalmamıştı. Hîcret için Mekke'den çıktı, fakat yarı yolda Fetih Ordusuyla
karşılaştı. Eşyâsını çocuklarıyla Medine'ye gönderip O da orduya katıldı.
Rasûlüllah (s.a.s.) Abbâs'ın gelişinden memnun oldu.
- Peygamberlerin sonuncusu ben oldum, muhâcirlerin sonuncusu da sen; diye
iltifatta bulundu.
Mekke'ye bir konak (yaklaşık 16 km.) mesâfede "Merru'z-zahrân" denilen yerde
karargâh kuruldu. Rasûlüllah (s.a.s.), ortalık kararınca burada ordu mevcûdunun
sayısınca ateş yakılmasını emretti. Böylece, ordunun haşmetini Kureyş'e
göstermek istiyordu.
Yollar iyice tutulduğu için, İslâm ordusu Merru'zahrân'a gelinceye kadar
Mekkeliler hiç bir haber alamamışlardı. Müslümanların yaklaştığını duyunca ne
yapacaklarını şaşırdılar. Ebû Süfyân durumu anlamak, Müslümanlar hakkında bilgi
edinmek istiyordu. Yanına bir kaç kişi alarak, Mekke'den çıktı. Uzakta yanmakta
olan ateşler, hacıların, Arafatta arefe gecesi yaktıkları ateşlere benziyordu.
Merakla ateşlere doğru ilerledikleri sırada Rasûlüllah (s.a.s.)'ın muhâfızları
tarafından yakalanarak Peygamber Efendimizin huzûruna getirildiler, Rasûlüllah
(s.a.s.)'a karşı en çok kin besleyen Mekke'nin resi Ebû Süfyân burada müslüman
oldu. Artık Mekke fethedilmiş demekti. Belki hiç mukavemet görülmeyecekti. Hz.
Abbâs:
- Yâ Rasûlallah, Ebû Süfyân övünmeyi sever, iftihâr edebileceği bir lütufta
bulunsanız, demişti. Rasûl-i Ekrem:
- Her kim Ebû Süfyân'ın evine girerse, emniyettedir. Her kim kendi evine
kapanır, ordumuza karşı koymazsa, emniyettedir. Her kim Harem-i Şerîf'e girerse,
emniyettedir. Ebû Süfyân bunu ilân etsin, buyurdu.(322) Daha dün, İslâm
düşmanlarının lideri olan kişi, bugün Rasûlüllah'ın emirlerini tebliğ etmekle
iftihâr edecek, şeref kazanacaktı.
Merru'z-zahrân'dan hareket edileceği sıra Rasûlüllah (s.a.s.) Hz. Abbas'a:
- Ebû Süfyân'ı yolun dar bir yerine götür, İslâm ordusunun ihtişâmını görsün,
diye emretti.
Hz. Abbâs, Ebû Süfyân'ı, ordunun geçeceği dar bir geçit yerine oturttu.
Mücâhidler sırayla alay alay Ebû Süfyân'ın önünden geçtikçe Ebû Süfyân'ın yüreği
burkuluyor, geçen her kafilenin hangi kabîle olduğunu soruyordu. Hz. Abbâs:
- Bunlar Gıfâr kabîlesi, şunlar Cüheyne.. diye geçen kabîleleri bir bir
anlattıkça Ebû Süfyân:
- Şaşılacak şey, bunlarla benim aramda ne düşmanlık var ki , buraya kadar
gelmişler, diye hayretini ifâde ediyordu. Bir ara:
- Yâ Abbâs, kardeşinin oğlunun saltanatı ne kadar da büyümüş, dedi. Hz. Abbâs:
- Hayır, bu saltanat değil, nübüvvettir, diye cevâp verdi.
Nihâyet, Ebû Süfyân'ın daha önce benzerini görmediği bir birlik geçti. Bunlar,
ensârdı. Başlarında Sa'd b. Ubâde sancağı taşıyordu. Son gelen birlik, sayıca
hepsinden azdı. Bu birlikte Rasûlüllah (s.a.s.) ile ensar ve muhâcirlerden en
yakın arkadaşları vardı. Rasûlüllah (s.a.s.)'in sancağını Avvâm oğlu Zübeyr
taşıyordu.
Ensâr alayı, Uhud ve Hendek Savaşları'nda müşrik ordusunun başkomutanı Ebû
Süfyân'ın önünden geçerken Sa'd b. Ubâde:
- Ey Ebû Süfyân, bugün en büyük kıtal günüdür, bu gün Kâbe'de kan dökmenin helal
kılındığı gündür, demişti. Ebû Süfyân Sa'd'ın sözlerini Rasûlüllah (s.a.s.)'a
nakletti. Hz. Rasûlüllah (s.a.s.):
- Sa'd yanlış söylemiş, bugün Cenab-ı Hakk'ın Kâbe'yi yücelteceği gündür. Bugün
Kâbe'nin tevhid elbisesine bürüneceği gündür, buyurdu.(323) Sa'd'ın kan
dökmesinden endişelendiği için, hemen Hz. Ali'yi gönderdi, ensâr sancağının
Sa'd'dan alınıp oğlu Kays'a verilmesini emretti.(324)
Müslüman mücâhidlerin geçit resmini baştan sona seyreden Ebû Süfyân, Mekke'nin
tesliminden başka çâre olmadığını anladı. Hz. Abbas'tan ayrılarak, hemen
Mekke'ye döndü. Harem-i Şerif'e vardı. Heyecân içinde kendisini bekleyen
Mekkelilere yüksek sesle hitâbetti:
- Muhammed (s.a.s.) , karşı koymamıza imkân olmayan bir ordu ile geliyor:
1) Her kim Ebû Süfyan'ın evine gelirse emniyettedir.
2) Her kim silahını bırakır, evine kapanırsa emniyettedir.
3) Her kim, Harem-i Şerîf'e sığınırsa emniyettedir. Ey Kureyş, Müslüman olunki,
selâmet bulasınız...
Ebu Süfyân'ı dinleyenler, şaşırıp kaldılar. Her gün Müslümanlığın aleyhinde
bulunan bu adam, şimdi herkese "müslüman olun", diyordu. Herkeste bir telâş
başladı. Kimisi küfrediyor, kimisi bağırıp çağırıyor, kimi de mukavemet için
hazırlanıyordu. Çoğunluk ise Ebû Süfyân'ın sözlerine uyup evlerine çekildiler.
