Hac, İslam'ın beş
şartından biridir. Hacda müslümanlarca kutsal olan Kâbe ziyaret edilir.
İslam'da, maddi durumu uygun olan her müslümanın hayatında bir kez hac yapması
farzdır. Namaz, oruç ve zekattan sonra farz kılınmıştır.
Terim olarak Hac, Zilhicce ayında
ihrama girerek Belirli bir zamanda yani
arefe günü Arafat'ta vakfe yapmak, sonra da Kâbe'yi tavaf etmekten ibarettir.
Diyanet işleri başkanlığınca yayımlanan Hac suresinde, 27 ve 28. ayetlerde hac
şöyle tarif edilmektedir: "(27)İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya
olarak, gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler.
(28)Gelsinler ki, kendilerine ait bir takım menfaatlere şahit olsunlar ve
Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine belli
günlerde (onları kurban ederken) Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de
yiyin, yoksula fakire de yedirin."
Diyanet işleri başkanlığınca yayımlanan Ali İmran suresinin
97. ayetinde: "Onda apaçık deliller, Makam-ı İbrahim vardır. Oraya kim girerse,
güven içinde olur. Yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah’ın insanlar
üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse (bu hakkı tanınmazsa), şüphesiz Allah
bütün âlemlerden müstağnidir. (Kimseye muhtaç değildir, her şey ona muhtaçtır)".
Müslim'de Hac bahsinde geçen hadiste: "Şüphesiz Allah haccı
farz kıldı, haccı ifa ediniz."
İslam'da haccın bir kişiye farz olması için çeşitli şartlar
vardır. Bu şartlara uygun olmayan kişinin hac yapması farz değildir, gerekmez.
Bu şartlar:
Müslüman olmak,
Ergenlik çağına ulaşmış olmak,
Akıllı olmak,
Hür olmak (özgür olmak),
Asli ihtiyaçlarına ve evine dönünceye kadar aile fertlerine
yetecek, yol ve vasıta masraflarını
karşılayacak kadar paraya sahip bulunmak, yani maddi olarak uygun olmak.
Hac Nasıl Yapılır?
Türkiye hacıları genellikle emeklilik yaşındaki müslümanlardır
ve haccı ömürde bir kere yapmaktadırlar. Hacılar büyük oranda karı-koca
gitmektedirler. Mali yönden bakıldığında en çok biriktirilen parayla hacca
gidildiği görülmektedir. Türk hacıların çoğunluğu temettü haccı yapmaktadır.
Temettü haccı, hac ve umrenin ayrı ayrı ihramla yapılmasıdır. Umre yapılmayan
hacca ifrad haccı, umre ile haccın aynı ihramda yapılmasına ise kıran haccı
denilmektedir.
Hacı adayı Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kurasına katılır,
kurada adı gidecekler listesinde çıkarsa hazırlıklara başlar. Hacı adayı
kadınsa, beraberinde eşi, babası, oğlu, torunu, damadı, amcası, dayısı
olmalıdır. Hacı adayı, para (lira, riyal, dolar) giyecek (ihram, terlik,
şemsiye, iççamaşırı) ve yiyeceklerini (akan, kokan, bozulan yiyecekler
dışındakileri) hazırlar, uçak biletini alır.
Yakınlarıyla vedalaşır. Şartlara göre evinde, uçakta, uçaktan
inişte ihrama girer. İhram, erkekler için izar ve rida denilen iki parçalık
örtüdür. Kadınların ihramı ise kendi giysileridir. Bu ihrama girmeden hacı
adayları, mikat noktalarından geçemezler. Mikat, Mekke'nin etrafındaki ihram
sınırları demektir ki, bu sınırlardan ihramsız geçilmez. Muazzam bir kalabalığa
karışılacağı için (1990 yılında el-Muaysem tünelindeki faciada 1426 kişi
ezilerek ölmüştü)ve kaybolma, yolunu kaybetme durumlarında ne yapılması
gerektiği hakkında önceden bilgilenir.
Mekke'ye inen hacı adayları evlere yerleşir ve Umre yaparlar.
Yani Kabe'yi ziyaret edip, tavaf yapmak, zemzemden içmek, Safa ile Merve
arasında say yapmak (7 kere gidip dönmek). Saydan sonra umre biter, saçlar
kesilerek ihramdan çıkılır, hac için tekrar ihrama girinceye kadar hac yasakları
kalkmıştır. Adaylar, haccı beklerken, çevreyi gezer, alışveriş yapar.
Zilhicce'nin 9'unda, arefe günü tekrar ihrama girilir. Güneşle
birlikte Arafat'a vakfeye gidilir. Bütün gün telbiye (Lebbeyk Allahümme lebbeyk,
lebbeyke la şerikelehe lebbeyk, innel hamde ven nimete leke vel mülk, la şerike
lek) tesbih ve ibadetle geçirilip, güneş battıktan sonra Müzdelife'ye geçilir.
Yaya olarak ikisinin arası 3 saattir. Ertesi gün, Kurban Bayramının ilk günüdür.
Güneş doğmadan önce Mina'ya hareket edilir. Burada şeytan taşlanır, kurban
kesilir. Üç gün Mina'da kalınır veya ilk gün sonunda Mekke'ye dönülerek ziyaret
tavafı (Kabe'yi 7 kere dönmek, yani 7 şavt) ve hac sayi yapılarak hacı olunur.
Bayramın kalan günlerinde yine Cemerat'a gidilerek şeytan taşlanır, taşlama 70
taşa bağlanır.
Hac bittikten sonra isteyen istediği kadar tavaf ve umre
yapabilir. İlk kafileyle gelip Medine'yi ziyaret etmeyenler bu arada Medine'yi
ziyaret ederler. Son bir tavaftan sonra herkes memleketine döner.
Hac Tarihi
Tarihte her zaman kutsal yerlere yolculuk ve ziyaret
yapılmıştır. Bu kutsal yerler Delfi Tapınağı, Zeus Mabedi, Amon Tapınağı, Ganj
Nehri, Gaya, Kudüs, Roma, Meryemana, Sion Dağı, Zeytin Dağı, Benares, Kusanagara,
Sarnath, Ajanta, Sanchi'dir.
Yahudilikte hac Kudüs'teki Beyti Mukaddes'i ziyarettir.
Süleyman Mabedi'ndeki Batı duvarı veya Ağlama Duvarı'nda dua edilir.
Hıristiyanlıkta hac yolculuğu Petrus ve Pavlus'un mezarlarının
bulunduğu Roma'ya ve özellikle Noel, Yaslı Cuma, Paskalya günlerinde Kudüs ile
Betlehem'e yapılır.
İslam dininde haccın tarihi Hz. İbrahim'le başlar. Hz.
İbrahim, eşi Hacer ve oğlu İsmail ile Filistin'den Mekke'ye gitti ve ailesini
orada bıraktı. Hacer, çölde azıksız ve susuz kalıp önce Safa tepesine sonra
Merve tepesine çıkıp etrafı araştırdı. Vadiye inince İsmail'i bulamadı. İki tepe
arasında 7 kere koşup aradı. Sonunda İsmail'i, Zemzem kuyusu yanında buldu. Hz.
İbrahim Filistin'den onların yanına geldi. Rüyasında İsmail'i kurban etmesi
isteniyordu. Mina'ya giderken şeytan ona musallat oldu. Taşladı. Sonra şeytan
Hacer'e musallat oldu. Hacer de şeytanı taşladı. İsmail'e yanaştı, o da taşladı.
Sonunda Hz. İbrahim tam İsmail'i kurban edecekken gökten bir koç indirildi.
Kurban'ın vacip kılınması böyle oldu. (Kur'an: Saffat, Hac, Bakara, Ali İmran
sureleri.)
Hz. İbrahim ile Hz. İsmail Kabe'yi inşa ettiler. Yapı
yükseldiğinde Hz. ibrahim'in üzerine çıktığı taştaki ayak izine Makam-ı İbrahim
denir. Kabe tamamlanınca köşesine Hacer-i Esved'i haccın başlanğıç ve bitişini
göstermek üzere yerleştirdiler.
Hz. İbrahim'den sonra Kabe putperestlerin hac yeri oldu, içini
putlarla doldurdular. Bu Cahiliye dönemi, hicri 9. yılda Hz. Ebubekir'in hac
emirliğinde yapılan ilk İslam haccı ile sona erdi. Hicri 10. yılda Peygamber
Aleyhisselam ilk ve son haccını (Veda Haccı) yerine getirdi, hac ibadetinin
esaslarını gösterdi.
Osmanlı, Hz. Peygamber'in sünnetine uyarak hac yöneticiliği (Emirülhac)işini
yürüttü. Surre Eminliği adıyla bilinen bu kurum, Mekke ve Medine'ye Surrei
Hümayun denilen yardımları götürürdü. Surrei Hümayun'un İstanbul'dan çıkışı
törenle olurdu.
Osmanlı zamanında İstanbul-Mekke arası gidiş dönüş 8 ayı
bulmaktaydı. 19. yüzyıl başlarına kadar hac ulaşımı at, katır ve deve sırtında
yapılırdı. 1869'da Süveyş Kanalı'ndan gemiyle, 1908'de Hicaz hattından trenle
gidilmeye başladı.
Selçuklu ve Osmanlı sultanlarının (Cem Sultan hariç) hiçbiri
hacca gitmemiştir. Yavuz Sultan Selim Mısır'a kadar gidebilmiştir.
Şeyhülislamlar, padişahlara hac lazım değüldür diye fetva vermişlerdi. Türkiye
cumhurbaşkanları da aynı geleneği devam ettirmişler, Cevdet Sunay ile Kenan
Evren ise Umre yapmışlardır. (Bkz: Umre) Başbakanlardan hacı olanlar Turgut Özal
ve Necmeddin Erbakan'dır.
Hacca gidenler uğurlanır, dönüşte karşılanır ve tebrik
edilirdi. Hacı evinde tehniye merasimi yapılırdı. Misafirlere hacdan getirilen
zemzem suyu dağıtılırdı.
Osmanlı İmparatorluğu çökerken Hicaz'ı kaybetti. Türkiye,
milli mücadele ile meşguldü. Surre tarihe karıştı. 1947'lere kadar Türkiye'den
hacca resmen izin çıkmadı. 1948'de döviz yokluğu bahanesiyle hac yine
yasaklandı, ancak 1949'da serbestçe hac izni çıktı. O yasaklı yıllarda Rusya
dahi hacılarına yasak koymamıştı. Hacı sayısı 1949'da 7.000 idi. Bugün
180.000'dir. 12 Mart döneminde de hacılar Mekke'ye gidememiştir.
Suudi Arabistan 1988'de hac kontenjanı sınırını ilan etmiştir.
Her ülkenin nüfusuna göre hacı kafilesi olmaktadır. Karayolu tehlikeli olduğu
için Türkiye hacıları havayolundan gitmektedir. 1979'a kadar isteyen her kişi
veya kurum hac seyahati düzenleyebilirdi, bu tarihten sonra hac işini DİB
organize etmeye başlamıştır. DİB her yıl kur'a usulüyle hacı adayları
belirlemektedir.
KURAN'I KERİM
TEFSİRİ
22-HAC:
1-2- "Kıyamet gününün sarsıntısı, büyük bir şeydir..." (Zilzâl Sûresi'nin
tefsirine bkz.)
Meâl-i Şerifi
3-4- 3- İnsanlardan bazıları Allah hakkında bir bilgisi olmadığı halde tartışır
da her azılı şeytanın ardına düşer.
4- (O şeytanki) hakkında şöyle hüküm verilmiştir: Şüphesiz kim onu dost
edinirse, o muhakkak onu saptırır ve doğruca cehennem azabına götürür.
Meâl-i Şerifi
5- Ey insanlar ! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz, (bilin ki) ne
olduğunuzu size açıklamak için şüphesiz biz sizi topraktan, sonra nutfeden
(spermadan) sonra bir alekadan (embriodan) sonra yapısı belli belirsiz bir et
parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde
tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız, sonra sizi, olgunluk çağına
erişmeniz için bırakırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki
bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en fena zamanına
ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki kupkurudur; fakat biz onun üzerine su
indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler
bitirir.
6- İşte bunlar gösteriyor ki, Allah şüphesiz haktır. Şüphesiz ölüleri o diriltir
ve o her şeye kadirdir.
7- Kıyamet ise şüphesiz gelecek ve muhakkak ki Allah bütün kabirlerde olan
kimseleri tekrar diriltecektir.
5- Ey İnsanlar! Eğer diriliş konusunda şüphede iseniz, ölülerin diriltilmesi
meselesi hakkında şüphe ediyorsanız, etmeyin. Çünkü bu konuda şüpheye mahal
yoktur. Çünkü o, gerek nefislerinizde ve gerek çevrenizde sürekli varlığının
delillerini gördüğünüz bir gerçektir. Her şeyden önce nefsinize, kendi
vücudunuza bakın. Şüphesiz biz sizi önce bir topraktan yarattık. (Hıcr, 15/26.
âyetin tefsirine bkz.). Ölüyü diriltmek, hayatı olmayan bir şeye hayat vermek
demek olduğuna göre, cansız topraktan bir canlıyı yaratmak, bir ölüyü
diriltmekten daha fazla bir gücün olmasını gerektirdiğinde hiç şüphe yoktur.
Sonra sizi bir nutfeden, bir meniden, daha doğrusu menideki tohumdan, "sonra bir
alekadan", yani erkeğin spermasının kadının yumurtacığını aşıladıktan sonra bir
kan pıhtısı şeklinde görünen bir maddeden, sonra yapısı belli belirsiz bir
çiğnemlik bir et parçasından yarattık. Sizi o kan pıhtısından meydana gelmiş,
yaratılışı kısmen belirmiş kısmen de belirmemiş bir çiğnemlik etten yarattık. ki
size bunu açıklayıp bildirelim diye. Yani şüpheye düşmemeniz için, size
kudretimizin varlığını gösteren delilleri açıklayıp ortaya koymak istedik.
Bir tekamül zinciri içerisinde her biri kendisine mahsus bir hayat şeklini ifade
eden, her mertebesinde bir çeşit diriltme olayını içeren şu tedric kanunu
içerisinde meydana gelen yaradılışın merhalelerini göz önünde bulunduran ve
üzerinde ciddi düşünen bir kimse, o yaratıcı kudretin ölüleri tekrar
diriltebileceği hususunda nasıl şüphe edebilir? Yaradılışın bu merhalelerinde
sonsuz kudretin varlığını gösteren delillerden başka, ayrıca Allah'ın irade ve
arzusunu gösteren delillerden de gaflet edilmemelidir. Çünkü:
Bununla beraber dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz.
Rahimlerde ki bazı yavrular zamanından önce düştüğü halde, diğer bazıları ise
ezelde takdir edilmiş bir gebelik müddeti kadar orada duruyor. Demek ki yüce
yaratıcı dilediğine hayat veriyor. Ve sizden kiminiz vefat ettirilir; ergenlik
çağına geldikten sonra veya daha önce, yahut tam o sırada ruhu kabz olunur.
Kiminiz de ömrün en rezil (hayatın en fena) dönemine kadar bırakılır. Gerisin
geri kuvvetten düşürülüp kocaltılarak pek düşkün bir hale getirilir. Ta ki bir
hayli ilim öğrenip bilgi sahibi olduktan sonra, yeniden hiçbir şey bilmez duruma
gelsin. Ki bu şekilde insanoğlu çocukluk dönemindeki acizlik, güçsüzlük,
bilgisizlik ve anlayışsızlığa doğru dönerek yapısının ilk harcı olan toprak
unsuruna yaklaşmış olur. İşte enfüste (insanın kendi vucudunda) meydana gelen
bütün bu değişiklikler, her dilediğini yapmaya kadir olan yüce yaratıcının,
öldükten sonra insanı tekrar diriltebilecek bir güç ve iradeye sahip olduğunu
gösteren apaçık delilerdir.
Âfâka (insanın dış dünyasına) gelince:
Ey insan yeryüzünü yanmış kül olmuş görürsün. Bu ihtar gerçi ilk bakışta yazın
güneşin harareti karşısında yeryüzünün, toprağın kupkuru kesildiği durumunu
gösterir. Ancak bunu bir benzetme sanatı içerisinde değerlendirmekten ziyade,
bir gerçeğin tam ifadesi olarak anlamak daha uygundur. Çünkü böyle bir anlayış
maksadı güzel bir şekilde göstereceği gibi, çağımızın bu konudaki bilimsel
teorilerine de uygun düşecektir. Buna göre yerküresi vaktiyle yanar bir ateş
kütlesi olduğundan zamanla sönmüş olan toprak, esas itibariyle yanıp sönmüş bir
ateşin kül halinde iken katılaşıp tortulaşmasından ibarettir ki, hayatın son
derece zıttıdır. Böyle iken üzerine suyu indirdiğimiz vakit, o yanmış olan
toprak harekete geçmekte, yani atomları ve elementleri bir canlanma gücünü
ortaya koyarak canlılığın en açık bir belirtisi olan bir sarsıntı ile harekete
geçmekte ve koparıp gelişmekte her güzel çiftten bitkiler bitirmektedir.
Bunların bu şekilde olmasının sebebi nedir?
6-7- O, yukarıda belirtilen insanın yaratılışındaki değişik merhalenin olması,
toprağın harekete geçmesi ve bitki bitirmesi gibi olayların meydana gelmesinin
asıl nedeni Allah'ın hak olduğunu, varlığının gerçek ve değişmez olduğunu ve
ölüleri O'nun dirilteceğini ve O'nun gerçekten her şeye kâdir olduğunu ve
gerçekten o saatin, sarsıntısı korkunç bir şey olan o dehşetli vakit,
dünyalıların dünyasını başlarına yıkacak olan kıyametin geleceğini göstermek
içindir. Bunda şüphe yoktur. Yani bu konuda hiçbir şüpheye yer yoktur. Ve
şüphesiz Allah kabirlerde yatanları tekrar diriltecektir.
Meâl-i Şerifi
8- İnsanlardan kimi de vardır ki ne bir bilgiye, ne bir delile, ne de
aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışır.
9- Allah yolundan şaşırtmak (saptırmak) için büyüklük taslayarak (tartışır).
Dünyada ona bir rezillik vardır. Kıyamet gününde ise ona cehennem azabını
tattıracağız
10 -Ona "Bunlar, senin ellerinle kazandığın günahlar sebebiyledir" denir.
Şüphesiz Allah kullarına zulmeden değildir.
11- İnsanlardan kimi de Allah'a bir yar kenarındaymış gibi ibadet eder, eğer
kendisine bir iyilik gelirse ona gönlü yatışır ve eğer başına bir bela gelirse
yüzüstü dönüverir. Dünyayı da ahireti de kaybeder. İşte apaçık kayıp budur.
12- Allah'ı bırakır da kendine ne zarar, ne menfaat veremeyecek şeylere
yalvarır. İşte derin sapıklık budur.
13- Herhalde o, zararı faydasından daha yakın olana yalvarıyor. Yalvardığı şey
ne kötü yardımcı ve ne kötü yoldaştır.
8-10- "İnsanlardan kimi de vardır ki Allah hakkında tartışır." Bu âyet, Nadr b.
Haris ve Ebu Cehil gibi İslâm'a karşı şeytanca mücadele verenlerin ileri
gelenleri hakkındadır. Yukarıda geçen bunun benzeri (22/3) âyet de böylelerin
arkasına düşüp onları taklit edenler hakkındadır. "Bilgisizce" yani (Allah
hakkındaki tartışmaları) herhangi kesin bir bilgiye dayanmaksızın sırf hissî ve
bir zanna kapılarak yapılmaktadır.
11-13- İnsanlardan kimi de vardır ki, bir yarın kenardaymış gibi Allah'a ibadet
eder; gönülden, içten gelerek değil de, bir kenardan, belli bir maksat için
dindarlık eder veya dil ucu ile müslüman olur. Eğer kendisine bir iyilik gelirse
yatışır, tatmin olur. Ve eğer başına bir bela gelirse yüzü üzerine dönüverir,
kıçını çevirir. Bir rivayete göre bu âyetin iniş sebebi, müellefetü'l-kulûb'dan
Uyeyne b. Bedr, Akra b. Habis ve Abbas b. Mirdas'ın kendi aralarında anlaşıp
"Muhammed'in dinine gireriz; eğer bize bir iyilik gelirse onun hak olduğunu
kabul ederiz, yoksa onun doğru olmadığına hükmederiz" şeklindeki sözleridir.
Meâl-i Şerifi
14- Şüphe yok ki Allah, iman edip salih amelleri işleyenleri altından ırmaklar
akan cennetlere koyacak. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.