Bir kısmı da Harem-i Şerîf'te ve Ebû Süfyân'ın evinde toplandılar.
f) Mekke'ye Giriş (20 Ramazan 8 H./11 Ocak
630 M.)
Rasûlüllah (s.a.s.), Mekke'ye girmeden önce, "Zî Tuvâ" denilen yerde durdu.
Ordusunu dört kısma ayırıp her birinin gireceği yerleri tâyin etti. "Sakın
savaşa girmeyin, saldırıya uğrayıp mecbûr kalmadıkça kan dökmeyin..." diye
tenbihte bulundu.
Sekiz yıl önce, yurdundan üç kişilik bir kafile ile nasıl ayrılmıştı, şimdi
nasıl bir ihtişâmla dönüyordu. Rasûlüllah (s.a.s.) devesinin üstünde bütün
bunları düşünüyor, mağrûr bir fâtih gibi değil, son derece mütevâzi bir halde,
başı secde eder gibi, devenin boynuna yapışmış, tesbih, tehlil ve duâ ile,
Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz lütuflarına şükrederek ilerliyordu.
Bütün birlikler, kan dökmeden Mekke'ye girdiler. Yalnızca Velîd oğlu Hâlid'in
komuta ettiği birlik tecâvüze uğradı. Kureyş'in azılılarından Ümeyye oğlu
Safvân, Amr oğlu Süheyl ve Ebû Cehil'in oğlu İkrime bir çete kurdular. Hâlid'in
birliklerini Mekke'ye girerken ok yağmuruna tutarak iki müslümanı şehid ettiler.
Bu durumda Hâlid, saldırganlar üzerine hücûm ederek, bir hamlede onüç tanesini
öldürdü, diğerleri dağılıp kaçtılar.
Rasûlüllah (s.a.s.) kan döküldüğünü duyunca üzüldü. Fakat, tecâvüzün
müşriklerden başladığını öğrenince:
- İlahî takdir böyleymiş, buyurdu.
Rasûlüllah (s.a.s.) çadırını Kinâneoğulları yurdunda "Hacûn" denilen yerde
kurdurdu. Mekke Devri'nin 7'inci yılında, Kureyş müşrikleriyle Kinâneoğulları
burada küfr üzerine anlaşmışlardı(325). Bu anlaşma gereğince müslümanlar üç yıl
muhasara altında çok acı günler yaşamışlardı.
Rasûlüllah (s.a.s.) çadırında gusledip 8 rek'at "duhâ namazı" kıldı, sonra,
devesine binerek, Kâbe'ye geldi. Yol boyunca Fetih Sûresi'ni okuduğu
işitiliyordu.(326) Deve üzerinde, ihrâmsız olarak Kâbe'yi tavâf etti. Elindeki
ucu eğri değnekle hacer-i Esved'i istilâm etti.
g) Kâbe'nin Putlardan Temizlenmesi.
Kâbe etrâfında 360 put vardı. Bunların en büyüğü olan "Hubel", Kâbe'nin üstüne
konulmuştu. Diğerleri Kâbe'nin etrafına ve içine yerleştirilmişlerdi. Rasûlüllah
(s.a.s.) değnekle bunları itiyor, her birini bizzât deviriyordu. Putlar
yıkılırken:
"Hak geldi, bâtıl yok oldu, esasen bâtıl yok olmağa mahkûmdur."(327) "Hâk geldi,
artık bâtıl ne yeniden başlar, ne de geri gelir"(328) diyordu.(329)
Kâbe'ye girmek için Rasûlüllah (s.a.s.) anahtarını istedi. Talha oğlu Osmân
anahtarı getirdi. "Emânettir Ya Rasûlallah", diyerek Hz. Peygamber (s.a.s.)'e
teslim etti. Kâbe'nin içi de putlarla doluydu. Duvarlarına resimler asılmıştı.
Rasûlüllah (s.a.s.)'ın emriyle Hz. Ömer bunları dışarı attı. Müşrikler, ilah
diye taptıkları putların parçalanışını şaşkın şaşkın seyrettiler. Dünkü mabûdlar
bir anda moloz yığını haline gelmiş, çöplüklere atılmıştı. Sonra, Rasûlüllah
(s.a.s.), yanına Üsâme, Bilal ve Talha oğlu Osmân'ı da alarak Kâbe'ye girdi,
kapının karşısındaki duvara doğru namaz kıldı.(330) Beyt-i Şerifi dolaşıp her
tarafında tekbir getirdi. Uzunca bir müddet içeride kaldı. Bu sırada bütün
Kureyş Hârem-i Şerif'te toplanmış, sabırsızlıkla, haklarında verilecek hükmü
bekliyorlardı.
h) Fetih Hutbesi ve Genel Af
Rasûlüllah (s.a.s.) Kâbe kapısının eşiğinde durdu. Karşısında sıralanmış olan
Mekkelilere baktı. 20 yıl boyunca şahsına ve müslümanlara ellerinden gelen her
kötülüğü yapmaktan çekinmeyen bu adamların hayâtı, şimdi O'nun iki dudağı
arasından çıkacak hükme bağlıydı. Rasûlüllah (s.a.s.) 20 yıl boyunca
çektiklerini bir anda zihninden geçirdi, sonra şöyle hitâbetti.
"Allah'tan başka ilâh yoktur, yalnız O vardır. O'nun eşi ve ortağı yoktur. O
va'dine bağlı kaldı, sözünü yerine getirdi. kuluna yardım etti, tek başına bütün
düşmanları hezîmete uğrattı.
İyi bilinki bütün câhiliyet âdetleri, mal ve kan davaları bugün şu iki ayağımın
altındadır. Yalnız, Kâbe hizmetleriyle hacılara su dağıtma işi (hicâbe ve sikaye
hizmetleri) bu hükmün dışında bırakılmıştır.
Ey Kureyş Cemâati! Allah sizden câhiliyet gururunu, babalarla, soylarla
büyüklenmeği giderdi. Bütün insanlar, Âdem'dendir, (O'nun çocuklarıdır.) Âdem de
topraktan yaratılmıştır."