15- Allah'ın ona (peygambere) dünyada ve ahirette yardım etmeyeceğini sanan
kimse hemen yukarıya bir ip uzatsın, sonra (kendini intihar edip) boğsun da
baksın bu hilesi kendisini öfkelendiren şeyi giderecek mi?
16- İşte biz onu (Kur'ân'ı) böylece, apaçık âyetler olarak indirdik. Şüphesiz
Allah dilediğini doğru yola eriştirir.
14-15- Kimki ona, yani peygamber'e Allah'ın dünya ve ahirette kesinlikle yardım
etmeyeceğini zannediyorsa, hemen yukarıya bir ip uzatsın. Sonra kendini boğup
nefesini keserek intihar etsin de baksın, Çünkü onu böyle bir zanna iten, onun
Hz. Peygambere olan kin ve kıskançlığıdır, dünya ve ahirette Allah'ın ona yardım
edip işlerinde muvaffak kılmasını görmek istememesidir. Halbuki Allah'ın
Peygambere dünya ve ahirette Allah'ın ona yardım edip işlerinde muvaffak
kılmasını görmek istememesidir. Halbuki Allah'ın Peygambere dünya ve ahiret
yardımı o derece kesin ve şüphesizdir ki, onu istemeyenin hakkı, kahrından kendi
kendini boğmaktır. O halde Peygamberin ve dolayısıyla dinin zafere ulaşmasını
istemeyen kimse, onu dünyada görmek istemediğine göre, intihar etsin de
ahiretten bir baksın bu hilesi, kin beslediği şeyi kesin giderecek mi? Din galip
gelmesin diye kurduğu tuzak, çevirdiği oyun, gerçekleşmesi kesin olan Allah'ın
dinine olan yardımına sanki mani mi olacak? Hayır, Allah'ın peygamberine söz
verdiği yardım dünyada ve ahirette şüphesiz tahakkuk edecektir.
16- Ve işte böyle, Ey Muhammed! biz her türlü şek ve şüpheden uzak bir
kesinlikte, biz o, Kur'ân'ı birçok açık belgelerden ibaret olan âyetler halinde
indirdik. Şüphesiz Allah, dilediğini doğru yola iletir.
Meâl-i Şerifi
17- Şüphesiz o iman edenler, yahudi olanlar, sabiîler (yıldıza tapanlar),
hıristiyanlar, ateşe tapanlar ve (Allah'a) eş koşanlar (yok mu?) Allah, kıyamet
günü bunların arasını şüphesiz ayıracaktır. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla görüp
bilendir.
18- Görmedin mi, göklerdeki kimseler, yerdeki kimseler, güneş, ay ve yıldızlar,
dağlar, ağaçlar, bütün hayvanlar ve insanlardan birçoğu hep Allah'a secde
ediyor. Birçoğunun üzerine de azab hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa
artık ona ikram edecek yoktur. Şüphesiz Allah dilediği şeyi yapar.
17- Şüphesiz o iman edenler, Allah'ın indirdiği apaçık âyetlerine, ve bunlara
iman etmenin bir gereği olarak, Allah'ın birliği ve Hz. Muhammed'in
peygamberliği gibi iman edilmesi gereken temel esaslara inananlar yahudi olanlar
sabiîler (yıldıza tapanlar), (Maide, 5/69. âyetin tefsirine bkz. Ancak burada "Sabiîn"
sözcüğünün, "Bakara sûresinde olduğu gibi, "yahudiler" ile "hıristiyanlar"
sözcükleri arasında mansub olarak zikredilmiş olması, bir de mecusi ve
müşriklere karşılık ayrıca kullanılması, ona burada özel bir anlam kazandırır.
Bunu da gözden kaçırmamak gerekir). ve ateşe tapanlar (Allah'a) eş koşanlar,
birden çok ilâh edinenler.
Görülüyor ki, bu âyette altı tane dinden söz edilmiş, ancak bunlardan yalnız
birincisi iman sahibi olarak gösterilmiştir. Demek ki, geri kalan beşi küfür
ehlidir. Sonra bu beşten yalnız sonuncusunda şirk açıkça belirtilmiştir. Oysa
diğerlerinde de şirk yok değildir. Örneğin mecusilerin ateşe tapmaları bilinen
bir gerçektir. Şu halde buradaki "şirk koşanlar" ifadesi tahsisden sonra,
genelleme olarak "ve diğer müşrikler" demek olabilirse de, burada açıklanan
şirkten maksat hiçbir yönüyle ne doğrudan ve ne de dolaylı bir şekilde herhangi
bir tevhid iddiasının karıştırılmadığı bir şirk olması, karşıt olarak ifade
ediliş tarzına daha uygundur. Çünkü hıristiyanlar, üç, birdir diye tevhid
iddiasında bulundukları gibi, mecusiler ve bu cümleden olarak zerdüştiler de bir
mabuda inandıklarını iddia etmektedirler. Bu suretle cümlesi, sırf sineviyyet
(ikilemi) iddia eden maneviyye (Mani dinine inananlar) ile, birden çok ilâhın
varlığını kabul eden putlara tapan müşrikleri göstermiş oluyor. Dolayısıyla "sabiîler"
den maksat da hıristiyanlar gibi açıkça es koşmayı iddia etmeyenlerdir.
Bütün bunlar, "Kıyamet günü şüphesiz Allah, onların aralarını ayırır."
18-Ey muhatab görmedin mi?, kalb gözüyle görüp anlamadın mı veya haberin yok mu?
Gerçekte Allah'a hep şunlar secde ediyor; yani emir ve iradesine boyun
eğiyorlar. (Ra'd, 13/2, âyetin tefsirine bkz.) Göklerdekiler ve yerdekiler,
yukarılarda ve aşağıda her kim ve her ne varsa, melekler, nefisler, canlı ve
cansız her şey. Bu cümleden olarak güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar ve
bütün canlılar ve insanlardan birçoğu, yani insanlara gelince hepsi değil,
çoğuda değil, bir kısmı; karşı taraftan daha çok değilse de yine de bir yekün
teşkil eden bir kısmı secde ediyor. Gerçi yüce Allah'ın etkin hükümranlığına
bütün insanlar da ister istemez boyun eğer. Bu yönüyle "yerde bulunan kimseler"
in genelinde onlar da vardır. Fakat serbest iradeleriyle isteyerek Allah'ın
emirlerine boyun eğen ve O'na itaat secdesi eden, insanların ancak bir kısmıdır
ki, müminlerdir. Bunun içindir ki, bazı tefsirciler bu itaat secdesinin anlamını
ortaya koyup göstermek için işte bu "insanlardan birçoğu" kaydını atıf cümlesi
kabilinden olmak üzere "insanlardan birçoğu secde eder" takdirinde olduğunu
söylemişlerdir. Birçoğunun da üzerine azab hak olmuştur. Çünkü onlar Allah'ın
emrine karşı küfür ve isyan ile dikbaşlılık edip itaat secdesini yerine
getirmeye yanaşmamışlardır ki bunlar, şeytanlar ve şeytanlara uyan insanlardır.
Meâl-i Şerifi
19- Şu ikisi Rableri hakkında tartışmaya girmiş iki hasımdır. O'nu inkar edenler
için ateşten elbiseleri biçilmiştir. Başlarının üstünden kaynar su dökülür.
20- Bununla karınlarındaki ve derileri eritilir.
21- Bir de bunlara demirden kamçılar vardır.
22- Uğradıkları gamdan (dolayı) oradan ne zaman çıkmak isteseler, her defasında
oraya geri çevrilirler: "Yakıcı azabı tadın" denir.
23- Şüphesiz Allah iman edip yararlı iş işleyenleri, altından ırmaklar akan
cennetlere koyacak, orada altın bilezikler ve inciler takınacaklar. Oradaki
elbiseleri de ipektendir.
24- Hem sözün güzelini işitecek duruma ulaştırılmışlar, hem de övülmeye layık
(olan Allah'ın) yoluna eriştirilmişlerdir.
19-24- Bu ikisi, insanlardan secde eden kısım ile secde etmeyen kısım,
müminlerle kâfirler iki hasımdırlar ki kendilerinin Rabbi (olan Allah) hakkında
tartışmaktadırlar. Rableri hakkında birbirlerine karşı dava açtıkları mahkemede
duruşma halindedirler. Biraz önce söylendiği gibi yüce Allah, kıyamet gününde
aralarını ayıracaktır. Gerçek olanı ortaya koyup münakaşalarını sona erdirecek
ve herbirinin hakkını verecektir. Şöyle ki: Kâfir olanlar için ateşten elbiseler
biçilmiştir. Tepelerinin üstünden o kaynar su dökülecek...
İbnü Abbas'tan yapılan rivayete göre işbu den itibaren üç veya dört âyet,
Medine'de nazil olmuştur. Ebu Zer (r.a) den yapılan bir rivayette de Bedir
savaşı günü Hz. Hamza, Hz. Ali ve Hz. Ubeyde b. el-Haris (r.anhüm) üçünün
Kureyş'ten Rebia'nın oğulları Utbe ve Şeybe, bir de Utbe'nin oğlu Velid ile
yaptıkları çarpışmaları hususunda inmiştir.
Genel olarak kâfir için yapılan uyarılarla, müminler için verilen müjdelerden
sonra, birtakım kâfirleri korkutmak ve İslâmın beş şartından biri olan hacca
teşvik etmek için buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
25- Şüphesiz inkâr edenlere, Allah'ın yolundan, yerli ve yolcu bütün insanlar
için eşit kılınan Mescid-i Haram'dan alıkoyanlara ve orada zulümle yanlış yola
saptırmak isteyene can yakıcı bir azab tattırırız.
26- Bir zamanlar Kâbe'nin yerini İbrahim'e şu şekilde hazırlamıştık: Sakın bana
hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada (kıyama) duranlar, ruku edenler ve
secdeye varanlar için evimi tertemiz et.
27- İnsanları hacca çağır; yürüyerek veya incelmiş binekler üstünde (uzak
yollardan) her derin vadiyi aşarak sana gelsinler.
28- Ta ki kendilerine ait birtakım menfaatlere şahid olsunlar; Allah'ın
kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları belli günlerde kurban ederken O'nun
adını ansınlar. Siz de onlardan yiyin, yoksulu, fakiri de doyurun.
29- Sonra kirlerini giderip temizlensinler. Adaklarını yerine getirsinler.
Kâbeyi tavaf etsinler.