Sonra şu anlamdaki âyet-i kerîmeyi okudu.
"Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Övünesiniz diye değil,
kolaylıkla tanışasınız diye, sizi milletlere ve kabîlelere ayırdık. Allah
katında en değerliniz, Ona karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Allah her
hâlinizi bilir, O her şeyden haberdârdır." (Hucurât Sûresi, 13)
Rasûlüllah (s.a.s.) Mescid-i Harâm'ın geniş sâhasını dolduran kalabalığı mânâlı
bir bakışla süzdükten sonra:
- Ey Kureyş cemaâtı! Size şimdi nasıl bir muâmele yapacağımı sanıyorsunuz? diye
sordu. Mekkeliler hep bir ağızdan:
- Hayır umuyoruz. Sen kerîm bir kardeş, âlicenâb bir kardeş oğlusun, diye cevap
verdiler. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):
- Ben de size Yûsuf'un kardeşlerine söylediği gibi, "Bu gün size geçmişten
dolayı azarlama yok." (Yûsuf Sûresi, 92) diyorum. Haydi gidiniz, hepiniz
serbestsiniz (331), buyurdu.
Böylece Rasûlüllah (s.a.s.) hepsini affetmişti. Halbuki bunlar Hz. Peygamber
(s.a.s.)'e neler yapmamışlardı. Müslümanları en korkunç işkencelere tâbi
tutmuşlar, akla hayâle gelmedik eziyetler yapmışlardı. Şimdi başkaları olsa ne
yapardı; Hz. Peygamber (s.a.s.) ne yapmıştır? Bu mukayese Rasûlüllah (s.a.s.)'in
büyüklüğünü ortaya koymağa kâfidir.
Bu hitâbesinden sonra Rasûlüllah (s.a.s.) Mescid-i Harâm'da oturdu. Sikaye
(hacılara su ve zemzem dağıtma) hizmeti Abdülmuttaliboğullarındaydı. Bu hizmeti
Hz. Abbâs yapıyordu. Hicâbe (Kâbeyi açıp-kapama ve anahtarını taşıma) hizmetini
ise Ebû Talha oğulları yapıyordu. Bu esnâda Hz. Ali bu iki hizmetin
Abdülmuttaliboğulları'nda birleştirilmesini istemişti. Fakat Rasûlüllah (s.a.s.)
Osman b. Talha'yı çağırdı.
- Yâ Osmân, bugün iyilik ve ahde vefâ günüdür, al işte anahtarın, buyurdu (332).
Öğle vakti, Hz. Bilâl Kâbe'nin üstüne çıktı. Güzel ve gür sesiyle ezana başladı.
"Allâhü Ekber" nidâları müşriklerin yüreklerini burkuyordu. Bu esnâda, Ebû
Süfyân, Esîd oğlu Attâb, Hişâm oğlu Hâris gibi Kureyşin ileri gelenlerinden
birkaç kişi Kâbe'nin avlusunda bir köşeye toplanmış konuşuyorlardı. İçlerinden
Attâb:
- Babam şanslı adammış, daha önce öldü de şu sesi işitmedi, dedi. Hâris de:
- Şunun hak olduğunu bilsem, vallâhi ben de icâbet ederdim, diye konuştu. Ebû
Süfyân ise:
- Ben bir şey söylemeyeceğim. Bir şey konuşsam şu çakılların bile dile gelip
O'na haber vereceğinden korkuyorum, dedi.
Az sonra yanlarına Rasûlüllah (s.a.s.), aralarında konuştuklarını bir bir
söyledi. Bunun üzerine:
- Konuştuklarımızı kimse duymamıştı. Biz şehâdet ederiz ki, sen Allah'ın
Rasûlüsün, diye şehâdet getirdiler.(333)
l) Mekke Halkının Bîatı
Öğle namazından sonra, Rasûlüllah (s.a.s.) Safâ tepesinin yüksekce bir yerinde
oturdu. Önce erkeklerden, sonra da kadınlardan bîat aldı. Erkekler, İslâm ve
cihâd üzerine bîat ettiler(334). Kadınlar ise aşağıda meâli yazılı âyet-i
celîledeki esaslara uyacaklarına dâir bîat ettiler.
"Ey Peygamber, mü'min kadınlar Allah'a hiçbir eş ortak koşmamak, hırsızlık
yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir
bühtan uydurup getirmemek ve hiçbir güzel işte sana karşı gelmemek üzere sana
biata geldiklerinde biâtlarını kabûl et, Onlara Allah'tan mağfiret dile, Çünkü
Allah çok yargılayıcı, çok esirgeyicidir." (el-Mümtehine Sûresi, 12)
Erkekler, Rasûlüllah (s.a.s.)'in elini tutup musâfaha ederek biât ettiler.
Kadınlar ise sözle ve Rasûlüllah (s.a.s.)'in bulunduğu su kabına ellerini
batırarak bîat ettiler.(335) Rasûlüllah (s.a.s.) in eli, hiç bir zaman yabancı
bir kadının eline değmemiştir. (336)
j) Rasûlüllah (s.a.s.)'in Ensâr'ın
Endişesini Gidermesi
Fetihten sonra ensâr kendi aralarında :
- Cenâb-ı Hakk, Rasûlüne doğup büyüdüğü vatanının fethini müyesser kıldı. Artık
bizimle döner mi, yoksa buraya mı yerleşir, diye endişelerini belirtmişlerdi.
Rasûlüllah (s.a.s.) bunu duyunca:
- Böyle bir şeyden Allah'a sığınırım. Ben memleketinize hicret ettim. Hayatınız,
hayatım; ölümünüz ölümümdür, buyurdu. (337) Ensârın endişelerini giderdi.
4- HUNEYN GAZVESİ (6 Şevval 8 H./ 27 Ocak 630 M.)
And olsunki, Allah size birçok yerlerde ve çokluğunuzun sizi böbürlendirdiği,
fakat bir faydası da olmadığı, yeryüzünün bütün genişliğine rağmen size dar
gelip de bozularak gerisin geriye döndüğünüz Huneyn gününde yardım etmişti."