30- Emir budur, Allah'ın yasaklarına kim saygı gösterirse, bu, kendisi için
Rabbinin katında şüphesiz hayırdır. Size bildirilegelenden başka bütün hayvanlar
helal kılınmıştır. O halde o pis putlardan kaçının ve yalan sözden sakının.
31- Allah için, O'na eş koşmayan, O'nun birliğine inanmış kimseler olun. Allah'a
ortak koşan kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgarın bir uçuruma
sürüklediği şeye benzer.
32- Bu böyledir; kim Allah'ın nişanelerine, kurbanlıklarına saygı gösterirse,
şüphesiz o kalblerin takvasındandır.
33- Sizin için onlarda belli bir süreye kadar bir takım faydalar vardır. Sonra
bunlar Beyt-i atik (kâbe) de son bulurlar.
34- Her ümmet için Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık
hayvanların üzerine O'nun adını ansınlar diye bir mabed yapmışızdır. Hepinizin
ilâhı bir tek ilâhtır. Onun için yalnız O'na teslim olan müslümanlar olun. (Ey
Muhammed!) Allah'a itaat eden alçak gönüllüleri müjdele.
35- Ki Allah anıldığı vakit onların kalpleri titrer. Onlar başlarına gelene
sabreden, namaz kılan kimselerdir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda
harcarlar.
36- Kurbanlık deve ve sığırları Allah'ın size olan nişanelerinden kıldık. Sizin
için onlarda hayır vardır. Ön ayaklarının biri bağlı halde keserken üzerlerine
Allah'ın adını anın. Yanları yere yaslandığı vakit de onlardan yiyin, kanaat
edip istemeyene de, isteyene de yedirin. Böylece onları sizin buyruğunuza verdik
ki, şükredesiniz.
37- Elbette onların etleri ve kanları Allah'a ulaşmayacaktır. Ancak O'na sizin
takvanız erecektir. Onları bu şekilde sizin buyruğunuza verdi ki, size yolunu
gösterdiğinden dolayı, Allah'ı tekbir ile yüceltesiniz. (Ey Muhammed!)
Vazifelerini güzelce yapan iyilik sevenleri müjdele.
25- Şüphesiz inkâr edenler, Allah'ın yolundan ve Mescid-i Haram'dan insanları
alıkoyanlar. Bu âyetin Hudeybiye senesi Kureyş müşriklerinin Hz. Peygamber ve
ashabını Mescid-i Haram'ı ziyaret etmekten menettikleri zaman nazil olduğu
rivayet edilmiştir. (Bakara, 2/96. âyetin tefsirine bkz.) Öyle bir mesciddenki
biz onu insanlar için mukîm ve misafiri eşit olmak üzere, gerek Mekkeli ve gerek
taşralı bütün insanlar için mescit kıldık. Kim orada zulümle, haksızlıkla doğru
yoldan saptırmak isterse ona can yakıcı bir azab tattırırız. Bu âyetin zahirine
göre Mekke'de fiile dönüşmeyen, yalnızca kötü bir niyet bile Allah katında
sorumluluk gerektirir.
26- Hani bir zaman İbrahim'e, Kâbe'nin yerini hazırlamıştık. Yani Kâbe'nin
yapılmasını temin etmek üzere, her şeyden önce yerini hazırlamış, gerek orada
ibadet etmek ve gerek barınmak için faydalanabileceği bir sığınak yapmıştık.
Şöyle diye ki bana hiçbir şeyi ortak koşma ve Beyt'in binasını yaparken bana
ihlastan başka bir gaye besleme, her şeyi sırf benim rızam için ve samimi bir
kulluk görevi olarak yap. Ve işte Beytullah (Allah'ın evi) adı ona bu anlamda
verilmiştir ki, Allah için ibadete mahsus hane demektir. Evimi, tavaf edenler,
kıyama duranlar, rükû edenler ve secdeye varanlar için tertemiz et. Buradaki
temizlik, hem maddî, hem de manevî anlamdadır. Böyle olunca "Şeytan işi pislik"
(Mâide, 5/90) olan put ve dikili taşlardan temizlemek de bunun içindedir. Yani
Kâbe'nin içini, dışını gerek gözle görülen maddî ve gerek manevî pisliklerden
arındırıp pek temiz tut, dolaşanlar ve duranlar, tavaf eden ve namaz kılanlar
tertemiz ibadet etsinler.
27- Ve insanlar içinde haccı ilan et. Hasan-ı Basrî gibi bazıları bu emirlerin
Hz. Peygamber'e hitap olduğunu söylemişlerdir. Çünkü âyetteki "tertemiz" emri,
buna daha uygundur. Buna göre Hz. Peygamber'e ve ümmetine haccın farz oluşu bu
âyetlerin inişlerinden itibaren başlamış olur. Fakat açık olan Hz. İbrahim'e
olan hitabların hatırlatılmasıdır. Bu durumda Hz. Peygamber ve ümmeti hakkında
haccın farz kılınması söz konusu olmayıp, sadece güzel bir şey olduğuna dair
teşvik ifade edebilir. Bunun için haccın farz oluşunu kesin olarak ifade eden
delil "Yoluna gücü yeten her kimsenin o evi Kâbe'yi hacc etmesi, insanlar
üzerinde Allah'ın hakkıdır, farzdır. " (Al-i İmran, 3/97) âyeti olmuştur. Sana
yaya olarak ve derin derin vadilerden, uzak yollardan binekler üzerinde, arık
arık develer üzerinde gelsinler.
28- Ta ki kendilerine ait birçok menfaatlere şahid olsunlar. Haccın hikmetleri
olan bu menfaatler, Mâide Sûresi'nde "Rablerinden bol nimet ve rıza taleb
edenler" (Mâide, 5/2), "Allah hürmetli ve Kâbe'yi, insanların faydası için
ortaya koydu" (Mâide, 5/77) buyurulduğu ve İbnü Abbas'tan da rivayet olunduğu
üzere hem dünya, hem de ahiretle ilgilidir. Ahiretle ilgili menfaat Allah'ın
bağışlaması ve rızası gibi şeylerdir. Dünyadaki menfaatlere gelince bunlar da,
Allah'ın insanlara olan nişanelerini görmekle irfan, ahlâk, ticaret ve sosyal
hayatla ilgili birtakım faydalardır. Bu menfaatlere hazır olsunlar. Ve Allah'ın
kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları belli günlerde kurban ederken O'nun
adını ansınlar. Yani diyerek Allah için kurban kessinler. "Behîmetü'l-en'am"
deve, sığır, koyun, keçidir. (Mâide, 5/1 ve En'âm, 6/143-144. âyetlerin
tefsirine bkz.)
Hacc âyetlerinde "sayılı günler" teşrik günleridir. (Bakara, 2/203. âyetin
tefsirine bkz.) "Belirli günler" ise zilhicce ayının ilk on günü veya kurban
günleridir. Çünkü zilhiccenin ilk on gününden sonra hacc vakti, arafe ve kurban
bayramı olduğundan dolayı, halkın bunları bilmeye istek ve arzusu vardır. Bunun
için o günler, halkın arasında malumdur. Bu sebeple İmam-ı Azam Ebu Hanife ve
İmam Şâfiî bu malum, belirli günlerin zilhiccenin ilk on günü olduğunu
söylemişlerdir ki, Mücahid'in, Ata'nın, Katade'nin, Hasan'ın görüşleri ve Said
b. Cübeyr'in, İbnü Abbas'tan rivayetidir. Buna göre şu "belirli günler"in
kurbana zarf olması, kurban bayramı günü olan onuncu gün itibariyle demektir.
Oysa kurban, bayramın yalnız birinci günü değil, ikinci ve üçüncü günleri de
kesilebildiğinden bu üç gün "kurban günleri" olarak bilinir. Şu halde
kurbanların kesim günleri olan "belirli günler" i kurban günleri olarak tefsir
etmek lazım gelir. Bunun için İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed "belirli
günler"den maksadın "kurban günleri" olduğunu söylemişlerdir ki, tercih edilen
görüş de budur. "Ondan yiyiniz." Görülüyor ki, burada gıyabdan (üçüncü şahıstan)
hitaba (ikinci şahısa) iltifat sanatı vardır ki, bununla hitap peygamber ve
ümmetine çevrilmiştir. Şüphe yok ki, Hz. İbrahim zamanında kesilen kurbanlardan
Hz. Muhammed'in ümmetinin yemesi ve yedirmesi düşünülemez. Şu halde buradaki "fâ"nın,
bir icaz-ı hazif (mânâya zararı olmaksızın lafzî veya aklî bir karinenin
delaletiyle cümleyi tamamlayanlardan bazılarının cümleden atıldığını) ifade eden
"fâ"nın, fasîha (açıklama cümlesinin başında gelen "fâ") olduğu anlaşılır. Buna
göre mânâ şöyle olur: Şimdi ey Muhammed ve ümmeti! Siz de o günlerde
kurbanlarınız üzerine Allah'ın adını anın, onlardan yiyin ve muhtaç olan yoksula
da yedirin. Yeme emri, mübahlık, yedirme emri ise vaciblik ifade eder. Yani
kurban bayramı kurbanından sahibinin yemesi caizdir. Bir miktarını fakirlere
vermesi ise vacibdir. Mendûp olan, kurbanın üçte birini kendisi ile ailesi, üçte
birini dostlar, üçte birini de yoksul olanlar için ayırmaktır. Ancak aşağıda söz
konusu yapılacak olan adak kurbanlarından sahibinin yemesi caiz olmaz.
29- Sonra kirlerini giderip temizlensinler. Hac ibadetlerini yerine getirdikten
sonra tırnaklarını kesmek, bıyığını ve sakalını düzeltmek, koltuklarını yolmak,
başını ve kasığını tıraş etmek gibi temizlenmekle ilgili ihtiyaçlarını yerine
getirsinler. Ve adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atîk'i, yani Kâbe'yi
tekrar tekrar dolaşıp tavaf etsinler. Bir tavaf yedi şavf, bir şavf bir
dolaşımdır. Yedi şavfın dördü farz, üçü vacibdir. Tefsircilerin çoğu demişlerdir
ki, buradaki tavaftan kastedilen, haccın rükünlerinden olan ifaza tavafı, diğer
adıyla ziyaret tavafıdır ki, hac ile ilgili yasakların kalkmasının tamamı
bununladır. Bu tavaf yapılmadan ihramdan çıkılmaz. Kirlerin giderilmesi konusu
da bununla olur. "Vâv" tertibe delalet etmediği için bunun, kirlerin
giderilmesinden sonra yapılması gerekmez. Fakat bunların bir sıralamaya göre söz
konusu edilmiş olmaları, bu tavafın kirlerin giderilmesinden sonra olması, ilk
akla geldiği ve ziyaret tavafı, ihram ve vakfe gibi hac anlamının içinde
bulunduğu için, bazıları bunun Sader denilen veda tavafı olduğunu söylemişlerdir
ki, o âfâkî (Mekke'nin dışından gelen) için vaciptir. Bunun tam karşıtı ise
kudûm tavafıdır ki, ilk vardığı vakit yapılır. Bu üç tavaftan başka her zaman
arzu edildiği kadar nafile tavaflar yapılabilir.