(et- Tevbe Sûresi, 25-26)
Huneyn, Mekke ile Tâif arasında, Mekke'ye yaklaşık 16 km. mesafede bir vâdidir.
Câhiliyet devri Arap şâirlerinin şiir müsabâkası yaptıkları "Zü'l-mecâz"
panayırı da bu vâdi kanarında kurulurdu. Huneyn Savaşı, Mekke'nin fethinden on
altı gün sonra (6 Şevval Cumartesi) bu vâdide Hevâzin Kabîlesi ve
müttefikleriyle yapıldı.
a) Savaşın Sebebi
Hevâzin, Arabistan'ın en büyük kabîlelerinden biriydi. Mekke'nin
güney-doğusundaki dağlarda yaşıyorlardı. Mekke müslümanlar tarafından
fethedilmiş, Kâbe'deki bütün putlar kırılmıştı. Hevâzin kabîlesi bu durumdan
endişeye düştü. Tedbir alınmazsa, aynı hâl bir gün kendi başlarına gelebilirdi.
Kabîle başkanı genç şâir Avf oğlu Mâlik'in teşvikiyle hemen savaş hazırlığına
başladılar. Tâif'te bulunan Sakîf Kabîlesi de bunlarla birleşti. Bu iki büyük
kabîle (Peygamber Efendimizin süt annesi Halîme'nin mensup olduğu) Sa'd Oğulları
gibi bazı küçük kabîleleri de ittifakları içine aldılar. Böylece 20 bin kişilik
bir kuvvetle Huneyn Vâdisi'nde toplandılar. Bu harekâtı, ölüm-kalım savaşı
sayıyorlardı. Bu sebeple kadınlarını, çocuklarını, bütün hayvanlarını ve
kıymetli eşyalarnı da berâberlerinde getirdiler. Ya savaşı kazanıp, Müslümanlığı
ortadan kaldıracaklar, yahut da bu uğurda hepsi öleceklerdi.
b) Düşman Üzerine Yürüyüş
Rasûlüllah (s.a.s.) Mekke'de şehrin idâresini düzenlemekle meşguldü. Düşmanın
Huneyn'de toplandığını öğrenince, Mekke'de Esîd oğlu Attâb'ı kaymakam bırakarak,
12 bin kişilik bir kuvvetle derhal düşmana karşı harekete geçti. Bu kuvvetin l0
bini, Mekke'nin fethi için Medine'den gelen mücâhidler, 2 bini ise, Mekke'nin
fethinden sonra müslüman olan Kureyşlilerdendi. Ayrıca bunlar arasında 80 kadar
da henüz müslüman olmamış Mekkeli müşrik vardı. Ümeyye oğlu Safvân bunlardan
biriydi.
Müslüman ordusu gerek sayı, gerek silâh ve teçhizat bakımından mükemmeldi.
Şimdiye kadar hiç bu kadar mükemmel bir orduları olmamıştı. Bu durum
müslümanların bir çoğunu gururlandırıyor, "artık bu ordu yenilmez,"
diyorlardı.(338)
İki ordu Huneyn vâdisinde karşılaştı. Müslüman ordusu Huneyn'e sabah
karanlığında ulaşmış, vâdinin alçak kısımlarında yer alabilmişti. Düşman
kuvvetleri ise buraya önceden gelmişler, yüksek kısımlara ve en elverişli
yerlere yerleşerek pusu kurmuşlardı.
c) Pusaya düşünce
İslam ordusunun öncü kuvveti, yeni müslüman olan Mekke'lilerle Süleym
Oğullarından meydana gelmişti. Velîd oğlu Hâlid'in komutasında sabah
karanlığında pervasız ve tedbirsizce ilerlerken, pusuya düşdüler. Ansızın
karşılaştıkları ok yağmuruyla dağılıp geri çekildiler. Alaca karanlıkta her
taraftan düşman hücûma başladı. Öncü kuvvetlerdeki çekilme, gerideki birliklere
de sirâyet etti. Müslümanlar daracık vâdide, yamaçları tutmuş olan düşmanın ok
yağmuru altında neye uğradıklarını anlayamadılar. Şaşırıp birbirlerine girdiler.
Umûmî bir panik başladı. Böylece o yenilmez sanılan mükemmel ordu, daha savaş
başlamadan dağıldı, herkes kaçmağa başladı.
Ancak Rasûlüllah (s.a.s.) bindiği katırı düşmana doğru sürüyordu. Sağında amcası
Abbâs, solunda amcazâdesi Hâris oğlu Ebû Süfyân, katırın dizginlerini tutarak,
ilerlemesine engel olmağa çalışıyorlardı(339). Rasûlullah (s.a.s. ) etrafında,
Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Üsame...gibi, ashâbın ileri gelenlerinden
ancak 80-100 kişi kalmıştı.
Bu âni bozgun, yeni müslüman olanlardan, henüz imânı zayıf kimselerin gerçek
düşüncelerini ortaya çıkarıvermişti. Ebû Süfyan mânâlı bir tebessümle:
- Artık bu bozgunun denize kadar önü alınamaz, demişti. Kelede:
- Bugün sihir bozuldu, diye haykırmış, henüz müşrik olan kardeşi Safvân:
- Sus, ağzın kurusun, bana Hevâzinden biri hâkim olacağına Kureyş'den biri
olsun, diyerek kardeşini azarlamıştı? Uhud Savaşında öldürülen Ebû Talha'nın
oğlu Şeybe ise:
- Bugün Muhammed'den intikamım alınıyor, diyecek kadar ileri gitmişti. Mekke'de
bile:
- Muhammed ölmüş, ordusu dağılmış, Arablar eski dinlerine dönecekler, diye
söylentiler çıkmış, Rasûlüllah (s.a.s. ) kaymakam bıraktığı Attâb b. Esîd:
- Muhammed ölmüşse, Allah bâkidir, şerîatı duruyor, diye halkı teskine
çalışmıştı.
d) Rasûlüllah (s.a.s. )'in Metâneti ve
Düşmanın Hezîmeti
İşte böylesine tehlikeli bir anda Hz. Peygamber (s.a.s.), metânetle yerinde
durup, kaçıp dağılan müslümanlara:
- Ey Allah'ın kulları! Buraya geliniz. Ben Allah'ın Peygamberiyim, bunda yalan
yok! Ben Abdülmuttalib'in torunuyum, diyordu.(340)
Sonra Rasûlüllah (s.a.s. )'in emriyle Hz. Abbâs gür sesiyle haykırdı:
- "Ey Akabe'de bîat eden ensâr! Ey, Şecere-i Rıdvân altında, geri dönmemek üzere
bîat edip söz veren ashâb! Muhammed (s.a.s.) burada. O'na doğru gelin.
Abbâs'ın sesini duyanlar,, derhal "Lebbeyk, lebbeyk" diyerek geri dönüp
geldiler. Yâ Evs, Yâ Hazrec diye nidâ ederek bütün ensâr Rasûlüllah (s.a.s. )'in
etrâfında yeniden toplandılar. Savaş bütün şiddetiyle yeniden başladı.(341)
Hz. Peygamber (s.a.s.), Cenâb-ı Hakk'a zafer ihsân etmesi için duâ ettikten
sonra yerden bir avuç toprak alıp düşman üzerine savurdu. Düşmanlardan bu
topraktan gözüne isâbet etmeyen hiç kimse kalmadı.(342) Cenâb-ı Hakk'ın
yardımıyla düşman hezimete uğradı. Darmadağın olup, kadınlarını, çocuklarını,
hayvanlarını bırakıp kaçmağa başladılar. Müslümanlar arkalarından kovalayıp,
yetişebildiklerini öldürdüler veya esir ettiler. Savaşı kazanmak üzere olan
düşman, mağlup oldu; yenilmek üzere olan Müslümanlar ise galip geldi. Savaşta
müşriklerden ölenlerin sayısı 70'i buldu, müslümanlardan ise 4 şehid vardı.
Kur'ân-ı Kerîm'de bu savaş şöyle anlatılmaktadır:
"(Ey mü'minler), şüphesiz Allah size (Bedir, Hendek, Hudeybiye, Hayber ve Mekke
gibi) bir çok yerlerde ve Huneyn gününde yardım etti. O gün Çokluğunuz size
gurûr vermiş, böbürlendirmişti. Fakat bu çokluğun hiç bir faydası olmamış,
yeryüzü bütün genişliği ile başınıza dar gelmişti. Sonra gerisin geriye dönüp
kaçmıştınız. Bu hezîmetten sonra Allah, Peygamberine ve mü'minlere sükûnet veren
rahmetini indirdi, görmediğiniz askerler (melekler) gönderdi, inkâr edenleri
azâba uğrattı. Kâfirlerin cezâsı işte budur." (et-Tevbe Sûresi, 25-26)
5- EVTÂS SAVAŞI
Huneyn'de bozguna uğrayan düşmanın bir kısmı, bu bölgedeki Evtâs Vâdisi'nde
toplandı. Bunların başında ihtiyar bir savaşçı olan Düreyd b. Simme vardı. Bir
kısmı da Sakif kabîlesiyle birlikte Tâif'e çekildi. Bunların başında ise Hevâzin
reisi Avfoğlu Mâlik bulunuyordu. Bunlar, hazırlıklarını tamamlayıp yeniden
savaşmak istiyorlardı. Bu sebeple Rasûlüllah (s.a.s. ) Evtâs üzerine Ebû
Mûsa'l-Eş'arî'nin amcası "Ebû Âmir" komutasında bir birlik gönderdi.
Yapılan savaşta Düreyd öldürüldü. Ebû Âmir de şehid oldu. Ebû Âmir, yaralandığı
zaman, kumandayı yeğeni Ebû Mûsa'l-Eş'arî'ye bırakmıştı. Ebû Mûsâ savaşı
kazandı. Birçok esir ve ganimetle geri döndü.(343)
Esirler arasında Sa'd Oğulları Kabîlesi'nden Rasûlüllah (s.a.s. )'in süt kardeşi
"Şeymâ" da vardı. "Ben Peygamberin süt kardeşiyim" deyince, Hz. Peygamber
(s.a.s.)'e götürdüler. Rasûl-i Ekrem Şeymâ'yı görünce tanıdı. Üzüntüsünden
gözleri yaşardı. Hemen hırkasını serip üzerine oturttu, hâl-hatır sorup ikrâmda
bulundu. Bir köle, bir câriye, iki deve ve bir mikdâr koyun vererek, isteği
üzerine kabilesine gönderdi.(344)
6- TÂİF MUHÂSARASI (Şevvâl 8 H./Şubat 630
M.)
Huneyn hezîmetinden sonra Sakif Kabîlesi, memleketleri olan Tâif'e
çekilmişlerdi. Hevâzin Kabîlesinin reisi Avf oğlu Mâlik de bunlarla berâberdi.
Huneyn Savaşı'nın kesin sonucunu almak için Tâif'te toplananların da takibi
gerekiyordu.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Hâlid b. Velîd'i bin kişilik öncü kuvvetle Tâif'i
muhâsara için gönderdi. Huneyn ve Evtâs'ta ele geçen ganimet ve esirleri
Mekke'ye yaklaşık 16 km. mesâfede "Ci'râne" denilen yerde muhâfaza altına
aldıktan sonra, kendisi de ordusuyla Tâif üzerine yürüdü.
Tâif, Mekke'nin güney doğusunda, etrâfı yüksek kale duvarlarıyla çevrili eski
bir şehirdi. Kale içinde bol miktarda erzâk ve silah depo edilmişti. Muhâsara
yirmi günden fazla sürdü. Müslümanlar ilk defa bu muhâsarada, kale duvarlarını
yıkmak için mancınık ve debbâbe denilen savaş âletlerini kullandılar.(345) Bu
âletleri müslümanlara Sel-mân-ı Fârisî öğretmişti. Fakat kale duvarları çok
sağlamdı. Tâifliler, duvarlar üzerindeki siperlerden ok atarak kaleyi
savunuyorlar, gedik açılmasına imkân vermiyorlardı. Hatta, atılan oklarla 12
kişi şehid olmuştu. Bir ara Hâlid b. Velîd mubâreze için er diledi. Tâifliler:
- Sana karşı çıkabilecek kimsemiz yok, erzâkımız bitinceye kadar kaleyi
savunacağız. Sonra hep birlikte çıkıp ölünceye kadar çarpışacığız, diye cevâp
verdiler.