Kâbe'ye Beyt-i Atîk denilmesinin sebebine gelince: Bunda bir kaç mânâ vardır:
1- Atîk dilimizde de meşhur olduğu gibi kadim mânâsına gelir, önceki zamandan
kalma demektir. Gerçi biz bazen bu anlamda "eski" tâbirini de kullanırız, fakat
eski daha çok "Halak" yani köhne ve harab anlamını ifade eder. Oysa Atîk ve
kadîm köhne demek değildir. Antika demektir. "Şüphesiz insanlar için ilk kurulan
ev (mabed) Mekke'de âlemlere mübarek olan (Kâbe)dir." (Al-i İmran, 3/96)
âyetinin ifadesince Kâbe'ye yeryüzünde mevcut olan mabedlerin ilki olması
itibariyle "atîk" adı verilmiştir. Bu görüş Hasan-ı Basrî ye aittir.
2- Atîk, İsrâ Sûresi'nin son kısmında (17/111. âyetin tefsirinde) belirtildiği
üzere, "ıtak" gibi yepyeni ve değerli olma anlamına gelir ki, birinci görüşteki
ifade edilen mânânın gereğidir.
Bu anlamda Beyt-i Atîk, şerefli ve saygı değer ev demektir. Nitekim ona Beytü'l-Haram
(hürmetli ev) da denilir. Bu görüş Sâid b. Cübeyr'den nakledilmiştir.
3- Atîk, özgür ve hür olmak anlamına gelir. Hürmetli Kâbe de zalim despotların
sataşmalarından kurtulduğu için ona bu isim verilmiştir. Bu mânâ bir hadis-i
şerifte Hz. Peygamber'den de rivayet edilmiştir. Buyurmuş ki: "Yani yüce Allah
Kâbe'ye "el-Atîk" adını verdi. Çünkü onu despotların şerrinden korumuştur.
Hiçbir zaman bir zorba ona galebe edemedi." Bu hadisi, Buharî, tarihinde; İbnü
Cerir, Taberânî ve daha başkaları, İbnü Zübeyr'den rivayet etmişlerdir. Tirmizî,
"hasendir" demiş, Hakim ise "salih" demiştir. İbnü Ebî Necih ile Katâde de bu
anlamda tefsir etmişlerdir. Gerçekten bir zamanlar "Tübba'" (Yemen hükümdarı)
Kâbe'yi yıkmak istemiş, felç olmuş ve bu işten vazgeçmesi için yapılan
tavsiyelere uyunca da iyileşmişti. Bunun üzerine Kâbe'ye olan saygısını
göstermek için ona bir örtü yaptırmıştı ki, ilk Kâbe örtüsüdür. Sonraları Ebrehe
de fil vakası ile perişan olmuştu. Gerçi Haccac yıktı, fakat onun maksadı
Kâbe'yi yıkmak değil, İbnü Zübeyr'i çıkarmaktı, sonra tekrar yaptı.
Karmatîler'in Hacer-i Esved'i bir kaç sene alıp götürmüş olmaları da bu kabilden
olsa gerektir. Ahir zamanda Habeş tarafından yıkılıp taşlarının denize
atılacağına dâir rivayet edilen bir hadisin içeriği ise, sahih olduğuna göre
kıyamet alâmetlerindendir.
Mücahid, kimsenin mülkü olmadığından dolayı, hurrü'l-asıl (temelden özgür)
anlamını ifade etmesi için, kendisine "Atîk" adının verildiğini söylemiştir.
Bazılarıda Atîk, Mu'tik (özgürlüğe kavuşturan) anlamındadır demişler ki, hacc
edenler boyunlarını günahlardan kurtarırlar demektir. Şimdi bu açıklamalardan
anlaşılan şudur ki, "Beyt-i Atîk" ünvanının, bütün bu mânâları içine alacak
şekilde bir tercemesinin yapılmasının mümkün olamayacağına göre, onun olduğu
gibi korunması gerekir.
30- İşte öyle, emir böyle ve böyle yapılması gerekir. Her kim Allah'ın
hürmetlerine saygı gösterirse, yani Allah'ın hükümlerine, emirlerine,
yasaklarına, Beyt-i Haram, Mescid-i Haram, Beled-i Haram (Mekke) Meş'ar-i Haram
(Müzdelife Mescidi), Şehr-i Haram (Haram aylar) ve saire gibi muhterem kıldığı
şeylere riayet etmenin vacip olduğunu bilerek ve gereği gibi amel ederek saygı
gösterirse, Rabbinin katında o, onun için hayırdır. Ahirette onlara gösterdiği
saygının mükafatını görür.
Size en'âm (koyun, keçi, sığır, deve) hep helal kılındı. Haramlıkları yoktur.
Mâide Sûresi'nde (5/103) belirtildiği gibi, Bahîre (kulağı yarılıp salıverilen
deve) Sâibe (putlara adak yapılan deve), Vasiyle (erkek dişi ikizler doğuran
deve) Hâm (sırtı yükten muaf tutulan erkek deve) yok, sekiz eşlerin hepsi
helaldir. Ancak size okunan şey müstesna ki, bu da Mâide Sûresi'nin başında
(5/3) açıklandığı üzere, leş, kan ve "Allah'dan başkası adına boğazlanan" dır. O
halde pis putlardan sakının Leş gibi gözle görülür maddî pisliklerden
sakındığınız gibi, putları dikmek gibi manevî pisliklerden de sakının.
Hayvanları, Allah'ın adını anarak kesin. Allah'tan başkasının adına kesip de
onları pis etmeyin. Kâbe'yi de putlardan temizleyin. Yalan sözden de çekinin.
Yalan söylemediğiniz gibi ona itibar edip kıymet de vermeyiniz, yalan dolandan
uzak olunuz. Şunu iyi bilin ki putlara tapmak da yalancı şahitlik gibi bir
yalancılıktır, hatta yalancılığın da başıdır. Bir de Allah'ın haram kılmadığı
şeylere haram demekten, Bahîre, Sâibe, Vasiyle, ham haramdır demek gibi yalan
sözlerden ve akîdelerden sakının. Böyle pisliklerden son derece çekinmek
gerekir.
31- Şöyle ki: Allah için her dinden çekilip samimi olarak gerçek tevhide
sarılmış bir cemaat olarak, O'na hiçbir şekilde ortak koşmayarak. Kim Allah'a
ortak koşarsa sanki gökten düşüp kuşların kaptığı veya rüzgarın uzak bir yere
(bir uçuruma) sürüklediği bir şeye benzer.Şirk böyle helak edicidir. İnsanın
kalbini didik didik didikler, uçurumlara sürükler.
32- Bu böyledir kim Allah'ın nişânelerine, hürmetli kıldığı alâmetlere saygı
gösterirse, şüphesiz o saygı duyma, kalblerin takvasındandır; gönülleri
(kötülükten) himaye edip koruyan sebeplerdendir. O halde Allah'ın nişanelerinden
olan haccın o büyük kurbanlarına karşı saygı göstermeli, hürmetle bakmalı ve
onları ancak Allah'ın adını anarak kurban etmelidir.
33- Sizin için onlarda, o nişanelerde belli bir süreye kadar birtakım menfaatler
vardır. Sağımından, dölünden, tüyünden, hizmetinden vesairesinden belli bir
zamana kadar birçok istifadeler edilir. Sonra bunlar ecellerinin yeri olan Beyt-i
Atîk Kâbe'de son bulurlar;
"Mina"
da kurban olurlar ki, bu da ahiretle ilgili faydalarıdır. Şu halde böyle mübarek
şeylere saygı gösterilmez mi? Bunlar yaratıcıları olan Allah'tan başkası adına
nasıl kesilir? Başkaları bunların bir kılını bile yaratabilir mi? Burada "Beyt-i
Atîk" sözcüğüyle âyetin sonlandırılması, Kâbe'nin şirk koşanlardan kurtarılması
ve putlardan arındırılması ile ilgili hususun gereğini pekiştirmek içindir.
34-Bunların Beyt-i Atîk'a kadar varmalarının hikmetine gelince; biz her ümmet
için bir ibadet ve kurban yeri yaptık ki kendilerine rızık olarak verdiği dört
ayaklı davarları keserken Allah'ın adını ansınlar. İşte sizin ilâhınız tek bir
ilâhtır. Her ümmet için bir ibadet ve kurban yeri yaptığı gibi, sizin için de
yapmıştır. O halde yalnız O'na, o bir tek olan ilâha teslim olup, samimi olarak
ibadet ediniz. Zikrinizi, kurbanınızı şirk ile lekelendirmeyiniz. Ey Muhammed!
Bir de o alçak gönüllüleri müjdele
35- ki Allah anılınca kalbleri titrer. Yüce Allah'ın büyüklüğünün o anda
gönüllerinde parladığını hissederler. Başlarına gelen müsibetlere karşı da
sabırlıdırlar. Namaza devamlıdırlar. Ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan bir
kısmını (hayır için) harcarlar. Zekat, sadaka verirler. Kurban keser, ikram
ederler.
36- Bedeneleri de, yani hayvanların iri gövdeleri olan ve hacda kurban olarak
kesilenleri ki, develerdir. "Kurban olarak bir deve yedi kişi, bir sığır da yedi
kişi, için yeterlidir." hadis-i şerifi gereğince sığırın da deve gibi yedi kişi
adına kurban edilmesi caiz olduğuna göre, şer'an sığırlar da bedene türünden
sayılır. Allah'ın size olan nişanelerinden kıldık. Allah'ın size verdiği dinin
alâmetlerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Yukarıda belirtildiği
gibi din ve dünya hayatınız için faydalar vardır. O halde onların ön
ayaklarından biri bağlı olduğu halde keserken üzerlerine Allah'ın adını anın.
Allah'ın adını anarak kurban edin. Bu kesim şekline göre kurban deveye
mahsustur. Deve ayakta iken ön ayaklarından biri bağlanıp gerdanından boğazlanır
ki, buna nahır adı verilir. Bununla beraber çene altından kesilmesi de caizdir.
Sığır ile keçi ve koyun ise yatırılıp üç ayağı bağlanarak boğazlanır. Buna da
zebih denilir. Nahır veya zebihte Allah'ın adının anılması demektir ki,
"Allah'ın adıyla, Allah en büyüktür, Allah'ım! (bunlar) senden ve sanadır."
mânâsına gelir.
Yan üstü düşüp canları çıktığı zaman artık onlardan yiyiniz. Yani her şeylerini
değil, yenilmesi caiz olan kısımlarından yiyiniz. Kanaatkâr olup dilenmeyene de,
dilenene de verin. İşte böylece biz onları sizin buyruğunuza verdik. O koca
hayvanları böyle boyun eğdirdik. Bu, her istediğinizi yaparsınız diye değil,
şükredesiniz diyedir. Bir o hayvanların büyüklüğüne, bir de insanın küçüklüğüne
bakmalı ve maddenin mânâ karşısında nasıl aciz ve güçsüz kaldığını görmeli ve
yüce Allah'ın insana verdiği nimet ve gücün kadrini bilmeli, Allah'a
şükretmelidir.
Muhyiddin Arabî hazretleri demiştir ki: "Minâ kurbanların kesim yeri
kılınmıştır. Kesimler orada yapılır. Minâ "Ümmiyye"den türemiştir ki arzulara
kavuşmak anlamındadır. Çünkü meşru olan arzularına kavuşan kimse, gayesine ermiş
demektir. Kurbanların kesilmesinde, insan vucudunun beslenmesi için, hayvanların
bedenini idare eden ruhlarının görevden azledilmesi söz konusu olur ki,
birbirinden ayrılırken ruhları yine onlara nezaret eder. O cesetleri deve, sığır
olarak idare ettikten sonra bu defa insana ait olmak üzere yönetir. Bu öyle ince
bir meseledir ki, Allah'ın, basîret (zeka ve anlayış) lerini aydınlattığı, Allah
dostlarından başkası onu kavrayamaz."
37-Buna nasıl şükretmeli? Onların ne etleri
ne kanları Allah'a erişmez, o rızasına kavuşamaz. Fakat sizden Allah'a ancak
takva ulaşır. Sizin manevî yönünüzden gelen gönüllerinizi, Allah'ın emrini tutup
ona karşı saygılı olmaya ve sizi ihlas ile Allah'a yaklaşmaya davet eden,
takvanızdır ki Allah katında makbul olup hoşnutluğunu kazanır.
İşte onları böylece sizin buyruğunuza vermiştir ki size verdiği hidayet ve
gösterdiği doğru yoldan dolayı Allah'ı tekbir edip, büyükleyesiniz. Onları
buyruk altına almanın yolunu öğretip sebeplerini bahşeden ve kendisine
yaklaşmanın nasıl olacağını gösteren Allah'ın nimetinin büyüklüğünü ve
kudretinin yüceliğini tanıyıp, ululuğunu ve birliğini hem kalb, hem söz, hem de
davranışlarınızla, tekbir ile ilan edesiniz. Ey Muhammed! Bir de ihsan ve iyilik
yapanları müjdele. Çünkü:
Meâl-i Şerifi
38- Şüphesiz Allah inananları savunur. Çünkü Allah hâin ve nankörlerin hiçbirini
sevmez.
39- Kendilerine savaş açılan kimselere (kâfirlere karşı koymak için) izin
verildi. Çünkü onlar zulme uğradılar. Şüphesiz Allah onları zafere ulaştırmaya
kadirdir.
40- Onlar "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden başka bir sebep olmaksızın haksız
yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmı ile
defetmeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın adı çok anılan
mescidler elbette yıkılırdı. Şüphesiz Allah kendi (dini) ne yardım edene yardım
edecektir. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok izetlidir (her şeye galiptir).
41- Onlar (o müminlerdir) ki, eğer kendilerini yeryüzünde iktidar mevkiine
getirirsek namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler ve fenalığı
yasak ederler. Bütün işlerin sonu sırf Allah'a âittir.
38- Şüphesiz ki Allah iman edenleri savunur. Müminlerden kâfirlerin hücumlarını
def'eder. Şu halde yukarıda belirtildiği üzere Allah yolundan ve hacdan
menetmeye kalkışan ve menedecek olan kâfirlere karşı savunmaya güzel bir şekilde
hazırlansınlar. Şüphesiz Allah hâin ve nankörlerin hiçbirini sevmez;
emanetlerine hiyanet, nimetlerine karşı ise nankörlük edenlerin hiçbirini
sevmediği gibi, onların meydana getirdiği toplumu da müdafaa etmez, aksine
onların bertaraf edilmelerine müsaade eder. Onun için:
39- Kendilerine savaş açılan kimselere izin verildi. Haîn kâfirler tarafından
kendilerine savaş açılan müminlerin onlara karşı savaşmalarına izin verilmiştir.
Çünkü onlar zulme uğramışlardır. Müşrikler. Hz. Peygamber ve ashabına eziyet
ediyorlardı, sahabeler ise kimi dayak yemiş, kimi yaralanmış bir halde gelip Hz.
Peygambere başlarına gelen bu haksızlıkları şikayet ediyorlardı, Efendimiz:
"Sabrediniz, çünkü henüz savaş ile emrolunmadım" buyururdu. Nihayet hicret
ettikten sonra bu âyet nazil oldu ki, savaş hakkında ilk inen âyettir. (Bakara,
2/190. âyetin tefsirine bkz.) Şüphesiz Allah onlara, o müminlere yardım etmeye,
onları zafere ulaştırmaya elbette kâdir, çok kâfidir. Dolayısıyla çok olan
kâfirlere karşı, şu azıcık olan müminler nasıl savaşabilirler gibi bir şüpheye
düşmemelidir.
40- O mazlumlar ki, "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden başka bir sebep olmaksızın
haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah insanların bir kısmını bir
kısmı ile def'etmeseydi; azgın zalimleri, bozguncuları, kâfirleri âdillerle,
salihlerle, müminlerle defetmiş olmasaydı manastırlar, kiliseler, havralar ve
içinde Allah'ın adı çok anılan mescidler yıkılırdı. Nitekim o zalimlerin
defedilmediği yerlerde dinsizlik görülmektedir.
SAVMAA: Tepesi sivri ve yüksek olan bina demektir ki, İslâmiyet'ten önce
hıristiyan rahiplerinin manastırlarının ve sâbie (yıldızlara tapanlar)
sofularının zaviyelerinin adı olmuştu. Sonra Müslümanların ezan yerleri olan
minareler içinde kullanılmaya başlandı. Ancak âyette kastedilen hıristiyanların
manastırları veya sâbienin zaviyeleridir,
BÎ'A: Hıristiyanların ibadet yeri olan kilise demektir.
SALÂT: Bu kelime İbrânice Saluta'dan gelen ve sonradan Arapçalaşan bir sözcüktür
ki, yahudilerin namaz yeri, yani havra demektir. Görülüyor ki, mescidler,
"Allah'ın adının çok anıldığı yer" olarak nitelendirilmiştir ki, bunda iki nükte
vardır. Birincisi, İslâm'ın emrettiği ibadetlerden asıl maksadın Allah'ın adının
çokça anılması olduğunu vurgulamak, ikincisi de diğerlerinin var olmalarının,
asıl sebebi olan Allah'ın anıldığı yer olmaktan çıkıp başka maksatlar için
kullanıldığına işarettir.
Özetle Allah, dindar olanları, haddi aşan azgınları defetmeye göndermeyip;
inananlara savaşma hak ve salahiyetini vermeseydi manastırlar, zaviyeler,
kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın adı çok anılan mescidlerin hepsi
yıkılırdı.
Dinsizlerin saldırıları karşısında bunlardan hiçbiri ayakta kalamazdı. Bakara
Sûresi'nde (2/251) geçtiği üzere bütün yeryüzünün düzeni bozulurdu. Bütün
bunların yıkılmaktan kurtulmaları ve korunmaları ancak onları savunmakla
mümkündür. O halde bütün bunları himaye etmeyi hedefleyen İslâm'ın savunma
hakkının bütün hakların başında geldiği muhakkaktır. Şüphesiz Allah kendi dinine
yardım edene yardım edecektir. Çünkü dinin ihtiyarî olan fiillerle alakası
olduğuna göre, o konuda arzu edilen gayenin gerçekleşebilmesi için, Allah'ın
iradesi kulun cüzî iradesine bağlı olduğundan, kulların cüzî iradelerini
kullanarak bir çaba sarfetmeleri, Allah'ın iradesinin işlemesine vesile olması
itibariyle bir yardım gibidir. Onun için müminlere savunmayı söz veren yüce
Allah, yardımının kesin olarak gerçekleşmesini onların yardım ve çalışmalarına
bağlamıştır. Yoksa Allah şüphesiz çok güçlüdür, herşeye galiptir, yardıma
ihtiyacı yoktur. Yardım ettiği kimseler de her zaman üstün olup hiçbir zaman
mağlup olmazlar.
41- Onlar, o müminlerdir ki eğer kendilerini yeryüzüne yerleştirirsek; iktidar
mevkiine getirip devlet idaresini ellerine verirsek namazı kılarlar ve zekatı
verirler iyiliği emrederler ve fenalığı yasak ederler. Meşru güzel şeyleri
emreder, gayrı meşru, çirkin ve dinen reddedilmiş şeylerden sakındırırlar,
İktidar mevkiine geçince ahlâklarını bozmaz, dinden, adaletten sapmaz birer
idareci olurlar. Doğrusu Hulefâ-i Raşidîn böyle olmuşlardı. Şu da bilinmelidir
ki "İşlerin sonucu Allah'a aittir"
Meâl-i Şerifi
42-48- 42- (Ey Muhammed!) Eğer seni (müşrikler) yalanlıyorlarsa bil ki onlardan
önce Nûh kavmi, Âd ve Semûd (kavimleri de kendi peygamberlerini) yalancı
saydılar.
43- İbrahim'in kavmi de, Lût'un kavmi de (peygamberlerini) yalancı saydılar.