Tâiflilerin erzâkları tükenip teslim olmaları veya kaleden çıkmaları uzun
sürecekti. Rasûlüllah (s.a.s). durumu, ashabı ile istişâre etti. Nevfel b.
Muâviye:
- Tilki inine kapandı. Uzun müddet sıkıştırılırsa, mecbûr olup çıkar, böyle
bırakılsa da zarar gelmez, dedi.(346) Muhâsaranın uzamasında yarar görülmedi.
Rasûlüllah (s.a.s. ):
- Allah'ım, Sakif'e hidâyet nasip et, onları bize gönder, diye duâ etti.(347)
Muhâsarayı kaldırıp, ganimetleri mücâhidlere dağıtmak üzere Ci'râne'ye döndü.
Tâifliler bir sene sonra (Hicretin 9'uncu yılında) Medine'ye bir hey'et gönderip
İslâm Dini'ni kabûl ettiklerini bildirdiler.
(343) el-Buhârî, 5/101; Tecrid Tercemesi, 10/358 (Hadis No: 1629); İbn Hişâm,
4/97
(344) Tecrid Tercemesi, 7/134; İbn Hişâm, 100-101; Târih-i Din-i İslâm, 3/454
(345) İbn Hişâm, 4/126; Zâdü'l-Meâd, 2/462
Mancınık: Topun icâdından önce, kale duvarlarını dövmek için iri taş ve gülle
atmakta kullanılan âlet.
Debbâbe: Tahtadan bir iskelet üzerine kalın deri gerilerek yapılan bir savaş
âleti. İçine kale duvarlarını delecek askerler girip yavaş yavaş kale duvarı
dibine kadar yaklaşırlar ve bu siperin içinde duvarı delerlerdi. Bu âlet, ilkel
bir tank demekti.
(346) Zâdü'l-Meâd, 2/462; Tecrid Tercemesi, 10/365 (Hadis No: 163)
(347) Zâdü'l-Meâd, 2/463; İbn Hişâm, 4/131
7- ESİRLER VE GANİMETLER
Huneyn ve Evtâs Savaşlarında, kadın erkek 6 bin esir, 24 bin deve, 40 bin okiyye
(yaklaşık 5 ton) altın ve gümüş ve pek çok kıymetli eşyâ ele geçmiş, bunlar
Ci'râne'de toplanmıştı. (348) O zamana kadar hiçbir savaşta bu kadar çok esir ve
ganimet ele geçmemişti. Özellikle yeni Müslüman olmuş bedevî Araplar, Huneyn
zaferinin ilk gününden itibâren, ganimet mallarını paylaştırılmasını
istemişlerdi. Rasûlüllah (s.a.s.) ise bu mürâcaatlara:
- Tâif'ten döndüğümüzde, diye cevâp vermişti.
a) Esirlerin Serbest Bırakılması
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Tâif'ten Ci'râne'ye döndükten sonra esirleri ve ganimet
mallarnı hemen paylaştırmadı. Esirleri kurtarmak üzere Hevâzinlilerin
müracaatlarını bekledi.(349) Yeni müslüman olan bedevîler ise, kendilerine bir
an önce ganimetlerin verilmesi için sabırsızlanıyorlardı.(350)
Nihâyet, Hevâzin Kabîlesinden 14 kişilik bir hey'et geldi. Bunların çoğu bu
esnâda müslüman olmuşlardı. Aralarında Rasûlüllah (s.a.s.)'in süt annesi
Halîme'nin mensûb olduğu Sa'doğulları'nın temsilcileri de vardı.
- Yâ Rasûlallah, biz asâlet ve aşîret sâhibi kimseliriz, başımıza geleni
biliyorsunuz, dediler; esirlerin ve ganimet mallarının geri verilmesini
istediler. İçlerinden Hz. Peygamber (s.a.s.)'in süt amcası Zübeyr:
- Ey Allâh'ın Rasûlü, esir kadınlar arasında süt halalarınız, süt teyzeleriniz
de var. Onlar sana çocukluğunda hizmet ettiler. Sen ise yardım için başvurulacak
insanların en hayırlısısın... dedi.(351) Rasûlüllah (s.a.s.) onları dinledikten
sonra:
- Ben sizi bugüne kadar bekledim. Siz çok geç kaldınız. Halk etrâfımda,
ganimetlerin paylaştırılmasını bekliyor. Şimdi siz ikisinden birini tercih edin.
Kadınlarınızı ve çocuklarınızı mı istersiniz, yoksa mallarınızı mı? diye sordu.
Hey'et:
- Elbette kadınlarımızı ve çocuklarımızı isteriz. Âile şerefini hiç bir şeyle
değişmeyiz, dediler. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):
- Bana ve Abdülmuttalib oğullarının payına düşen esirler serbesttir, onları size
bağışladım, buyurdu. Diğerlerinin de serbest bırakılması için, namazdan sonra,
kendisini şefâatçi kılarak, müslamanlardan istemelerini söyledi. Hevâzin
hey'eti, Rasûlüllah (s.a.s.) 'in öğrettiği gibi yaptılar: Öğle namazından sonra
ayağa kalkıp:
- Biz, Rasûlüllah (s.a.s.)'i şefâtçi kılarak, Müslüman kardeşlerimizden,
kadınlarımızı ve çocuklarımızı bağışlamalarını istiyoruz, dediler. Gönülleri
coşturacak sözler söylediler. Rasûlüllah (s.a.s.) Cenâb-ı Hakk'a hamd ve sena
ettikten sonra:
- Ashâbım, bana ve Abdülmuttalib oğullarının payına düşen bütün esirleri ben
serbest bıraktım. İçinizden, kardeşlerinizin gönlünü hoş etmek, karşılığını
Allah'dan almak isteyenler de böyle yapsın. Bedelsiz vermek istemeyenlere ise,
Cenâb-ı Hakk'ın ihsân edeceği ilk ganimetten (her bir esir için 6 deve)
vereceğim, buyurdu.
Bütün müslümanlar:
- Biz de hissemize düşeni, Rasûlüllah (s.a.s.)'a bağışladık, diye bağrıştılar.