44- (Şuayb'ın kavmi olan) Medyen halkı da (Şûayb'ı) yalanladı. Musa da (Firavun
tarafından) yalanlandı. Ben de o kâfirlere bir süre verdim. Sonra da onları
yakalayıverdim. Beni tanımamak nasılmış görsünler.
45- Nice memleketler vardı ki, zulüm yaparlarken biz onları yok ettik. Artık
damları çökmüş, duvarları üzerine yıkılmıştır. (Geride) Nice terkedilmiş
kuyularla bomboş kalmış yüksek saraylar (bırakılmıştır.)
46- Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki olanları akledecek kalbleri, işitecek
kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin
içindeki kalpler kör olur.
47- Bir de senden acele azab istiyorlar. Elbette Allah sözünden caymaz. Bununla
beraber Rabbinin katında birgün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir.
48- Zulmedip dururlarken kendilerine mühlet verdiğim nice memleket halkı vardı
ki, sonunda onları yakalayıvermiştim. Dönüş ancak banadır.
Meâl-i Şerifi
49- (Habîbim!) De ki: "Ey insanlar! Ben size ancak apaçık anlatan bir
uyarıcıyım."
50- İşte iman edip salih amel işleyenler için hem bir mağfiret, hem de
(cennette) tükenmez bir rızık vardır.
51- Âyetlerimizi tartışarak bozmaya uğraşanlara gelince, işte onlar
cehennemliktirler. 49-51-Böyle de ve temennilere uyma. Çünkü:
Meâl-i Şerifi
52- (Ey Muhammed!) Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik
ki o bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun arzusuna şüpheler karıştırmasın.
Bunun üzerine Allah şeytanın karıştırdığı şüpheyi giderir. Sonra da Allah,
âyetlerini tahkim eder (güçlendirir). Allah Alîm'dir (herşeyi bilir), Hakîmdir
(Hikmet sahibidir)
53- Allah, şeytanın karıştırdığını, kalblerinde hastalık bulunan ve kalpleri
kaskatı olan kimseleri sınamaya vesile kılar. Zalimler şüphesiz (haktan uzak)
derin bir ayrılık içindedirler.
54- Bir de kendilerine ilim verilmiş olanlar, Kur'ân'ın şüphesiz Rabbinden gelen
bir gerçek olduğunu bilsinler ve ona iman etsinler de kalpleri ona saygı duysun.
Çünkü Allah, iman edenleri doğru yola eriştirir.
55- İnkâr edenler de, kendilerine ansızın kıyamet gelinceye veya akîm (kısır)
bir günün azabı gelinceye kadar, Kur'ân'dan şüphe etmekte devam edip giderler.
52- Senden önce ne bir Resulü, ne de bir Nebîyi başka bir halde göndermedik. Bu
âyet Resul ile Nebî'nin anlamlarında farklılık bulunduğunu bildirmektedir.
Nebî'nin, Resulden daha genel olduğunu ifade eden bazı hadisler de
nakledilmektedir. Şeriat örfünde meşhur olduğuna göre Resul, kendine vahy olunan
ve aldığı vahyi başkasına tebliğ etmekle de yükümlü bulunan kimsedir. Nebî ise
tebliğe memur olsun olmasın, kendisine vahyedilen kimsedir. O halde her Resul
Nebî'dir, fakat her Nebî Resul değildir. Ancak bilindiği gibi umum ifade eden,
hususiyet ifade edene (âmm, hâssa) karşılık olarak kullanıldığı zaman o hâssın
ötesine yorumlanır. Burada Nebî, Resule karşılık olarak kullanıldığı için Resul
olmayan, yani tebliğ vazifesiyle emrolunmayan peygamberin kastedilmiş olması
gerekir. Oysa âyetin başındaki "İrsâl" fiili ikisine de bağlantılıdır. Tebliğe
memur edilmeyenin ise irsal edilmiş olması hemen anlaşılır bir ifade değildir.
Bunun için denilmiştir ki: Resul, yüce Allah'ın insanları hakka davet etmek
üzere, yeni bir şeriatle gönderdiği hür erkektir. Nebî ise hem bunu, hem de
geçmiş bir şerîati bildirmek için gönderilen peygamberi içine alır. Nitekim
İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerin hepsi de Musa'nın şeriatını anlatmak
için gönderilmişlerdir. Fakat buna da şöyle bir itiraz geliyor: İsmail (a.s)
hakkında "Ve kavmine gönderilmiş bir Resul, bir Nebî (bir peygamber) idi"
(Meryem, 19/54) buyurulmuştur. O halde hem Nebî, hem Resuldur. Halbuki o yeni
bir şeriatle değil, Hz. İbrahim'in şeriatiyle gönderilmiştir. Buna cevap olarak
da gönderildiği insanlara nisbetle yeni bir şeriat olması yeterlidir deniliyor.
Ayrıca Resul, mucizesi ve kendisine indirilen bir kitabı olan, Nebî ise kitabı
olmayandır diye tarif edilmişse de İsmail (a.s) ile itiraz bu tanım için çok
daha geçerlidir. O halde en doğrusu önceki tanımdır. fiilinin bağlantısına
gelince, bunu "ona kılıç ve mızrak kuşandırdım" kabilinden olarak şeklinde
anlamak gerekir. Yani: "Senden önce, başka şekilde hiç bir Resul göndermedik ve
hiç bir Nebîye haber vermedik".
Ancak şu şekilde ki o bir şey temenni edip arzuladığı zaman, temennînin asıl
anlamı, gönlün arzu ettiği şeyi kişinin kendi içinde, hayalinde şekillendirip
canlandırmasıdır. Zihinde canlandırılmış olan bu tabloya "ümmiyye" veya "münye"
denilir ki, Fransızca "ideal" diye tabir edilir. Son zamanlarda bu kelime
felsefede hayli önem kazanmış ve idealizm adı ile bir felsefe ekolünün
oluşmasına kaynak görevini yapmış ve sanki uydurma olduğunun belli olması için
dilimize terceme edilirken "mefkûre" kelimesi uydurulmuş ve hertarafa yayılmış.
Şu halde temenni bir ümmiyye beslemek, bir mefkûre kurmak demek olur.
İdealistler bütün gerçeklerin aslının "benlik" de olduğunu varsaydıkları için,
nefsin istek ve arzusunu her gerçeğin temel taşı gibi görmek isterler. Bu yüzden
hayatta başarılı olmuş büyük adamları hep idealci (idealist) kabul ederler.
Bununla ulûhiyyet ve nübüvvet meselesini de çözdüklerine inanarak peygamberi bir
ideal kurmuş, bir müddet programını yapmakla uğraşmış, sonra da peygamberlik
davasıyla ortaya atılmış bir idealist gibi göstermek isterler. Fakat Kur'ân
özellikle bu âyetle anlatıyor ki, peygamberlik bir arzu bir temenni işi
değildir. "O hevadan (kendi nefsinden) söylemiyor; Kur'ân sadece bir vahiydir,
ancak vahyolunur" (Necm, 53/3-4) âyetiyle anlatılan peygambere temenni yakışmaz,
çünkü vahiy tamamen hakkın emridir. Ümniyye'ye ise şeytan karışır. Başkaları
şöyle dursun peygamber bile, insanlık gereği temennide bulunduğu vakit Şeytan
onun arzusuna şüpheler karıştırır. Ümniyye (temenni) ise, heves ve hayal ile
isabetsizlikten kurtulamaz. Demek ki peygamberlerin ismeti (masum olmaları)
kesinlik ifade eden vahiy yönüyledir, yoksa ictihadıyla hareket ettiği zaman
hata yapması mümkündür. Bunun üzerine Allah şeytanın karıştırdığı şüpheleri
giderir. Sonra da Allah âyetlerini tahkîm eder, muhkemleştirir. Hiçbir şekilde
red edilmesi söz konusu olmayacak, hata ihtimali bulunmayacak bir tarzda
kuvvetleştirir. Burada zamanda değil, rütbede terâhî (sonraya bırakmak) içindir.
Çünkü bir gerçeğin güçlendirilip muhkemleştirilmesi, şüpheleri gidermekten sonra
gelen daha üstün bir mertebe, daha yukarı bir basamaktır. Allah her şeyi bilir,
hikmet sahibidir.
53-Her şeyi hakkıyla bilen o olduğu gibi, şeytanın karıştırdığını da bilir. Yine
her yaptığını hikmetle yaptığı gibi peygamberler de bile temenniyi şeytanın
karıştırmasıyla bağlantılı kılması, sonra o şüpheleri giderip âyetlerini
muhkemleştirmesi de hikmetledir. Şöyleki: Bunlar Şeytanın karıştırdığı şüpheleri
kalplerinde hastalık bulunanlarla kalpleri kaskatı kesilmiş bulunanlara bir
mihnet ve bir azab vesilesi yapmak içindir. Çünkü bunlar hep kuruntulara kapılır
ve temenniler peşinde dolaşırlar . Gerçekten o zalimler haktan uzak, derin bir
ayrılık içindedir." Araları o kadar açıktır ki, birleşip uzlaşmayı kabul etmez.
Her biri başka bir kuruntu ile haktan uzaklaşmış şiddetli bir düşmanlık ve tam
bir ayrılık içindedirler.
54- Bir de kendilerine ilim verilmiş olanlar şunu iyi bilsinler ki o Rabbinden
gelen bir gerçektir. Kur'ân veya o şeytanın karıştırdığı şeyi giderip, âyetleri
tahkîm etmek Rabbin tarafından indirilmiştir. Yani Peygamber bir arzu ve
temenniyi takip ettiği zaman şeytanın bir şeyler karıştırmasına imkan
verilmeseydi veya o karıştırılan şey giderilip da Allah'ın âyetleri
muhkemleştirilmeseydi, vahiy ile temenni'nin farkı olmazdı. O vakit ilim
sahipleri de Kur'ân'ın ve dolayısıyla da peygamberliğin Allah tarafından gelen
bir gerçek olduğunu bilemezlerdi. Fakat Allah'ın hikmetiyle öyle yapıldı, Ta ki
ilim sahipleri bilsinler de ona, o Kur'ân'a veya âyetleri tahkim işine iman
etsinler Böylece kalpleri ona bağlanıp saygı duysun ve şüphesiz Allah iman
edenleri doğru yola eriştirir. Bu âyetlerin inişi Garanık uydurması ile ilgili
olduğuna dair bir söz vardır. (Onun için Necm, 53/19-24: âyetlerin tefsirine bkz.)