Böylece 6 bin esir bir anda kurtulmuş oldu.(352) İnsanlık târihinde bu olayın
benzerini göstermek mümkün değildir. Bu büyüklük karşısında Hevâzin Kabîlesi
toptan Müslüman oldu.
Bu esnâda, kabîle reisi Mâlik Tâif'teydi. Hz. Peygamber (s.a.s.) Hevâzin
heyetine:
- Eğer Mâlik, gelir de Müslüman olursa,bütün âilesi ve mallarından başka ayrıca
100 de deve veririm, buyurdu. Mâlik bu heberi duyunca, gelip Müslüman oldu.
Çocuklarıyla birlikte, bütün mallarını ve 100 deveyi alarak kabîlesine döndü.
Rasûlüllah (s.a.s.) onu kabîlesine âmil (zekât toplama memuru) tâyin etti.(353)
b) Ganimetlerin Taksimi
Esirlerin hürriyete kavuşmasından sonra sıra ganimetlerin taksimine geldi.
Esâsen Bedevîler:
- Artık bizim de deveden, davardan hakkımızı ver, diye taşkınlık yapıyorlar,
Rasûlüllah (s.a.s.) 'ın peşini bırakmıyorlardı. Rasûl-i Ekrem bunlara hitâben:
- Ey nâs! Ne diye sabırsızlanıyorsunuz? Ganimet davarları, şu vâdinin ağaçları
sayısınca bile olsa, dağıtacağım. Sonra yanındaki deveden aldığı bir tüyü
parmaklarının arasında göstererek:
- Benim sizin ganimetlerinizle, değil bir deve, şu tüy kadar bile ilgim yok.
Aldığım beşte bir hisse de gene size (fakirlerinize) sarfolunmaktadır.
İğne-iplik bile olsa, aldığınız her şeyi teslim ediniz. Çünkü kıyâmet gününde en
büyük ar ve azâb vesîlesidir, buyurdu.(354) Sonra ganimet mallarını dağıtmağa
başladı.
Ganimetler beşe bölündü. Bir hisse Beytü'l-mâl için ayrıldı, dördü mücâhitlere
paylaştırıldı. Beytü'l-mâl hissesinin tasarrufu (harcama yetkisi) Rasûlüllah
(s.a.s.) 'e âitti.(355)
c) Müellefe-i Kulûb
Rasûlüllah (s.a.s.) , Mekke'nin fethinden sonra müslüman olmuş olan Kureyş ileri
gelenlerine ganimetten paylarına düşenden ayrı olarak, Beytü'l-mâl hissesinden
de bol mikdârda bağışda bulundu. Bunlar uzun yıllar, Rasûlüllah (s.a.s.)'a
düşmanlık hareketinin öncülüğünü yapmışlar, Mekke'nin fethinden sonra çâresiz
müslüman olmuşlardı. Ancak gönülleri İslâm'a ısınmamıştı. Bunca yıl İslâm
düşmanlığı yaptıktan sonra, bir anda bütün kalbiyle Müslümanlığı benimseyivermek
kolay bir iş değildi. Kur'ân-ı Kerîm, bu gibilere "el-müellefetü kulûbühüm"
adını vermekte, gönüllerinin kazanılması, İslâm'a ısındırılması için bunlara
zekât verilebileceğini bildirmektedir.(356) Rasûlüllah (s.a.s.) bunları İslâm'a
ısındırmak istedi. Çünkü bunlar nüfûzlu ve itibârlı kimselerdi, halk üzerindeki
tesirleri büyüktü. Samîmî müslüman oldukları takdirde, kendilerinden faydalı
hizmetler beklenebilirdi.
"Müellefe-i kulûb" denilen bu kimselerin sayısı, 30 kadardı. Rasûlüllah (s.a.s.)
bunların bir kısmına 100'er deve ile münâsip miktâr gümüş verdi. Ebû Süfyân ile
oğlu Muâviye, Ebû Cehil'in oğlu İkrime, Amr oğlu Süheyl, Ümeyye oğlu Safvân, Ebû
Talha oğlu Şeybe bunlardandır. Diğer kısmına ise, durumlarına göre 50'şer veya
40'ar deve, uygun mikdarda gümüş verildi.(357)
d) Ensâr'dan bir Kısım Gençlerin
Yakışıksız Sözleri
Müellefe-i kulûb'a yapılan bu bağışlar, imânı zayıf olanları İslam'a ısındırmak,
henüz imân etmemiş olanların, gerçek müslüman olmalarını sağlamak içindi.(358)
Ancak, Rasûlüllah (s.a.s.)'in bu yüksek düşüncesini ensârdan bazı gençler
kavrayamamıştı. Kendi aralarında:
- Cenâb-ı Hak, Rasûlüne hayır ihsan buyursun, artık kendi kavmine kavuştu. Henüz
kılıçlarımızdan Kureyş kanı damlarken, bizi bırakıp bütün ganimeti onlara
verdi.(359) Savaş gibi zor işler olunca biz çağrılıyoruz, ganimete ise
başkaları...(360) gibi sözlerle yakışıksız dedi-kodular yaptılar. Hatta
münafıklardan biri:
- Bu taksimde Allah rızası gözetilmedi, demişti. (361/1)
Rasûlüllah (s.a.s.) bu tür dedi-koduları duyunca son derece üzüldü. Hemen
Ensâr'ın toplanmalarını emretti. Allah'a hamd ve senâdan sonra:
- Ey Ensâr Cemâti! Siz yolunu şaşırmış müşriklerdiniz. Allah size benimle doğru
yolu göstermedi mi? Siz tefrikaya düşmüş, birbirinize düşman olmuştunuz. Allah,
benim hicretimle sizi kaynaştırmadı mı? Siz fakir idiniz. Cena-ı Hakk, benim
aranıza gelmemle sizi refâha kavuşturmadı mı? Rasûlüllah (s.a.s.) sordukça
ensâr:
- Bütün minnet, Allah ve Rasûlüne, bütün minnet Allah ve Rasûlüne, diye cevap
verdiler.(361/2). Rasûlüllah (s.a.s.) devâmla:
- Ey Ensâr! Siz isteseydiniz, şöyle de cevâp verebilirdiniz: "Seni kavmin
yalanlamıştı. Bize hicret ettin, biz seni tasdik ettik. Seni kavmin terk
etmişti, biz sana yardım ettik. Seni kavmin kovmuştu, biz seni bağrımıza bastık.
Sen yoksuldun, biz seni malımıza ortak ettik... Böyle söyleseydiniz, doğru
söylemiş olurdunuz, ben de sizi tasdik ederdim.(362)
Ey Ensâr! Bu ne sözdür ki tarafınızdan söylenmiş, bana kadar ulaşmıştır?
buyurdu. Ensârın ileri gelenleri:
- Ey Allah'ın Rasûlü, bizim büyüklerimizden hiç biri, sizi üzecek hiçbir söz
söylememiştir. Yalnız bazı gençlerimiz, bu sözleri söylemişlerdir, dediler.
Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s.) :
- Kureyşten bazı kimselere dünyalık verdim, bunlar küfür ve şirk zamanına yakın
olduklarından, böylece kalblerini İslâm'a ısındırmak istedim. Ey Ensâr! Herkes
aldığı mallarla, koyun ve develerle evlerine dönerken, siz de Peygamberinizle
dönmeğe razı olmaz mısınız? Allah'a yemin ederim ki, Sizin Peygamberle Medine'ye
dönmeniz, onların ganimet mallarıyla evlerine gitmesinden çok daha hayırlıdır,
buyurdu. Ensâr yaşlı gözlerle:
- Râzıyız yâ Rasûlallah, biz yalnız Seninle dönmek isteriz, diye heyacânla
bağrıştılar.(363) Rasûlüllah (s.a.s.) devamla:
- Eğer hicret fazileti olmasaydı, ben ensârdan bir fert olmak isterdim. Bütün
insanlar açık bir vâdiye, ensâr ise dar bir dağ yoluna girse, ben ensâr'ın
yolunu seçer, onlarla beraber giderdim. Ey Ensâr! Siz benden sonra, hakkınızın
çiğneneceği günler de göreceksiniz. Sabrediniz ki, Kevser havzı başında bana
kavuşasınız, buyurdu.(364)
e) Ci'râne Umresi ve Medine'ye Dönüş
Ganimetlerin dağıtılmasından sonra, Rasûlüllah (s.a.s.) Ci'râne'de ihrâma girdi.
Mekke'ye inip umre yaptı. Esîd oğlu Attâb'ı Mekke'ye Vâlî tayin etti . Muâz b.
Cebel'i de Mekkelilere İslâmî hükümleri öğretmek üzere bıraktı, ordusuyla
birlikte Zilkade ayında Medine'ye döndü.
Çıkışı ile Medine'ye dönüşü arasında 2 ay 16 gün geçmişti.
(348) Zâdü'l-Meâd, 2/443; Tecrid
Tercemesi, 7/128 ve 10/372
(349) el-Buhârî, 4/54 ve 5/99
(350) Tecrid Tercemesi, 7/135 ve 10/370-372 (Hadis No: 1634)
(351) İbn Hişâm, 4/ 131; Zâdü'l-Meâd, 2/445; Tecrid Tercemesi, 7/33
(352) Bkz. el-Buhârî, 3/62; Nesâi, Sünen, 6/263 (K. Hibe, 1); Tecrid Tercemesi
7/128 (Hadis No: 1040); İbn Hişâm, 4/131-132; Zâdü'l-Meâd, 2/445
(353) İbn Hîşâm, 4/133-134; Tecrid Tercemesi, 7/141
(354) İbn Hişâm, 4/134; Nesâi, Sünen, 6/264 (K. Hibe:1)
(355) el-Enfâl Sûresi, 41
(356) et-Tevbe Sûresi, 60
(357) İbn Hîşâm, 4/135-136; Tecrid Tercemesi, 7/137 ve 8/506
(358) Tecrid Tercemesi, 8/509 (Hadis No: 1299); Gerçekten bu bağışların hemen
tesiri görülmüştür. Ebû Süfyân:
"Anam babam sana fedâ olsun, bu ne büyük lütuf ve cömertlik, yâ Rasûlallah,
Allah için sen sulh zamanında da, savaş zamanında da kerîmsin..." demişti.
Bu sırada vâdide en iyi cins 100 kadar deve dolaşmaktaydı. Ümeyye oğlu Safvân
onlara bakarak:
Ne kadar güzel, demişti. Safvân henüz Müslüman değildi. Mekke'nin fethinden
sonra, karâr verebilmek için iki ay mühlet istemiş, Rasûlüllah (s.a.s.), dört ay
mühlet vermişti. Hz. Peygamber (s.a.s.), Safvan'ın develere imrendiğini görünce:
-Haydi onlar da senin olsun, buyurdu. Safvân:
-Bu derece lütuf ve cömertlik ancak peygamberde bulunabilir, diyerek verilen
süreyi beklemedi, derhal Müslüman oldu. (Târih-i Din-i İslâm, 3/459)
(359) el-Buhârî, 4/59, 4/221 ve 5/104; Tecrid Tercemesi, 8/509 (Hadis No: 1300),
10/8 (Hadis No:1520 nin izahı) ve 10/371-373 (Hadis No: 1635); Müslim, 3/733 K.
ez-Zekât, B. 46.(Hadis No: 132/1059)
(360) el-Buhârî, 5/106; Müslim, 2/736, K. ez. Zekât, B. 46 (Hadis No: 135/1059)
(361/1) el-Buhârî, 5/106; Tecrid Tercemesi, 8/505 (Hadis No:1296), 8/513 (Hadis
No: 1303) ve 10/373
(361/2) el-Buhârî, 5/104; Tecrid Tercemesi, 10/373-374; Müslim 2/738, K.
ez-Zekât, (Hadis No: 139/1061)
(362) İbn Hişâm, 4/152; Tecrid Tercemesi 7/138-140 (Hadis No: 1040'ın izâhı) ve
10/374; İbnü'l-Esîr, el-Kâmil, 2/271
(363) el-Buhârî, 5/104-105; Tecrid Tercemesi, 7/139-141 ve 10/374-376; Müslim
2/736 (Hadis No: 135/1059)
(364) el-Buhârî, 4/İ ve 5/104; Tecrid Tercemesi, 10/9 (Hadis No: 1520) ve
10/375-