55- "İnkâr edenler, kendilerine ansızın kıyamet gelinceye veya akîm (kısır) bir
günün azabı gelinceye kadar Kur'ân'dan şüphe etmekte devam edip giderler."
Meâl-i Şerifi
56-62- 56- O gün hükümranlık yalnız Allah'ındır, O aralarında hükmünü verir.
Artık iman edip yararlı iş işleyenler nimet cennetlerindedirler.
57- İnkâr edip âyetlerimizi yalan sayanlar ise, işte bunlar için hakîr düşüren
bir azab vardır.
58- Allah yolunda hicret edip de sonra öldürülmüş veya ölmüş olanlara gelince,
elbette Allah, onları güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Çünkü Allah rızık
verenlerin en hayırlısıdır.
59- Allah onları hoşnud olacakları bir yere (cennete) elbette koyacaktır.
Şüphesiz Allah Alîmdir (herşeyi bilir) Halîmdir, (Kullarına yumuşak davranır.)
60- Bu böyledir, kim kendisine yapılan cezaya aynı ile karşılık verir de, sonra
yine kendisine zulüm yapılırsa, muhakkak ki, Allah ona yardım eder. Allah
şüphesiz çok af edicidir, çok bağışlayıcıdır.
61- Çünkü Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar.
Şüphesiz Allah, Semîdir (herşeyi işitir) Basîrdir (herşeyi görür).
62- (Bu sonsuz güç şundandır) Çünkü Allah, varlığı kendinden olan Hak'tır.
Müşriklerin O'nu bırakıp da tapındıkları putlar ise hep bâtıldır. Şüphesiz
Allah, yücedir, büyüktür.
Meâl-i Şerifi:
63-66- *63- Görmedin mi Allah'ın gökten indirdiği su ile yeryüzü (nasıl)
yemyeşil oluyor? Gerçekten Allah çok lütufkârdır, her şeyden haberdardır.
64- Göklerde ve yerde ne varsa hep O'nundur. Doğrusu Allah müstağnîdir, övülmeğe
layıktır.
65- Görmedin mi ki, Allah bütün yerdekileri ve emriyle denizlerde akıp giden
gemileri hep sizin buyruğunuz altına verdi. Göğü de izni olmaksızın yere
düşmekten o (koruyup havada) tutuyor. Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatlidir,
çok merhametlidir.
66- Size (ilk defa) hayat veren, sonra öldürecek olan, sonra da yeniden
diriltecek olan O'dur. İnsan gerçekten pek nankördür.
Meâl-i Şerifi
67-72- * 67- Biz her ümmet için bir şeriat tayin ettik ki, onlar onunla amel
ederler. Bunun için (ey Muhammed!) bu konuda seninle hiçbir zaman çekişmesinler.
(İnsanları) Rabbine (ibadet etmeye) çağır. Şüphesiz sen gerçekten hidayete
götüren doğru bir yol üzerindesin. 68- Eğer seninle tartışırlarsa, de ki: "Allah
yaptıklarınızı çok iyi bilir."
69- Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında kıyamet günü Allah aranızda hükmünü
verecektir.
70- Bilmez misin ki, Allah, gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir. Şüphesiz
bunlar bir kitabtadır. Hiç şüphe yok ki bunlar Allah'a pek kolaydır.
71- Onlar Allah'ı bırakıp da O'nun, haklarında hiçbir delil indirmediği ve
kendilerinde de bir bilgi bulunmayan şeylere taparlar. Zalimler için hiçbir
yardımcı yoktur.
72- Âyetlerimiz kendilerine apaçık olarak okunduğu zaman, o kâfirlerin
yüzlerinden inkârlarını anlarsın. Neredeyse, kendilerine âyetlerimizi okuyanlara
saldıracaklar. De ki: "Şimdi size ondan daha kötü olanını haber vereyim mi? O,
ateştir. Allah bunu kâfir olanlara vaad buyurdu. O ne kötü bir dönüş yeridir."
Meâl-i Şerifi
73-76-73- Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi ona iyi kulak verin: Sizin
Allah'ı bırakıp taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile
yaratamayacaklardır.
Sinek onlardan bir şey kapsa onu kurtaramazlar. İsteyen de, istenen de âcizdir.
74- Allah'ın büyüklüğünü gereği gibi değerlendirip bilemediler. Şüphesiz ki
Allah çok kuvvetlidir, her şeye üstündür.
75- Allah hem meleklerden, hem de insanlardan elçiler seçer. Şüphesiz Allah her
şeyi işitir, her şeyi görür.
76- O geçmişlerini ve geleceklerini bilir. Bütün işler Allah'a döndürülür.
Meâl-i Şerifi
77- Ey iman edenler! rükû edin, secdeye varın, Rabbinize kulluk edin, iyilik
yapın ki kurtulabilesiniz.
78- Allah uğrunda gerektiği gibi cihad edin. Sizi o seçmiş, babanız İbrahim'in
yolu olan dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır. Daha önce ve Kur'ân'da,
Peygamberin size şahid olması, sizin de insanlara şahid olmanız için, size
müslüman adını veren O'dur. Artık namaz kılın, zekat verin, Allah'a sarılın. O
sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır!
77- "Ey iman edenler! Rükû edin, secdeye varın." Yani rükû edip, secdelere
vararak namaz kılınız. Rivayet edildiğine göre İslâm'ın başlangıcında, bu âyet
ininceye kadar, namazda bazan rükûa varırlar, bazan da secde ederlerdi. Bu
âyetle her ikisinin de bir arada, aynı namazda yapılmaları emredilmiştir. Şu
halde buradaki secde tilâvet secdesi değil, namazın rükunlerinden olan secdedir.
Fakat İmam Şâfii hazretleri bu âyette de tilâvet secdesinin gerekli olduğunu
söylemiştir. Rabbinize ibadet ediniz, yani rükû ve secdelerinizi Rabbinize
ibadet maksat ve niyetiyle yapınız. Bir de yalnız namaz kılmakla vazifenizin
bittiğini sanmayınız. Aksine emrolunan diğer ibadetleri de yapınız. Yaptığınız
ibadetleri başkası için değil, sırf Rabbiniz olan Allah için yapınız. Ve hayır
işleyiniz; namaz ve diğer ibadetlerden başka bir de her işinizde hayır ve sevap
getiren şeyleri araştırıp, nafile ibadetler, yakın akrabayı gözetmek, güzel
ahlâk insanlara yararlı olmak ve Allah'ın yaratıklarına şefkat gibi gücünüzün
yetebildiği iyiliği yapınız ki kurtuluş ümit edebilesiniz. Yani bunları yapmakla
amellerinize güvenerek kurtuluşunuzun kesin olduğuna hükmetmeksizin ümit
besleyebilirsiniz. Çünkü kurtuluş aslında Allah'ın bir lütfudur. Fakat "Kul,
yaptığı nafile ibadetlerle sürekli bana yaklaşır." kudsî hadisinin ifade ettiği
anlamı gereğince Allah'a yaklaşmak yalnız farz olan ibadetlerle değil, onlara
eklenen nafile ibadetlerle olur. "Hayır işleyin" emri de özellikle bu mânâyı
bildirmektedir.
78-Ve özellikle Allah uğrunda gerektiği gibi hakkıyla cihad ediniz.
Cihad: Düşmana karşı savunmada bütün gücünü harcamaktır ki, üç kısımdır:
Birincisi, açıkça kendini belli etmiş düşman ile yapılan cihad. İkincisi, şeytan
ile yapılan cihad. Üçüncüsü de nefis ile yapılan cihaddır. Bazıları buradaki
cihaddan maksat ilk şıktakidir demişler, bazıları da hevâ ve nefisle yapılan
cihad olduğunu söylemişlerdir. Fakat en doğru olan üç kısmın üçünü de içine
almış olmasıdır. Bu kapsam, hakikat ile mecazın bir araya getirilmesi kabilinden
değil, cihad kavramının kendi kapsamının bir gereğidir. Şüphesiz mücahede tabiri
mukatele (savaşmak) tabirinden daha geneldir. Nitekim rivayet olunur ki, Hz.
Hasan bu âyeti okumuş ve demiştir ki: Adam, Allah uğrunda cihad eder, oysa
düşmana bir tek kılıç bile vurmamıştır. Sonra Allah uğrunda cihad etmenin hakkı
da onun hak ve ihlasa uygun olması, haksızlıktan, kötü gaye ve maksatlardan uzak
olması, mümkün olduğu kadar gevşeklik ve tembellikten arınmış olmasıdır.
O
sizi seçti, yani ey Muhammed ümmeti, düşmanlarına karşı cihad için sizi Allah
kendisi seçti. Din işinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. Size emrettiği
dindeki mükellefiyetlerinizi rahmetinin genişliğine uygun düşecek şekilde kıldı.
(Bakara, 2/286. âyetin tefsirine bkz.) Diğer dinler gibi ağır, çekilmez
yükümlülükleri yüklemedi. Herkesin sıkıntısına, ihtiyacına, mazeretine göre
ruhsatlar verdi. Mesela ayakta namaz kılamayanın oturmasına, oturamayanın îma
ile kılmasına müsaade etti, kolaylıklar gösterdi. Cihadı da yeterli bir gücün
varlığı ile orantılı olarak farz kıldı. Babanız İbrahim'in dininde olduğu gibi
bundan önce ve bunda size müslümanlar ismini o taktı.Yani gerek bu Kur'ân'da ve
gerek Hz. İbrahim ve İsmail'in "Soyumuzdan bir topluluğu da sana boyun eğen bir
ümmet yap." (Bakara, 2/128) duasında olduğu gibi geçmişte size müslüman ismini
Allah taktı ki Peygamber size karşı şahid olsun siz de bütün insanlara karşı
şahidler olasınız. Yani hakkıyla cihad yapmanın, dine uymanın ve müslümanlığı
yaşamanın nasıl olacağını Peygamber size bizzat yaparak gösterip öğretsin;
hakkın şahidi, peşinden gidilecek bir örnek olsun. Siz de ona uymak suretiyle
bütün insanlar için, hakkın örnek tutulacak birer şahidleri olasınız. Artık
gereği üzere namazı kılın, zekatı verin ve Allah'ın dinine sarılın ki Mevlânız
O'dur. İşinizi görecek emir sahibiniz, sizi kurtaracak efendiniz, yardımcınız
ancak Allah'tır. O ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır.